17 Ağustos 2010 Salı

Yeniden... 17 Ağustos 1999

Bir doğal afet haberinin ardından en çok takıldığım tabir "kayıp" kelimesiydi ve "Bir insan nereye kaybolabilir ki böyle bir durumda? Neden 'öldü' demiyorlar?" diye düşünüyordum. Ateş düştüğü yeri yakıyor ama, yakınına da şöyle bir uğruyor. O zaman anlıyor insan, neden "Kayıp" dendiğini. Aynı 17 Ağustos 1999'daki gibi...

Biz Küçükyalı'da, mağara denilen o eski Bizans kalıntısının üzerinde "Ne olduğunu anlamayan ve nihai faturayı kestiremeyen" gözlerle tan yerinin ağarmasını izlerken (normal zamanlarda trafik söz konusu olduğunda "Oralara gitmek karşıya gitmekten daha kolay. Bir saat ya sürer ya sürmez, otobandan bir vurdursan" diye ulaşımın kolaylığını vurguladığımız) Gölcük ve havalisinde binlerce insan ölmüştü, ölüyordu.

Sabah "İşe gideyim ben artık" diye çiğ düşmüş topraktan kalkıp, "Delirdin mi evladım?" sesleri arasında ve hala o toprağın üzerindeki bir battaniyeye kafasını dayamış olan, daha dün gecenin körüne kadar okey oynadığımız ortağımın huzursuzca uyuyan yüzüne uzun uzun baktıktan sonra yukarı doğru yürümeye başlamıştım. İşe gidecektim ve delirmemiştim. Sadece gece 3 küsurda, sallanmayı hiç hissetmeden gürültüye uyanmış, ne olduğunu anlamadan dışarı çıkmıştım. Yüksek sayıda kayıp olduğunu düşünmüyordum bile. Karayolları'na doğru çıkarken, bir poğaça almak için durakladığım mahalle pastanesinde duymasam, kestiremeyecektim bir süre daha.

"Onbinlerce..." dedi pastanedeki adam.
"Onbinlerce?" diye sorarcasına tekrarladım.
"Onbinlerce..." dedi tekrar. Anladım.
Arkamdan "Onbinlerce?" diye bir ses duydum.
"Evet, onbinlerce..." dedi yine adam. Arkamdaki de anlamış olacak ki "Offf" dedi.

Sonrası zaten bulutlu... Daha önce hiç karşılaşmamışlık, ne hissedeceğini bilememek, yazın tüm neşesinin yerini alan haklı bir histeri. 17 Ağustos 1999 ve sonrasının özeti.

Habertürk'de bir habere rastladım bugün. Depremde kendilerine ve cesetlerine ulaşılamayan bazı çocukların ebeveynleri, "Kayıp" addetikleri evlatlarına dair besledikleri umutların sebebini anlatmışlar. Haberin tamamını tek seferde okumak kolay değil. Bir annenin şu cümleleri her şeyi özetliyor:
"Şimdiki halini gözümde canlandıramıyorum bile. Sadece eski hali rüyalarıma giriyor. Her kapı çaldığında kalbim sıkışıyor."

Son kelam... Altı üstü on sene geçti üzerinden. Benim bile o günlerde yaşadıklarım ve sevdiklerim için endişelerim dün gibi aklımdayken, ateşin düştüğü yeri tahayyül etmek ne kadar zor, acı... Kaybı olmayanlar ya da sadece malına gelenler için, depremde yakınlarını kaybeden insanların hislerinin milyonda birini bile yaşamak mümkün değil. Peki hatırlıyor muyuz? Tek tek değil, genele baktığımızda; bireyler olarak, kurumlar olarak, bu işin neresindeyiz? Umursamaya, "Aman yahu, geçmiş gitmiş" demeye bulunan en kibar (!) kılıf, "mütevekkil olmak" ama bu tarz davranışların onunla alakası yok. Bu resmen nankörlük, alenen terbiyesizlik.

Bugün haber bültenlerinde "Schindler'in Listesi" filminden müziklerin arka fonluğunda 15-20 dakika dönecek haberlerin ve vicdanlı üç beş tane insanın ön ayak olarak hazırlayacağı programların dışında neler olacak acaba televizyonlarda? Mesela eğlence programları olacak mı? Yüzlerce bebeğin de öldüğü bir afet için "Oralarda insanlar artık çığrından çıkmıştı. Allah cezalandırdı hepsini" diyecek kadar orospu çocuğu olabilenlerden tiksinirken, onların yanına toplumsal sorumluluk sahibi olduğunu iddia eden ama bu sorumluluğun gereğini yerine getireceğine "Ölen öldü, olan oldu. Biz eğlenmemize bakalım" diyecek kadar ruhsuzlaşabilen yazılı-görsel medya leşkerlerini ve (her ne kadar uzak olsa da) onların Deniz Feneri aşığı devlet denetcilerini ve zihniyetlerini de eklemek gerek.

1 yorum:

Rain96 dedi ki...

unutmadık diyoruz ama unutmuşuz. ve eminim ki Hiroşima bizim başımıza gelseydi biz onu da unuturduk.