13-14 yaşlarındayız.Şimdinin "o yaş çocukları" gibi dört duvar arasında, bilgisayar başında değil de mahallenin bir köşesinde pinekliyoruz akşamları. O köşe de hep aynı zaten... Bir apartman bahçesinin muhtelif mekanları.
Bazen girişin hemen yanındaki çardak gibi yer, bazen merdiven üstleri ve genellikle de mağara tarafına bakan kısımdaki camekanın hemen yanı. Saatlerin hızlı hızlı geçtiği, "yarın yine aynı yerde" diye sözleşmeden buluşulan çocukluk yılları işte.
O günlerden birinde, o zamanlar daha şaftı kaymamış Akmar Pasajı'ndan elimde kasetlerle dönerken, "Wory Zover" söyleye söyleye, keyifli bir şekilde mahalleye girdim. Ama sokağın başından dönüp, bana doğru gelen bisikletin üzerinde Z. nam vatandaşı görünce bütün keyfim kaçtı. İçimden "Lan yok mu bir tümsek sağda solda? Takılıp kafayı yere çarpsa ya şurada" diye gayet insani bir şekilde düşünürken, dört yol ağzında karşı karşıya geldik. Elimdekilere bakması ile "Aaa kimin kaseti onlar?" diye zıplaması bir oldu. Ben o sırada "Sen tut onları hele, ben bir taş bulursam kafana ekleştireyim" hissiyatı içerisinde kasetlerimi geri vermesini beklerken "Kim ki bunlar?" diye sordu. Taammüden adam yaralamak istemediğim için "Türk Rock grubu onlar" diye kestirip atarak, kasetleri almak için elimi uzattım ama gelen cevapla donup, kaldım.
"Diyosuuunn"
İşte bir döneme damgasını vurmuş ve hala daha Divânu Lügati't-Türk Tikky'den dışarı atılamamış olan "Diyosun" vurgusuyla ilk karşılaşmam bu şekildedir. Bilhassa hazzedilmeyen şahıslardan duyulduğunda, anlık bir şoktan sonra ağır sinir etkisi yapan bu tek kelimelik delirticinin matbuat alemine de girmesi uzun sürmedi tabii. Ve işin asıl hazin yanı da bu oldu.
Geçenlerde Ayşe Özyılmazel'in "Bana çakmak isteyenlere dokuz maddelik rehber!" başlıklı yazısını görünce kafamda şimşek çaktı. Şaşkınlıktan!
Zamanında büyük üstad, büyük Fenerbahçeli Hasan Pulur'un bir yazısıyla gündeme gelmiş, peşinden irili ufaklı dalgalarla tartışılan Ayşe Özyılmazel'i okumam... "Amaaan, ne okuyacağım" eşliğinde bir şey değil bu. Sadece, yazdığı konular ilgimi çekmez. Sabah gazetesinin "Yazarlar" sayfasını gezerken gördüğüm başlıklardan biri olarak, görürüm, o kadar. Takip edeni, severek okuyanı, ölüp bayılanı vardır mutlaka. Saygı duyulacak şey. Fakat bu başlık, yapılacak iş değil...
İçeriği doğrudur, yanlıştır; yazıda haklılık payı vardır, yoktur; bunlar ayrı. Konusu "Genç bir kadının kendi ayakları üzerinde dururken, başka şahısların torpiliyle ilerlediğinin haksızca ima edilmesi" olan bir yazı için bu başlık uygun değil. Bir gazeteci "Köşe benim değil mi, istediğimi yazarım, istediğimi çizerim" davulunu çalabilir elbette ama ana fikirle yazının başlığı ve içeriği de paralel olmalı.
"Kısasa kısas, bana argo çekeni, ben de argolarım" demek "Kısasa kısasa kısas" muamelesi yaratır ki burada esas sorumlu, kendisine haksızlık yapıldığını iddia eden taraftır. Belki apayrı zamanların ve alanların insanları ama ikisi de köşe "yazarı" olduğu için bu örneği vermekte sakınca yoktur sanırım. Bir Selahattin Duman'ı okurken kullanılan Türkçe'ye dikkat edin, bir de bu hanım kızı. Aradaki fark bugünün gençlerinden yarına kalması muhtemel mirasın gösteren üzücü bir fark maalesef.
Bir de "Genç ve Çalışmak İsteyen Kadınların Ezilmesi" demişken... İğne kendilerine değdiği zaman bu kadar duyarlı olan insanların "Çocuk olsun, genç olsun, yaşlı olsun; zor şartlar altında çalışmak zorunda olan kadınların yaşadıkları" hakkında ne gibi çabaları var acaba? Yoksa bütün mevzu, karılarını aldatan kocalar ve kocalarına ihanet eden kadınlar üzerine mi dönecek sürekli? Ha bir de trendy mekanlar var. Unutup, hak yemeyelim.
(Diyosunn)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder