3 Ağustos 2010 Salı

Aşık Atışması ve Devrimler - 1

Yazın ve İstanbul'un yapış yapış sıcağında, bir yandan serinlik, diğer yandan evlilik hayalleri kurarken ara sıra harareti arttırmak için fikir tartışması gerekiyor.

Başlığın "1" olmasının sebebi, ikinci mevzunun şimdiden hazır olması.

Lakin, feminizm gönüllüsü futbol blogu Flying Dutchman'da yorum aralarında yaşanan "Cinsel Devrim" tartışmasına kadınların yer aldığı sportif örneklerle saldırmadan önce, sağ olsun, Barış Gerçeker kardeşimin bu kez de twitter'da parmak bastığı bir yarayla iştigal edeceğiz.

"Türkiye için Özal neyse, Fenerbahçe için Aziz Yıldırım odur" cümlesi, tespit ve detaylar açısından itirazım olmayan bir benzetme. Fakat bizim ülkemizin spor insanlarının bir şekilde siyasi karakterlerle kısaca karşılaştırılması, bu kıyası "iyisiyle kötüsüyle" yapanların aksine, çoğunluğun kafasında "iş bitirici, büyük adam" izlenimi edinilmesine yol açıyor. Tam aksi, yani "Hiçbir şey beceremedi" de mümkün tabii.

Netice olarak, hemen her şeyde olduğu gibi, bu hususta da orta bulunamıyor ve sağlıklı analiz yapılamıyor. Bunu yıkmak için olan biteni alabildiğine detaylandırmak, her şeyi elifi elifine yazıp çizmek gerek.

Siyasetin aksine, ülke sporunda her dakika değişen bir gündem yok. Yaz ayları, geride bırakılan sezonun değerlendirilmesi için mükemmel bir aralık veriyor kafa yoranlara.

Fenerbahçe'de futbolu ele alalım... Şu günlerde bir "Aykut Kocaman Devrimi" yaşadığımız söyleniyor. Nereden baksanız büyük olay! Yalnız benim kafamın almadığı nokta, "Devrim" kelimesinin tanımının ne olduğu.

Aykut'un, hali hazırda sportif direktörken, asli görevi uhdesinde kalmak üzere, bir de teknik direktörlüğe atanması, kendi başına nasıl bir devrim olabiliyor? Serdedilen mütalaada bakılırsa, bu yaşananlar zihniyet değişimi oluyormuş. E daha bir şey yaşamadık ki...

Hangi devrim, yönetimi ele aldığı ilk anda, "Tamam bu iş bitti. Başarılı olduk" notunu kendine verebilmiş? Benim bildiğim bir örnek yok. Kaldı ki eski yapının altını üstüne getirmeyen ve kendi kadrolarını yerleştirmeyen hangi harekete "Devrim" adı verilebilir? Henüz değişen bir şey mi var? Yalnızca değişmesi istenenler var. Sonuçlar görülmeden kutlama yapmak, sadece bize özgü değildir herhalde ama en tutkulu da bizde yaşandığı kesin.

"İlerlemek yolunda vuku bulacak her mühim teşebbüsün kendine göre mühim mahzurları vardır. Bu mahzurların asgari hadde indirilmesi için tedbirlerde ve teşebbüslerde kusur etmemek lâzımdır."

Aziz Yıldırım'ın, icraatları anlamında benzetildiği bir diğer tarihi şahsiyet olan Atatürk'ün, Nutuk'ta söylediği bu cümleler, liderin kusursuzluğuna değil, bilakis ortak bir kadro düşüncesine işaret ediyor olmalı.

Oysa daha düne kadar (Dikkat buyurun, "Son kararı ben veririm" değil) "Her şeyin en iyisini ben bilirim" diyen zihniyetin, çizgi film usulü fikirlenip, kafasında bir lambayla aniden "Devrim" yapmasını ummak hafif safdillik olmuyor mu?

En can alıcı soru şu aslında:
Devrimin pratik önderi (?) denilen Aykut Kocaman'ın sözleşmesi kaç yıllık?

Aziz Yıldırım'ın benzetildiği siyaset insanlarının hemen hepsinde "Tek Adam"lık hasleti olması şaşırtıcı değil. İktidarının on küsur yılının tek bir gününe bile yakından şahit olmuş herkes bu tespiti yapabilir.

"Tek adam sistemi iyidir" diyene de itiraz edilemeyebilir. Çünkü tarihte "tek karar verici" olmanın hezimetleri kadar zaferleri de yazılı. Bu iki ayrı sonuca açılan kapının anahtarının, "mücadele sırasında kadro oluşturma yöntemleri olduğu" bilindikten sonra, sorun yok! Peki Fenerbahçe bunu biliyor mu?

Francois Leger ağabeyimizin "Doğulu bir topluma dinamik Batı medeniyetinden unsurların girmesi, garip bir şekilde, o toplumdaki geriliklerin güçlenmesiyle sonuçlanmaktadır..." sözünden Fenerbahçe yönetiminin çıkaracağı dersler olmalı artık. Son kongrede, "Yeter yahu!" diye karşıya dikilen muhalefetin "Geçmişte kaldı" denen Şadan Kalkavan olması ve umulmadık bir oy sayısına ulaşması bu sözü doğruluyor. İnsanlar "Ah bir ilerlesek..." özlemiyle baktığı günlerin aktörlerine hak verecek kadar gerilmiş durumdalar. Halbuki, bir spor kulübünde "İnsan" kavramı, her şey demektir. Kulüpçülük mefhumu, tek bir insanın bile kaybından yara alır.

"Taş devrini yaşayan bir toplumu sanayi çağına getirmek başka şeydir, donmuş bir medeniyeti uyandırmak başka şey..." diyen Rene Gendarme, bin beş yüz yazıya değer bir tespit yapmış. Medeniyet insanla ve fikirle büyür. İşine gelmeyen ve eleştiri yapan herkesi ama herkesi yaftalayıp, bindirilmiş kıtaların önüne atarak insan kazanılmaz. Saygı, sevgi, sadakat yerine, korkuyla imparatorluk yönetilmez. Yönetilse de uzun ömürlü olmaz.

Bunca derin insanlardan alıntı yaptıktan sonra hafif boşlukta duracak ama Teks Viller'de okuduğum bir Navajo sözüyle bitireyim.

Tiger, kumların üzerine inşa edilmiş bir kasabaya hüzünlü hüzünlü bakarken diyordu ki:
"Çöl, eninde sonunda kendinden çalınanları geri alır."

Hiçbir iktidar, kaydı hayat şartıyla yetkilendirilmez. Kurumlar kişilerle kaim olmazlar ama zihniyetler kişilerle ayakta kalır. Görevde kaldığı sürede, kendisinden sonraya "tüm camiayı kucaklayan bir kadro hazırlığı" yapmayan ve akil muhalefeti şiddetle sindiren muktedirler, yaptıkları iyi şeylerin dahi zaman içerisinde birer birer puta dönüşmesine sebep olur. Övünülen mali bilançoyu meydana getiren kurumlar, kişiler, ve süreçler bile yeni gelenler tarafından yaratılan devr-i sabıkta yerle bir edilir.

Bizim "her şeyinden iyi anlanan beton kasabanın" kaderinin ne olduğunu da yaşayıp, göreceğiz. Ümitli olan beri gelsin.

Hiç yorum yok: