7 Ocak 2011 Cuma

Fenerbahçe'yi İyi Bilmek...


Milletimizin muazzam bir özelliği de akıl baliğ olur olmaz, her konuya dair fikir yürütebilmesidir.

Kitle iletişim araçlarının yoğun olduğu günümüzde herkesin her şeyi bilme yüzdesi daha da arttı.

Selahattin Duman'ın muhteşem tespitiyle, "Milletimiz her şeyi en ince noktasına kadar bilir ama yaz bakalım bildiklerini desen, tek bir A4 sayfasını dolduracak cümle çıkmaz"

Kurmay subaydan daha kurmay, değme teknik adamdan daha antrenör bir ırkın ahfadına mensup olarak, Fenerbahçelilerin bu vaziyetten uzak durması beklenemezdi.

Bilhassa FBTV yayın hayatına başladıktan sonra, ajansı izleyen herkesin uzman kesilmesi şaşırtıcı olmadı.

Sorsan, Fenerbahçe'de olan biteni bilmeyen kimseler yok. Ama ne zaman ki resmi söylemlerin dışında bir şey oluyor, işte o zaman apışıp kalıyor bu "Resmi Gazete" hayranları. Farklı bir şey diyenler ya rantçı, ya da QTM kaynaklı. Yağma var mı ağalar?

Aklıma Kemal Tahir'in "Bozkırdaki Çekirdek" adlı kitabından bir bölüm geliyor bunları düşününce. Olduğu gibi arz edeyim; belki siz de benzer bir şeyler bulursunuz.

------------------------------------------------

Küçük istasyonun akasyası altında kümelenmiş köylüler, trenin düdüğüyle davranmışlar, çıkınlarını savurarak koşmaya başlamışlardı. İki karışlık su arkını, yüksek korkuluklu geniş bir hendeği aşıyorlarmış gibi, var güçleriyle sıçrayıp geçiyorlar, yapıyı dönerken hızlarını ayarlayamadıkları için, tökezleyip harmanlıyorlardı.

Tulumbada avcuyla su içen köylü doğruldu, tren düdüğüyle ilgilenmemiş olmalı ki, arkadaşlarının koştuğunu görünce, hemen arkalarından atıldı. Dört beş adım gitti gitmedi, kollarını havada çevirerek durmaya çabaladı. Ağacın altında bıraktığı torbasını alıp yetişemeyeceğini anlayınca dizlerini yumruklayarak çırpındı, torbayı, bir an gözden çıkaracak oldu, yapamadı, umutsuz bir atılışla koşup kaptı, savrularak döndü. "Kara tren" durmadan geçince elini yanağına kapatarak şaşakaldı.

Yol açılmıştı ama, Nuri Çevik kendini dalgınlıktan kurtararamıştı. Kara gözlerini kırpıştırarak köylülere bakıyor, elinin içiyle hafif hafif direksiyona vuruyordu.

Başeğitmen Cemal Avşar, omzuna dokundu:

- Hadisene!

- Dalmışım...

Cip hırıldadı, sardıldı, teneke gümbürtüleriyle demiryolunu aştı.

Susa, yeşil tarlaların arasından dümdüz geçip tepenin doruğunda mavi gökyüzüne dayanıyordu.

- Gurbetçi değiller miydi, onlar Nuri Bey?

Dimdik ileriye bakan Nuri Çevik hiç duraklamadan karşılık verdi:

- Hayır, yedek asker...

- Nerden bildiniz?

- Yorgan yoktu hiçbirinde...

- Öyle ya... Emine Güleç biraz düşünük suratını büsbütün astı. "Neden çıkaramadım bu kadarcık şeyi kendi kendime?"

- Durun bakalım... Daha beş saat bile olmadı Anadolu'ya, siz ayak basalı.

- Anadolu değil mi Ankara?

- Yaşadığınız yere bağlı... İstanbul'dan geldiniz, Yenişehir'e yerleştiniz. Girdiniz kolayca Gazi Terbiye'ye... Sinemalar, tiyatrolar... Her sabah gelsin gazete... Radyo dinleyin; pikapta klasikleri çalın! Sosyetede danslı çaylar... Biraz şiir, biraz sosyolojik tartışma... Birkaç iri sözle memleketin en çapraşık meselelerini çözüvermek... Sonra, vicdan rahatlığıyla derin uyku... Tez konusu ararken bir "Esdüdü deneyi" çıksın önünüze... "Hele bakalım, neyin nesiymiş" diye, alın bir öğretmen yardımcılığı, müteahhit beybabanın özel arabasından inip İlköğretim Genel Müdürlüğü'nün binin külüstür cipine... Beş saat sonra da, Anadolu'nun taşını toprağını, insanını hayvanını tanıyın! Yağma var mı?

Hiç yorum yok: