11 Ağustos 2010 Çarşamba

Taraftar Gelmesin. Elitistler Gelecek!

Aşağıdaki uzunca metin, Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabından alınma... Birinci Dünya Savaşı'nda, Osmanlı ordusunun Doğu cephesinde yaptığı bölük komutanlığı sırasında, emrindeki askerleri anlattığı bir kaç sayfayı naklediyoruz.

Sonuna kadar okuyanlar, gözlerini kapatıp, şimdinin kurumsal (?) Fenerbahçe'sini düşünsünler. O zamanki insan dağarcığının şimdikinden farkı bir yana, kitle faktörüne ve onun eğitimine dair tespitlerin geçerliliğine çok şaşıracaksınız.

Ha deyince lisanslı ürün, ha deyince kombine alan ama buna rağmen "Yıkılmanın bir numaralı sorumlusu" olarak lanse edilip, eli kalem tutanlar tarafından sayfalarda dövülen Fenerbahçe taraftarının ve ona sadece para-pul lazım olduğu zaman giden yönetici zihniyetin geçmişteki bir yankısını duyacaksınız.

Liderinin gözünün içine baktığı, hatta ona taptığı yıllardan bugüne hiçbir zaman kaale alınmayan ama buna rağmen kendisinden sağduyu beklenen kocaman bir kitlenin aidiyet sınavını bugünün penceresinden görerek okuyacaksınız.

Daha fazla edebiyata gerek yok. "Bundan önce sizi şöyle de alabiliriz" diyerek, sözü yazara bırakalım.

---------------------------------

Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölüğüne geçtim. Bu bölük, o sıralarda ihtiyatta olduğu için, askerleri siper dışında ve başka cephelerinden de tanımak imkanını buldum. İlk işim, talim saatlarından başka bir de ders saatları ayırmak oldu. O sıralarda savaş biraz tavsamıştı. Bölüklerin mevcudu, arkadan gelen yeni kuralarla artırılıyordu. Bugün ordunun bilgi yapısında, Birinci Dünya Harbindeki Osmanlı ordusuna bakarak çok şeyler değişmiştir. Fakat o vakit, örneğin bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse de yoktur.

Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum:

- Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?

Hep birden:

- Elhamdü-l-illâh Müslümanız,

diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı âzam dinindeniz" dedi. Kimisi "Hazreti Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada:

- İslamız,

diyenler de çıktı ama;

- Peygamberimiz kimdir?

deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi:

- Peygamberimiz Enver Paşadır! dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da:

- Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?

deyince iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.

Peygamberimiz sağdır diyenlere:

- O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur,

diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber ölmüştür diyenlere de:

- Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?

denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyorlardı.

Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. Sonra:

- Köyünde cami olanlar ayağa kalksın,

dedim. Gerçi köylerinde cami olan bir kaç kişi kalktılar. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda adet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur'an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu.

İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

- Biz hangi milletteniz?

deyince her kafadan bir ses çıktı:

- Biz Türk değil miyiz?

deyince de hemen:

- Estağfurullah!..

diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türktük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu "Biz Türk değil miyiz?" diye sorunca "estağfurullah" diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu her halde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

Anadolu'da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleriydiler. Demek ki korku hala yaşıyordu...

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş, vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.

Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum. Askerlerin bir kısmı, kendi isimlerini değil de başka adları taşıyorlardı. Künyelerinde yazılı yerler, asıl doğdukları veya kayıtlı oldukları yerler değildi. Bu kayıtları düzeltmeye ve onları temize çıkartmaya uğraşırken, bunu istemeyen, hatta işi büsbütün karıştıranlar da oldu... Böyle bir toplum, bu harbi elbette ki ruhen isteyerek benimsemiş olamazdı.

İşe yeniden, baştan başlamak lazım geldi. Önce isimlerinden başlayarak, bölüğün, taburun, alayın, onbaşının, çavuşun, subayın isimlerini öğretmeye giriştik. Sonra vatana, millete, dine doğru ilerledikçe garip birtakım ruh direnişleri ile karşılaşmaya başladığımı hissettim. Anlaşılıyordu ki bu direnişleri derin ve esaslıdır. Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve mutaassıp zannetmiş, fakat cahil bulmuştum. Ama ne de olsa bunlar cahil fakat Müslümandır diyordum. Halbuki biraz sonra anlaşıldı ki, hepsinin nüfus kağıtlarına ve künyelerine geçirilen bu "İslam" kaydına bakmayarak, bu kalabalığın içinde bir sıra birbirini tutmaz dinler, yahut din tortuları, mezhepler, inancalar, tarikatlar, canlı olarak yaşamaktadır. Bunların hepsinin ruhlarına köksüz inancalar, vehim, şüphe ve geçmişin tortuları hakimdir. Hatta bir aralık inandım ki bölükte hiç olmazsa, aslını bilmeden de olsa kendini "İslam" sayanlar, çoğunlukta bile değildiler.

Alevîler, Yezidîler, Kızılbaşlar ve daha akla ve tasnife gelmeyen ve hepsi de geçmişim bilinmeyen köklerinden gelip, mensubunu karmakarışık bir insanca çamuru içinde yaşatan bir sürü itikat döküntüleri, bu insanları parça parça birbirlerinden ayırmaktadır.. Bu görüş ve kanılara varınca, bölüğün daha ilk adımda dinini, milletini ve vatanını bilmemesi şeklinde meydana vurduğu sert gerçek güçlükle de olsa, bir takım tarihi ve etnik sebeplerle az çok izah edilebilir bir hal almaya başladı.

Tam o sıralarda yayınlanan bir kitaptan bu konular için çok faydalandım. Bu kitapta Anadolu'da yerleşen bütün dinlere ve rejimlere karşı, daha eski din ve itikatların, çeşitli maskeler altında yaşattığı direnişler çok açık olarak anlatılıyordu. Bu din ve inanca kalıntıları, bilhassa İslam akidelerine karşı dayatıyorlardı. Bu dayatışta, Hristiyanlıktan önceki itikat kalıntılarından başlayarak, Hristiyan unsurlarının, İran itizallerinin ve akla gelmez daha bin bir ruh döküntüsünün tesiri canlı bir şekilde yaşıyordu.

Bu mukavemetlerin tarihi bazen, Batinîlerde olduğu gibi aktif bir mücadele şeklinde yürümüştü. Bazen de Alevîlerde, Yezidîlerde olduğu gibi pasif bir mukavemet şeklinde yürümüştü.

Yolsuzluk, mektepsizlik, adaletsizlik, idaresizlik, toprak ağalarıyle şeyhlerin her tarafta el ele verişi de devlet otoritesinin ancak vergi, veya asker almak için köyü hatırlayışı, bu direnişleri kolayca besliyordu.

Bu sonuçlara varınca, elindeki silahın sağlamlığına güvenemeyen bir şövalye gibi, harbin neticesine ve memleketin geleceğine olan güvenini, zaman zaman duman bürüdüğü oluyordu. Harbi ruhen benimsemeyen ve nerede ve niçin harp ettiğini bilmeyen, hatta kendi varlığının cahili olan askerlerimle uğraşırken, onlara acımakla, onları yadırgamak arasında bazı ruh çatışmaları duyardım:


- Bu insanlar neye yarar, derdim, bu adamlarla, bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şubesine gönderdiğimiz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir asker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendi kendimizi aldatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken, gerçekte, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil... Hatta ilk iş, belki de Turan'dan önce Türkiye'yi kurmak ve kazanmak?..

Fakat düşüncenin seli bu kayaya çarpınca, karşımda gene bizim bölüğü görüyordum. Maddesi, niteliği ve iç yapısı bilinmeyen bölüğü... Yani o zamanki Anadolu'nun, o zamanki Anadolu toplumunun gerçek bir parçasını?.. O vakit:

- Pekiyi ama, diyordum, bu insanlar kendi sefaletlerinden niçin kendileri sorumlu olsunlar? Evet, kendi maddi ve manevi sefaletlerinden? Yüzyıllar boyunca bu insanlara ne verdik? Köylerine yol mu yaptık? Yol başına mektep mi kurduk? Camii, muallimi, imamı var mı? Hastalıklarıyle mi savaştık? Eşkıyaya, toprak ağasına, şeyhe, mütegallibeye karşı onu koruduk mu? Dinin hükümlerini, milletin adını, vatanın sınırlarını öğrettik de öğrenmediler mi? Verdiği vergileri, aldığımız askerleri ne yaptığımızı söyledik mi? Padişahın adını nereden bilsin? Başkentin adını nereden bilsin? Hatta bütün bunlara rağmen onun bugün gene burada olmasına şükretmeli? Yoksa bu at bir gün başını kaldırır ve bizi üstünden atabilir!..

Hem biz onu ayıplarken, acaba biz dinimizi biliyor muyuz? Milletimizin adı bize malum mu? Türk müyüz yoksa Osmanlı mı? Vatanımız nerede başlıyor, nerede bitiyor? Anadolu'dan daha büyük olan ve şimdi her sınırında şu beğenmediğimiz Anadolu çocukları çarpışan o Arap çölleri acaba vatanımız mı, yoksa değil mi? Bu suallere biz hangimiz cevap verebiliriz? Vatanımız Türkiye mi, yoksa hayalimizde yaşattığımız Turan mı? Bunun cevabı nedir?

Şu beğenmediğimiz insan varlığının iç aleminde bin bir çeşit hurafenin, bin bir çeşit inançların kalıntıları yaşıyor, doğru. Fakat biz acaba neye inanıyoruz? Hem onun zararı yalnız kendine. Halbuki biz kendimizle beraber onları da birden batırabiliriz! Harbi ruhen benimsemediyse suçu ne? Harbi açan, harbi isteyen o mu? Ona anlattık mı?.. Hatta bu harbi açanlar, bu maceraya girerlerken bize sordular mı?

Yargılarım, düşüncelerim bu noktalara varınca, artık daha ilerileri düşünmekten korkardım. Hemen cebimden düdüğümü çıkarır, üflerdim. Bölüğümü içtima yerine toplardım. Koşarak, kakışarak gelirler, iki sıraya dizilirlerdi. Ökçelerini birbirine vurarak, çarıklarının burunlarını açarak ayaklarını bitiştirirlerdi. Kollarını yanlarına yapıştırırlardı. Başlarını kaldırır beklerlerdi... Bir emir verilsin diye...

O zaman gözlerimi her birinin üstünde, her birinin yüzünde ayrı ayrı gezdirirdim. Bu insanlar, şimdi bana daha yakın, bu yüzler bana daha manalı, daha mülayim görünürlerdi. Her birinde beğenilecek vasıflar, işaretler sezerdim. Saflar adeta birtakım yeni manalar alırdı. Bu tek olunmuş insan kuvveti birtakım değerler, birtakım istidatlar, birtakım gizli kudretler taşıdığını ilan eder gibi olurdu...

- Hayır, derdim, bunlar günahsız, bunlar değerli varlıklardır. Bunlar daha aydın bir yarının yapıcılarıdırlar. Asıl suçlu biziz. Onlar bizi affetmelidirler...

Hiç yorum yok: