29 Ocak 2011 Cumartesi

Ben Artık Tribüncü Değilim


Bu his içimde ne zamandır var, emin değilim. Galiba 2007'den, Fenerbahçe'nin 100. Yılı'ndan beri...

"Fenerbahçe Taraftarı" denen kitlenin orta ölçekte bir kısmı, amatör branşlarda sürekliliği sağladığından ve bunların içinde yer alan "gözümüzde büyüttüğümüz" bazı tribün ağa babaları, yöneticilerle içli dışlı olmaya başladığından bu yana, bağlarım zayıflıyordu.

Omurgasızlığın cirit attığı beldelerde, bizim gibi hürriyetini kan diye damarlarda gezdirenlerin ikameti çok zor. Ben de o yüzden terk ediyorum artık meskeni.

"Tasmasız ve Bağımsız Tribüncülük" zagonunca mücadele etmek için cephede kalanlara sabır ve kolaylık dilemeden önce, "Buraya nereden geldik" kabilinden, bir iki şey karalayayım.

Zirveye çıkan yolun başlangıcını, Fenerbahçe - Eczacıbaşı maçı için gittiğimiz Ankara'da; yanımızda olan büyük (!) bir ağabeyimiz, Hakan Dinçay'a rastlayıp "Bir cep telefonunuzu alayım" dediği zaman gördüm.

Hani olur ya, ne konuşulduğunun farkında olmadığınız, daldığınız vakitler... Çevrede gördüğünüz bir şeye takılıp, "Ne oluyor lan?" dersiniz. Diyaloğa şahit olan Erkut kardeşimin, mide bulantısı aksettiren yüzünü görüp de o tarafa bakınca anlamıştım, yöneticiye yanlayan bir taraftar kişi ile karşı karşıya olduğumuzu. Şaşırdım. Biz "kimseye müdana yok" diye bilirdik.

Geçenlerde yapılan ve Sporda Şiddet Yasası'nın tartışıldığı panele başkanlık eden, anlı şanlı bir avukat yine yukarıdaki zamanlarda, Fenerbahçe - Vakıfbank voleybol altyapı maçında, sahadaki 14 yaşındaki çocuklara "Yediden yetmişe hepiniz hırsızsınız" diye bağırınca da şaşırmıştım. Öyle ki sporcuların velileri isyan edince üzerine yürüyen "kerameti kendinden bile menkul olmayan" tiplerden iğrenmek sonradan aklıma gelmişti ki onlar da tribünlerin büyüklerindendi (!)

Takip eden senelerde, tribüne yöneltilen onlarca ağır ithama sessiz kalınmasına, "önlem" adı altında can yakmalara karşı bir şey yapmadan "cefa" diyerek çakılı kalınmasına, pahalı bilet fiyatlarına açıktan isyan edilmemesine, ona, buna, şuna, bir sürü şeye şaşırarak bugünlere kadar geldim.

Ama en büyük şaşkınlığı şu son birkaç aylık süreçte yaşadım.

Fenerbahçe'nin tribün grupları faaliyetlerine son verdiklerinde, aşağıdaki satırları yazmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, "Bu grupların birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme. Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak..." diye başlayan cümlelerden, bu kadar kısa zamanda pişman olacağımı aklıma bile getirmemiştim.

Aslında Barış Gerçeker'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Geri Vites" başlıklı yazısı, olan biteni güzelce özetlemiş. Buradan okuyabilirsiniz.

Ama fazladan bir şey var. Hani Barış'ın, yazısını yayınlayan organ yüzünden frenlemek zorunda kaldığı ya da belki çoktan törpülenen bir his. Bende de son bir kez parlayıp, artık yanmamacasına sönen şey. Bir şeylerin farklı olduğuna inanıp, kötü gerçekle yüzleşme zamanı geldiğinde yakan, yıkan, deviren acı.

Diplomasi güzel şey... Çam devirmeden, diyalogla anlaşmaya çalışmak, kutlu şey... Ama yaşananlar?

Şimdi sorsak, birileri diyecek ki:
"Tribünün gerçekleri..."
Doğrudur. Demek ki biz bilmiyormuşuz.

Ya da çıkıp diyecekler ki:
"Sevdamızın büyüklüğü..."
Doğrudur. Demek ki biz sevmiyormuşuz.

Engin kardeşim Facebook'da sormuş; "Ne çabuk unuttu herkes bu tribüne yapılanları. Salonlarda bile serseri durumuna soktular bizi. Yazık! "Başarılar önemli değil, bizim için önemli olan Fenerbahçe'nin değerleridir" diyenler neredeler şimdi?" diye.

Ben cevap vereyim. Her zaman oldukları yerdeler... Masa başında...

Bilgi de, görgü de, sevgi de tekel olmuş. Yöneticilerin plastik kartlara ve lisanslı ürünlere indirgediği taraftarlığın tribündeki bayiileri piyasayı sarmış. Sadece onlar yaşıyorlar, biliyorlar, seviyorlar. Bizim dünyadan haberimiz yok.

Fazla edebiyat yapmadan, bir alıntıyla kapatalım bu defteri... Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabı şöyle bitiyordu:

"Epiktetos haklı:
"- Allahın bize verdiği en büyün nimet, malik olduğumuz halde, malik olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmak kudretidir."
Ve gene onun dediği gibi:
"- Huzurun bir pahası var"
Evet, onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum."

Tribün hayatın ta kendisidir. Hayatta sömürülmeyi içine sindirebilenler, buyursunlar, tribünde de "Müstemleke Valisi" olsunlar. Bize uymaz...

Yüreğim masayı değil, cepheyi tercih edenlerle birlikte çarpacak ama ben artık tribüncü değilim. Güzel bir geçmişti. Geride kaldı...

Hiç yorum yok: