10 Aralık 2010 Cuma

Sarı Meleklerin Moskova Deplasmanı


Dinamo Moskova - Fenerbahçe maçının özeti bu yukarıdaki sahneydi. Biz vurduk, onlar blokladı. Maç sonunda onlar sevindi, biz yıkıldık.

Şimdilik "Canları sağ olsun" cümlesini zikredebiliriz. Ortalığı vaveylaya vermeye de gerek yok. Neticede bu takım, öyle ya da böyle Türkiye Ligi'nin en büyük şampiyonluk adayıdır. Avrupa'da ise kimyasal kaynaşma süreci geride kaldığı zaman 21 sayı fark yemiş olma saçmalığını bizlere unutturacak, bir daha böylesine ezilmekten kendini sıyıracaktır.

Tabii bu durum, insanların aksayan yönleri ve oyuncuları "yüksek sesle" eleştirmesine de engel olmamalı. Neyse... Kısa bir Dinamo deplasmanı hikayemizi anlatalım.


Dinamo Moskova'nın Avrupa Kupası maçlarını oynadığı salon olan Druzhba, şehir merkezindeki büyük bir spor kompleksi alanının hemen yanında yer alıyor. Kocaman otoparklar, biri büyük, diğeri küçük, iki stadyum, muhtelif spor salonları, halı sahalar ve tenis kortlarıyla dolu Luzhniki alanı Türkiye'de hep hayalini kurduğumuz "sabah gir, gece çık" organize spor bölgesini olanca yoğunlukla özletiyor.

Moskova metrosunun kırmızı hattındaki- "Vorob’evy Gory" istasyonunda inildiğinde salona ulaşmak 10 dakika sürüyor. Tabii ben bunu ilk maça gidişimde yaklaşık 1.5 saat kompleks içinde dolaşarak, acı biçimde öğrenmiş bulunuyordum. Rusça bilmeden Mecnun gibi dolaşırken, en sonunda el kadar bir ufaklıkla İngilizce konuşabilmiş, "Siz ters yöne gelmişsiniz. Dümdüz karşıya gideceksiniz" cümlesiyle kendime gelmiştim. Cahillik çok kötü şey...


Vorob’evy Gory, 300 metreye yakın istasyon uzunluğu ile Moskova'nın en uzun metro durağı. Üstünden geçen köprünün altına inşası bitirilip, hizmete açıldığında tarih 1959'muş. 1983 senesinde aşınma yüzünden yolcu trafiğine kapatılmış; yeniden açılması ise 2002'yi bulmuş. Dış duvar niyetine bir şey yok, komple cam var. Bizim metrolarda hafif sakil duran sanat sergileri, burada yadırganmayacak güzellikte duruyor.

İstasyon - Salon arası mesafe 10 dakika demiştim ama maç günü 20'yi bulduk. O yöne giden ahali olarak, yolda zombiler gibi yavaş yavaş yürümemizin sebebi yoğun buzlanmaydı. Rusya Olimpiyat Komitesi'nin binasını geçip, köşeyi döndüğüm zaman karşılaştığım manzara lacivert bir denizdi. Ben "Acaba Moskova'da yaşayan kaç tane Fenerbahçeli maça gelir?" diye düşünürken, karşıma çıkan ilk kalabalık, maça girmek için dışarıda içtima düzeninde bekleyen balya balya FSB personeli oldu. Salon girişine doğru onların arasından yürüdüm.


Druzhba, 3500 kişilik güzel ve sıcak bir salon... File arkası tribünlerinden bir tanesini büyük bir Dinamo Moskova bayrağı kaplıyor. Bayrağın sağında solunda kalan küçük boşluklara oturanlar da var ama asıl kalabalık yan tribünlerde. Yukarıdaki resimde karşı yakada gözüken tribünün turuncu koltuklu bölümüne üniformalılar oturuyor. Tam karşılarındaki protokole ise ağa babaları, takım elbiseler ve kollarındaki hatun kişilerle yerleşiyorlar. Üst kısımlarda, bölük pörçük oturan ve yine parça parça tezahürat yapan küçük gruplarla beraber diğer halk tayfası oturuyor. Bayrak olmayan diğer file arkası çocukların ve nispeten sessiz sakin oturanların yeri.


Geçen de yazdığım gibi, ortalama 2000 kişiye oynamasına rağmen tek düze sloganlar dışında fazla bir şey üretmeyen bir taraftarı var Dinamo'nun. Skorbord altlarındaki, 5 sıralık ve 57 kişilik köşe kısımların tekini bile doldurabilecek herhangi bir ateşli taraftar kitlesi salonu tezahürat anlamında yıkabilir. Anonsları yapan vatandaş ve oyunun (savunma hücum dahil) devamlı içindeki orkestra ise tam tersine çok başarılı. Yine de ufak bir deli tayfası yok değil. Üniformalıların sol üstünde konuşlanmış küçük bir grup maç boyunca susmadan kendini paralıyor.

Salona girdiğimde takımlar ısınmaya başlamıştı. Önce yan tribüne oturdum ama bir kaç tane formalı vatandaş görünce onların yanına, file arkasına geçtim. Moskova'da çalışan Türklermiş. Herhangi bir organizasyon olmadan tanış halleriyle gelmişler. Bilmem ne kadar Türk'ün bir şekilde yaşadığı Moskova'da Fenerbahçe öksüzdü anlayacağınız. Gerçi bu öksüzlük sadece taraftar anlamında değildi...

Bir soru:
"Bugün Fenerbahçe futbol takımının Moskova'da hazırlık maçı olsa, kaç yönetici kafileye katılır?"
Cevap kapısı 3-5'den açılır herhalde.

Diğer bir soru:
"Peki, Fenerbahçe kadın voleybol takımının Moskova'daki şampiyonlar ligi maçında kaç yönetici vardı?"
Cevap 0 (yazıyla sıfır)

Sadece (resmi sitemizin deyişiyle) "Acıbadem Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı" olan Mehmet Ali Aydınlar tribündeydi, o kadar... Bu devasa ayıbın sebeplerini hemen herkes biliyordur aslında ama neyse... Fazlaca üzerinde durmaya değmez. Bu tip tuhaflıkların tez zamanda son bulmasını dileyelim biz.


Maça gelince...

Al Pacino başkan ne demiş?
"Vanity is definitely my favorite sin"
Sürecin özeti benim için budur.

Fenerbahçe'ye en yakışmayan şey "Buna koyarız. Şuna dayarız. Ona sokarız" halleri... Herhangi bir oyuncu özelinde değil, belki takımın tümünde de değil ama camianın genelinde şemal buydu, şekil aksi oldu. Dinamo Moskova bizi fena halde terse yatırdı. Birinci ve üçüncü setlerde oyun 21'e ulaştığında Fenerbahçe'nin 14 olması katlanılır şey değildi. Bloklarda bu kadar ezilmek ve düşülen çaresiz haller de cabası.

Mehmet Ali Aydınlar, maç bitiminde bir hışım kalktı, gitti. Bu işleri biraz biliyorsam, maç sonunda takımın genelindeki yüzü gülen hallere bozulmuştur. Galibiyette nasıl ki sevinci dibine kadar yaşıyorsan, mağlubiyette de bunun hakkını vermek gerek ama maşallah yukarıdan görebildiğimiz kadarıyla durum pek de öyle değildi.

Maçtan sonra sağda solda konuşulanların anlayabildiğim kısmına kulak kabarttığımda, söylenenlerin en dikkat çekeni, Fenerbahçe takımına Nihan gibi bir liberonun az geldiğiydi. Kısıtlı voleybol bilgimle gördüğümü sandığım şey doğruymuş demek, diye düşündüm. İstatistiklerin "excellent" demesi bir tarafa, bilhassa ilk iki sette olmayacak işler hep liberomuzun üzerinden yürüdü. Nicole Davis sonrası, Ayça Naz İhtiyaroğlu ile şok geçiren libero mevkiinin, Valeriya Korotenko'nun peşinden Nihan Ataman Güneyligil'e kalması çok yazık. Naz'ı hala kenarda görmek de öyle.

Ze Roberto, yargıları yargılanacak bir hoca değil. Hatta Adnan Kıstak, Üzeyir Özdurak ve Jan De Brandt sonrası büyük bir lütuf ve zirve noktası. Seçimler konusunda söylenebilecek tek şey, Naz'ın Fenerbahçe'de oynatılması zorunluluğudur. Türkiye tarihinin en pahalı transferi ve Milli Takım'ın bir numaralı pasörü dururken yabancı haklarından bir tanesinin pasöre kullanılıp, liberonun yerli kontenjanından harcanması inşallah bizi paralamaz.

Hiç yorum yok: