Akşam saatlerinde haber geldi bir arkadaşımdan. Nice zamandır beklenen terfisi gerçekleşmemiş. Sebep, kriterleri karşılayamaması değil; haberi olmayan bir mevzuda sınıra takılması. Finale kadar gelmiş bir takıma "Bu maçı da kazanırsan kupa senin" garantisi verdikten sonra "Ya kazandın ama kornerden de gol atman lazımdı. Kupayı rakibe vermek zorundayız. Kusura bakma" demek ne etki yaratır? Sizin oraları bilmem; bizim buralarda "Ana, avrat, yedi sülale"
Bu terfi meselesi de aynı hesap işte.
Eskiden kalma bir atasözü vardır, yanlış zikrediyorsam affola.
"Devlet-i Osmani ahalide terfiyi temayüz ilim irfan ile olmaz. Ya olacak kuvvetli iltimas, ya olacak madeni haz, ya da olacak ten ile temas"
Bu sözün doğruluğu "halen ve nispeten" devam etmekle birlikte, yeni çağın en büyük getirisi (!) "Türk tipi kurumsallık" oldu. Sosyal yapıya göre eğilip, bükülmesi kaçınılmaz olan ama bunu yaparken içi boşaltılmaması gereken "global" kavramlardan bir tanesi konumundaki "Kurumsallık" anlayışının geldiği nokta maalesef içler acısı.
Bir tarafta, yeri geldiğinde bir takım manevi değerlere yaslanması gereken yapılanmaların (Bkz. Dünya Kulübü olmak) insan faktörünü bir kenara atıp, tamamıyla maddi eksende hareket ederek yarattığı "Android Kurumsallık"
Diğer tarafta ise, idari üst konumundaki şahısların, kişisel garez ve kaprislerini astlara dayattığı, "İşime geleni yaparım. İpimle kuşağım" rahatlığında, Allah'a emanet bir "Nevrotik Kurumsallık"
Bunların ikisi de çekilmez, çekilmiyor. İkisinin ortası? İlla ki vardır ama nadir rastlanır ülkemizde. Ya biri, ya öbürü olacak.
Çoğu şey gibi bu işler de zor bizde. Sabah kalkıp gittiğin, akşama kadar vakit geçirdiğin, ekmek paranı kazandığın yerde sürekli aşağıdaki duyguyu yaşamak zor çünkü.
"Ölür müsün, öldürür müsün?"
Bir de "Sabaha bırakmak" var ama neyse...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder