11 Ağustos 2010 Çarşamba

Taraftara Reva Olan : Sopa ve Saman

Alıntı üçlemesini bitirelim.

Merhum İsmail Cem'in, Mayıs 1975 baskısı "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi" kitabından "Batı'nın Niteliği : Maddiyatçılık" başlıklı bölümü arz ediyoruz.

Mühim olan, içerikteki ideolojik isimlerin fikrine katılıp katılmamak, hatta kapılıp kapılmamak değil.

Bir yapının, Batı değerlerine bürünürken, insan faktörüne nasıl yaklaştığını anlatan küçük cümleler göreceğiz. Buna, spor kulübü jargonuyla söyleyecek olursak, "kurumsallaşırken" de diyebiliriz.

Fenerbahçe yönetimi kitlesine ne gözle nasıl bakıyor? Bu bakışın uygulamaya dönüşü Batı normlarına uygun bir başarı sağlıyor mu, yoksa alaturka bir "kavram kargaşası" mı var? Yoksa hiç bir şey yok mu?

----------------------------------

Batı medeniyetinin ve kültürünün ilk temeli "maddiyatçılık"tır. Maddi tatmin'dir. Madde'nin önemidir. Prof. Mousnier ve Prof. Labrousse'un ortak eserlerinde belirttikleri üzere, Batı düşüncesiyle insanı "yakın, maddi ve burjuva bir mutluluğa inanır". Avrupa'nın yükseliş dönemindeki hakim dünya görüşü olan aydınlık ekolüne göre (D. Alembert, Diderot, Voltaire, vb.) insan çabası ancak kendisine maddeten yararlı olacak hedeflere yönelmelidir. "Kullanışlı olmayan her şey boştur"

Madde ve maddi zenginlik Batı medeniyetinin değişmez amacıdır. Bütün değer ölçüleri bu amacın yanında ikinci derecede kalır. Marx'ın deyişiyle, "Burjuvazi, iktidarı ele aldığı her yerde, feodal, pederşahî, duygusal ilişki olarak ne varsa hepsini yıkmıştır. Feodal insanı doğal üstleriyle birleştiren bütün çapraşık ve değişik bağları hiç acımadan koparmış ve insanla insan arasında soğuk çıkar bağından, nakden ödeme gereğinden başka bir şey bırakmamıştır"

Madde'nin en büyük değer ölçüsü olduğu Batı düşüncesinin ve ekonomik düzenin motoru, itici gücü, tabiatıyla, "kazanma hırsı"dır. Bu hırs Avrupa ülkelerindeki faaliyetin olduğu kadar, kıta dışı yayılmasının da itici gücüdür. Avrupa'nın zenginleşmesinde başrolü oynayan sömürgecilik, sistem ve kişilerdeki kazanma hırsının doğrultusunda gelişmiştir.

Batı medeniyetinin güçlendiği oranda, kazanma hırsı ve onun amaca varmak için her vasıtayı mubah gören anlayışı, eski insancıl mazeretlerden, örtülerden sıyrılmakta, apaçık ortaya çıkmaktadır:
"16. yüzyılın İspanyol sömürgecilerinde (her şeye rağmen) yerlilerin yaşayışını düzeltme gibi bir çaba mevcuttur. 17. yüzyılda Richelieu ve Colbert gibi Fransızlar, yerlileri Fransızlaştırmayı düşünmüştür. 18. Yüzyılda ise burjuva anlayışı hâkimdir ve kazanma hırsının yanında bütün diğer düşünceler silinmiştir”

Denizaşırı ülkelere giden Avrupalıların ve onları gönderen devletlerin tek hırsı para kazanmak, daha çok kazanmaktır.

18. yüzyıl Batısının öncü düşünürleri Montesqieu ve Voltaire’e, Ansiklopedistlere göre ekonomik sömürüyü gerçekleştiren denizaşırı kolonileri kurmak olumlu bir harekettir. Bu amaca hizmet eden kölecilik sistemi ahlaka aykırı değildir.

Kapitalist düzende, üretim ve servet insanın tek amacı olmaktadır. Bu düzende insan değeri sıfıra inmekte, her şey “madde” için, “maddi yarar” için olmaktadır. Bütün toplum bu amacı gerçekleştirmeye yönelmiş bir sistem uyarınca şekillenmektedir; madde bütün insani değerlerden öne alınmaktadır. Diderot’un ünlü “Ansiklopedi”sine göre, “aydınlığın (bilgi, uygarlık anlamında) ilerlemesi sınırlanmıştır. Kenar mahallelere asla ulaşamaz: Çünkü oradaki insanların hepsi aptaldır."

Aynı çağın ve düzenin dünya görüşünü yansıtan Voltaire ise şöyle diyor:
“Saçma ve barbar olan halkın hak ettiği bir boyunduruk, bir sopa ve samandır”

Batı’ya kendi düşünce ve çıkarının damgasını vuran hakim sınıfın “maddeci” dünya görüşü, garip yahut tabii bir tecelliyle, “en büyük savunucularını 1800’lerin Mason’ları arasından bulacaktır”. Prof. Mousnier ve Prof. Labrousse, burjuvaziyle Masonluğun güçlenmesi arasında paralelliğe işaret ederek, 1717-1780 arasında Masonluğun bütün dünyaya yayıldığını; Montesqieu, Helvetius, B. Franklin, Voltaire gibi burjuvazinin ve maddiyatçı dünya görüşünün savunucularının Mason olduğunu yazıyor. Masonluk değişik ülkelerin rahat burjuvalarını, serbest meslek sahiplerinin, düşünürlerini, hatta ilerici asil ve krallarını aynı safta toplayarak gelişen burjuvazinin uluslar arası dayanışma örgütünü, rasyonel düşünce forumunu meydana getirmektedir.

Özetlersek, Batı felsefesinin ve düzeninin temeli maddi çıkara, maddi değerlerin önceliğine dayanmaktadır. Bu düzende amaç daha çok kazanmaktır; düzenin uygulandığı toplumların itici gücü kazanma hırsıdır. İnsanın, basit bir üretim aracı olmaktan öte değeri yoktur.

Batı toplumları bu temel niteliği üç beş filozofun, siyaset adamının düşüncesi sonucunda alınmamıştır. Nitelik, Avrupa’nın tarihinden, temeldeki uygarlıklardan, burjuva sınıfının gelişmesinden, Avrupa’ya özgü sosyal ve ekonomik şartlardan doğuyor. Kişilerin tek tek zenginleşip servetleriyle emeği ve üretim araçlarını bir araya getirmelerine dayanan; özel sermayenin güçlenmesini şart alan bir kalkınma modeli, tabiatiyle, ancak maddi değerlerin önde olduğu bir ortamda gelişebilir, ancak böyle bir ortam yaratır. Bünyesinde, alışkanlıklarında, insanında madde’nin aşırı önem taşımadığı bir toplumun çerçevesinde ise Batı kültürünün ve ekonomik düzenin oluşması beklenemez.

Hiç yorum yok: