30 Ekim 2010 Cumartesi

Tahtanın Yüreği Olur mu? Tribünün Tahtasıysa Oluyor İşte...


Bu resmi bir kez daha koymuştum bloga.

Geçmişi özlemenin her zaman tutulacak bir dalı olmuyor bu hayatta.

Şimdi sorsan kimse yukarıdakini "bir dal istisna" kabul etmez örneğin... Daha kafadan "O zaman Diana Taurasi mi vardı? Şimdi daha iyi" diyecek bir sürü adam çıkar. Elbette o manada daha iyi her şey ama bir çok kaideyi de yıkacak bir fotoğraftır bu.

Çünkü dünyada spora dair tek mesele, transferi, kupası, salonu ve bilumum maddi imkanı değil. "Mesele yeğennn" diye başlayıp Tuncel Kurtiz tonuyla, edebi bir şeyler söylemeyi çok isterdim ama hem yapamam, hem de gerek yok; zira tek kelime yetiyor.

"Maneviyat"

Türkiye'de devletin bürokrasi kanadı ve tabii ki buna bağlı olarak bağımsız (!) spor yönetimleri, kim bilir belki de Nazi Almanya'sına (kesin yenilgiye kadar) duydukları yüksek sempatinin belli belirsiz yerleştirdiği alışkanlıklar yüzünden, gerekli olanın sadece abideler yaratmak olduğunu düşündüler.

"Kurumsal ve Şahsi Abideler"

Öyle ki bir bakıldığında ucu bucağı gözükmeyecek tesisler konduruldu...

Yüzüklerin Efendisi serisinde olduğu gibi, sadece tasviri bile büyüleyen kocaman, titan heykeli tadında yöneticiler yaratıldı...

Bu kışla gibi tesislerin içine, yani o yöneticilerin peşine de "Ama..." diyeni ezen, "Tımarlı Sipahi" imitasyonu bindirilmiş kıtalar yerleştirildi. Sevgiye değil, korkuya dayalı bir bağlılık oluşturuldu.

Bu memlekette bugünün hesabı, üç gün sonra sorulmaz. Koskoca Osmanlı tarihini, "Kuruluş - Gelişme - Duraklama - Çöküş" diye üçer sayfalık dört bölüme ayırıp, hiçbir tahlil ortaya koymadan çocukları üniversiteye kadar süren, Kurtuluş Savaşı'nın hikayesini 19 Mayıs 1919 - 9 Eylül 1922 arasında ekspres tren gibi koşturan zihniyetin, herhangi bir konuda aklı dank edip hesap soran kitleler yaratması zor. Belki bir avuç insan olur ama onların da gücü yetmez.

Türkiye'deki spor kulüpleri için sorulacak olan "O zamanlar ne olmuştu?" sualinin cevabı belki on yıllar sonra alınacak. Kimse, kimseye kaybolan yılları ve gönüllerin şevkini geri vermeyecek.

Ne yapalım?

Bize düşen bir teselli ikramiyesi oldu, yukarıdaki resimde görüldüğü gibi... Ayağımız basıldığında bazısı kırılan tahta tribünlerinde onlarca maç izledik Caferağa'nın. Şimdinin kombineli plastik koltuklarına monşer popolarını yakıştırıyorlar. Biz o zamanlar oraya Cilalı İbo'yu yakıştırırdık. Bu gurur bize yeter!

1 yorum:

Yedinci Samuray dedi ki...

Çok güzel yazmışsın.