12 Ağustos 2009 Çarşamba

Deniz Seki vs. Noriko Sakai

Biz, Andy Warhol'a "Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak" sözünü söylerken Türkiye'nin mi malum olduğunu düşüneduralım; Noriko Sakai (daha başka bir çok zihniyet durumu gibi) bizim celebrity vaziyetlerimize ters bir mantığı olan Japonya'nın en bilinen isimlerinden birisi.

Geçenlerde kocası Yuichi Takaso, uyuşturucudan dolayı tutuklanmış ve aynı anda Noriko da oğluyla beraber ortadan kaybolmuştu. Önce oğlu bulundu, sonra da kendisi gelip teslim oldu. Polisler evinde az miktarda uyuşturucu bulundurduğunu tespit ettiler ve mahkeme de Noriko'yu tutukladı.

Akabinde Sakai'nin şirketi bir açıklama yaptı ve "Hayranlara bir özür borçlu olduklarını" söyleyip, "Umuyoruz ki Noriko yaptığının ve karşı karşıya olduğu şeyin ağırlığının bilincindedir. Kesinlikle rehabilite edilmeli" diye ekledi.

Şimdi biraz "Halamın bıyıkları olsa" şekli yaratıp, kamerayı Uzak Asya'dan, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan bizim memlekete çevirecek olsak ve Noriko'yu, Deniz Seki'nin yanında misafir etsek... Ne olur? Emsalleri anımsayalım.

Bir kere Noriko, kelime-i şehadet getirip müslüman olur.

Sonra boynunda "Allah" yazılı bir kolye ve siyah bir elbiseyle, basın toplantısı düzenler.

Bu toplantıda "Yaşadıklarından ders aldığını ve bundan sonra topluma faydalı bir insan olmaya çalışacağını" dile getirir.

Yargılama sürecine dair haksızlıklardan söz eder ve her şeye rağmen yüce adaletin tecellisine inancının baki olduğunu söyler.

Kendisini ziyarete gelenler ve medya aracılığıyla; dört duvar arasında çok üzüldüğünü, sürekli kendisiyle hesaplaştığını, artık cezasını çekmiş olduğuna inandığını, bu durumun neden hala sürdüğünü anlamadığını ve çıkar çıkmaz kendisini hayır işlerine adayacak bir insana bu muamelenin reva olmadığını duyurur.

Yeter mi? Mazlumla bu kadar dalga geçilmez mi? Dalga geçtiğim, "Hep mi aynı be kardeşim" dediğim Japon vatandaş değil zaten. Bizim memleketin durumları...

Doğrudur. Cezaevine düşmek iyi bir şey değil. Ve yine doğru ki, bizim ülkemizde "Ne şehittir, ne Gazi, bok yoluna gitti Niyazi" tutuklamalar sadece Ferhan Şensoy senaryolarında yaşanmıyor. Gerçek hayatta da "Al bunu, al, al, al, al" sesleri arasında "Sessiz Gemi"lere konup, götürülenler var. Haksızlığa uğrayan binlerce insan saymak mümkün ama uyuşturucu böyle bir konu mu?

Değil.

Uyuşturucu bir hastalık. Uyuşturucu bir suç. Toplumun genel kabul çizgilerinin çok üstünde yer alan, kanuni yaptırımlarla çevrelenmiş bir boku yemek, bunun cezasına paşa paşa katlanmak demek. Bunun bahane kaldırır bir yanı olamaz.

Ben şarkı yapıyorum.
Ben gönül adamıyım.
Ben ünlüyüm.
Ben aşık oldum.
Ben terkedildim.
Benim param var.
Benim yüksek yerlerde tanıdıklarım var.
Ben cart...
Ben curt...
Benim gak...
Benim guk...

Hadi ordan! Parmaklıklara anlat! Cezan bitti mi? Şimdi gel. Bakalım, faydalı olacağını söylediğin toplum hakkında ne kadar samimisin...

Suçlu kim(ler) olursa olsun, tecziyesini insan kayırmaksızın uygulayabilen mülki / idari / adli yapıya ancak saygı duyulur. Siyasi konularda "Abi adamlara helal olsun. Bir sıkıntı oldu mu basıyorlar istifayı. Hatta öyle ki, hakkında yolsuzluk lafı çıktı diye intihar eden bile var. Ne onurlu hareket" diyerek dürüstlük timsali bir uzak doğu davranışını yerlere göklere sığdıramayan tayfanın; aynı ülkenin aynı keskinlikteki başka reflekslerine aynı sempatiyle yaklaşmaması ve tersine davranması ne kadar tuhaf. Başka insan hakları ihlallerine gösterilmeyen tepkilerin "Uyuşturucu" yüzünden cezasını çekmekte olanlar için seferber edilmesi ne kadar ironik.

Kutsiyet arz eden şeyleri kafa karışıklığı esnasında duygu sömürüsü için suistimal etmek, South Park'ın "You know, today, I've learned something..." diye başlayan makara bölüm sonlarının kötü taklitlerini sergilemek ve bunlara gösterilen tuhaf sempati bitsin artık.

Toplumca kendimize talâk-ı selâse yapıyor gibiyiz. Biraz farklı olarak, bizde "boş" değil "yoz" var. Yoz ol, yoz ol, yoz ol.

Hiç yorum yok: