12 Mart 2010 Cuma

Saplantı & Sıkıntı


Şöyle alengirli ve psikolojik terimli falan bir anlatım olsun isterdim ama ne bilgim, ne de dermanım var bunu yapmaya. Basitinden izah etmeye çalışacağım vaziyeti.

Doğup, büyüyüp, kazık kadar birer vatandaş olduğumuz bütün o süreç zarfında, ilkokulda matematik niyetine gösterilen kümeler gibi şeyler çizdik kafamızda. Ve ne kadar işimize gelen şey varsa içine doldurduk onların.

Günün birinde baktık, artık isti'âb haddi dolmuş, dükkanı kapadık.

Öğrenme aşkı baki tabii ama o saniyeden sonra bir takım şeylerin dışarıdan içeriye girişleri de, içeriden dışarıya çıkışları da sona erdi bizde.

Adına "Değer" dediğimiz o şeyleri raptiye marifetiyle duvara mıhladık.

Biz, sevdiklerimiz ve dahi değerlerimiz, içeride baş başa kaldık.

Tuttuğumuz altın olmadı ama bizim oldu. Saplantı oldu. Takıntı oldu. Mutlu olduk.

Küçük Emrah, bir ara zevzek zevzek dans ederek "Sevdim mi tam severim" diyordu. Ona "Senin sıfatını..." diye söverken, kendimizi o kolpacı şarkının içinde geçen cümleyi samimi olarak yaşarken bulduk.

"Değişmeyen tek şey, değişimin ta kendisidir" demiş birileri. Aramızda "Doğru lan" diye adama hak verdik ama hiç birimiz kafayı değiştirmedik. Hep dikine gittik.

Kendimizi kapadığımız fanusu ve içindekileri öyle çok sevdik ki bazen çocuklaştık. Hatta ara sıra insanlıktan çıktık. Öyle ki bizi sevenlerin dikene katlanmadığı bile oldu. "Sıkıntı var" dediler, anlamadık, boş baktık. Çünkü saplanmıştık.

Onca zaman sonra, şimdi, çevreme bakıyorum da... Ağabey dediklerime, kardeşim bildiklerime, aynı kafada olduklarıma...

Gökten üç elma düşmedi. Hiç birimiz kerevetine çıkmadık. Ama çok sevdik be birader. Sevmeseydik de taşa mı dönseydik?

Hiç yorum yok: