26 Ağustos 2009 Çarşamba

Zil, Şal ve Gül

Cam açık kalmış, sineklik de öyle. Yağmur olduğu gibi komodine inmiş ve boydan boya su içinde bırakmış üzerindeki kitabı. Baktım, en altlara kadar gitmiş. Ne cildi düzelir artık, ne sayfaları. Hep yağmuru yemişliği ile kalacak. İnce bir S çizecek bundan sonra tüm yaprakları.

Hafif bozkır ortasından geçen bir tren rayı var kapakta, ortasında ince belli bardakta çay, ismi de "Memleket Hikayeleri" kitabın. Memleket... Hikayeler...

Karton kapağın pürüzsüz yüzeyinden yağmuru silerken dışarı baktım, yine karardı gökyüzü. Eylül geldi, doğru ya. Yazın kendisi olmasa da resmi yaz ayları bitiyor işte. Bir şey kalmadı şunun şurasında Ağustos'un nihayetine. Ya sonra? Ne sonrası? Kaldığın yerden özlemeye devam. Yağmur da memleket de hikayeleri de içindekiler de, vuslata kadar uzak. Gerçi, memlekete vuslat elbet hasıl olur da "asıl vuslat" ne olacak, o da meçhul...

İçim karardı. Ofise geri döndüm. "Biraz müzik dinleyelim. Ne çıkarsa bahtımıza!" derken,
"Endülüs'te Raks"
Pekala, fasılı hızlıdan yavaşa yaparız madem.

Dinleye dinleye ezberlemişim artık. Bir dakikadan fazla peşrev var, biliyorum. O bitip, üstad Münir Nurettin başlamadan önce aklımdan geçiriyorum sözleri.

"Hep hüzünlü şarkılar eşliğinde mi bakacağım resimlere?" diyorum kendime sonra, "Öyle yüksek çözünürlük şart değil. Yeter ki dîdegânı göreyim. Zili duyayım, şalı ve gülü onda hayal edeyim"

Üstad Münir Nurettin "Zil" der demez, heyecanla beklediğim resim karşımda açılıyor. O, "omzunda şal ve saçında gül" ile karşımda, gülümsüyor. Bana değil, kameraya. Olacak iş mi? Sol yanım ağrıyor. Şarkı tüm neşesiyle devam ediyor. Ne var ki ben artık hüzzam makamındayım...

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı.
Şevk akşamında Endülüs üç def’a
kırmızı.

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,
Her kalbi dolduran zile, her sineden "ole"

1 yorum:

Sekhranikos dedi ki...

Arşivimi kaybettim zaten, ne münir'im kaldı ne munip'im. Sende iyi deştin yaramı