16 Ağustos 2010 Pazartesi

Tribünler ya Bağımsızdır ya da Tutsak


Bu yazıyı, Fenerbahçe tribünlerinde alınan "Faaliyetleri Dondurma" kararından sonra yazmıştım. Şimdilerde "Bilgilendirme" ile yeni bir sürece girilirken, meşhur "tarihe not düşme etkinlikleri" kapsamında buraya da koyayım. Bakalım zaman ne gösterecek?

----------------------------------------

Fenerbahçe’de tribün gruplarının birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme.

Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak, bu gruplar yazdıkları detaylı bildiriler sayesinde müthiş bir adım atıp, sorunları tek tek ortaya döktüler. Hal böyle olunca, kimsenin dikkatini çekmeyen ya da kırk yılda bir hatırlanan problemler, şiddetle tartışılır duruma geldi. Kısacası elif çekildi, artık sıra noktalarda.

Görünen köyün üç önemli durak noktası var.
1. Kanun Koyucu - Uygulayıcı
2. Kulüpler
3. Taraftarlar

Birinciden başlayalım.

Yasalar ve uygulamalar söz konusu olduğunda, zaten nev’i şahsına münhasır olan hallerin daha da garipleştiği bir ülkede yaşıyoruz. Yasama, bir kanun çıkarıyor. Yürütme, o kanunu işletmeye başlıyor. Yargı ise, sanki sadece onlar "hani bana, hani bana" demiş gibi, kanun içinde adı geçenlerin "en savunmasızını" gözüne kestiriyor. Gerisi, aynı 5149'da olduğu gibi eski tas, eski hamam, hayatına devam ediyor. Yani gücünün yettiğine müeyyide, yetmediğine sümen altı yapan bir organizasyon var.

Hiç araştırıldı mı acaba; bugüne kadar "Spor Müsabakalarında Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun" kapsamında tecziye edilmiş kaç medya mensubu, kaç kulüp yöneticisi, kaç mülki-idari amir var? Ya da kanunda bunların hangisine dair detaylı maddeler mevcut? Peki ya bunun karşılığında kaç taraftar mevzubahis yasadan etkileniyor? Kabaca bir hesap yapılsa, taraftar sayısı geri kalanın toplamından bayağı fazla çıkar herhalde. Spor dünyası denen âlemin tek dinamiği taraftar olduğu için mi işler böyle yürüyor? Elbette değil. O zaman?

Daha birinci maddede “esas kabahatli”nin yasalar ve uygulanma şekli olduğu ortaya çıktı değil mi? Hayır, değil… Keyfi şekilde yürürlüğe konan ve olmadık şahısların bile ceza almasına sebep olan, bu “kimi tutarsak” geleneğini (!) tribündeki insanlar elbette kınamalı. Ama “Tek sorun bu” demek, çekilen sıkıntıların özünü ıskalamak olur. Kim ne derse desin ve yöntemleri ne kadar sert olursa olsun, Türkiye’de kolluk kuvvetlerinin ezberine aldığı “asayişi berkemal kılma” tarzı budur. Sadece “tribün özelinde” değil; emniyet ve yasa mekanizması için, örgütlenmiş ve organize olmuş kalabalıklar karşısında uygulanacak olan, Casablanca filminde Captain Renault’un dediği “Olağan şüphelileri toplayın” mantığıdır. Mağdurlar ve bizler, istediğimiz kadar “zaman zaman çığırından çıkan” bu yapıyı eleştirelim. Asıl çözüm başlangıcı, bu zihniyetin stadyumdan içeriye girmemesini sağlamak olmalı. Bunu da ne kendiliğinden “yerleşik kurumlar” yapar, ne de taraftar tek başına sağlayabilir.

İşte tam da burada ikinci maddeye, yani icra makamına geçebiliriz.

Yönetim kurulu tarafından, stadyumu doldurmaya veyahut kurumsal ürünleri satın almaya çağırılan taraftara yönelik olarak “Biz bir aileyiz” temasının işlenmesi hiç de tuhaf değil. Tuhaf olan, bunun sağlamasının yapılacağı yerde, yani tribünde, tam tersi bir davranışla karşılaşılması. Tribüne dair endişelerini belirten hiç kimse “Arada sırada kendimizden geçebiliriz. Bunun karşılığında ceza almayalım. Kulüp bizi bu tip durumlardan kurtarsın” demiyor. Ortada bir suç varsa, herkes cezasına razı. Ama “üzerinde falanca grubun aksesuarı var” cümlesi kanıt olarak sunulup gözaltı-sorgu-yargı üçgeninde gezdirilen insanların vebali de ortada duruyor.

Stadyumlar sadece parası verilen kartlarla girilen, büfelerinden yiyecek-içecek alınan, mağazalarından giyim kuşam edinilen yerler olamaz. Kaldı ki öyle bile olsa, yaşanan vahim olaylardaki insan mağduriyetinin en azından bir “kombine kartın çalışmaması”, “satılan yiyeceğin bozuk çıkması” ya da “alınan formanın defolu olması” kadar önemi olmalı. Dillerden düşmeyen kurumsallığın sözlük anlamı “sorumluluk almamak” olmasa gerek. Oysa her çıkan olaydan sonra “Birkaç kendini bilmez” kolaylığına kaçıp, olan biteni emniyet güçlerine devrederek kendini mesuliyetten kurtaran yönetimlerin, başta güvenlik olmak üzere, stadyumlarda her türlü konuda yüksek sorumluluk sahibi olması gerekirken, senelerdir bir tek olayda bile caydırıcı ceza almadıkları gerçeği gün gibi önümüzde. “Hak mahrumiyeti” gibi kerameti kendinden menkul bir yaptırımın caydırıcılığı da (!) ortada duruyor. Tribün gruplarının paylaştığı bildiriler, sadece bu baştan aşağı haksızlık silsilesine dikkat çektiği için bile çok mühim birer hamle oldu.

Sonuç olarak, öncelikle kulüp yönetimlerinin gönüllülük esasıyla yapılan işlerde “sicil amirliği” olmadığı gerçeğini hatırlayarak taraftara, “holding çalışanı” gözüyle bakmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Böylelikle yöneticiler tarafından araya girmesi teşvik edilen devlet aygıtı da tribünleri, kendine ve mevzuata “tam bağlı bürokrat yatağı” olarak görmeyecektir. Bu şekilde, tribünlerde otokontrol mekanizmasına yer açıldığında kanun hükümlerinin uygulanması daha kolay ve izanlı olur. Taraftar da bu noktadan sonra “stadyum içinde elzem sayıda kulüp özel güvenliğinden başka bir emniyet unsuru karşısında kalmamak” konusunda direnmeli.

Tribünün ruhunu savunmanın ve özgür bireyler olmanın yolu, kendi yaşam alanında verilecek kapitülasyonlara razı olmamaktan ve yasalara karşı gelmeyen icraatlarda tam bağımsızlığı sağlamaktan geçiyor.

Hiç yorum yok: