10 Eylül 2009 Perşembe

Afrika'ya Gitmiyor muyuz?

Bosna Hersek ile berabere kaldık. Maçı izledim. Sabah ofise gelip, haberleri okudum. Bloglarda yazılanları da okuyup, hepsine hak verdim. Bunları yaparken zerre heyecanlanamadım. Yeni bir şey öğrenmişim hissine kapılmadım. İçimden gelen, ağır bir iç sıkıntısı, o kadar. Sebep ise bizi Dünya Kupası'ndan uzağa atan sürecin getirisi değil. Başka bir şey.

Yazın bazı günleri vardır; ekseriyetle Pazarları çöker.

"Asfalta yumurta atsan, pişer" denecek kadar, cayır cayır sıcak hava.

Dışarı çıkılıp, yürünmez. Gölgede oturmaya kalksan, bir gram rüzgar esmediği için, orada bile bunalırsın.

"Yatıp, uzanayım" desen yastık kafana, çarşaf vücuduna yapışır.

"Bari televizyona bakayım da kafam meşgul olsun" diye buzdolabından meşrubatı alıp, binersin koltuğun tepesine. İçin sıkıla sıkıla, bir kanala takılıp, boş gözlerle ekrana bakarsın uzun süre ve sonunda az şekerli bir uykuyla biter ızdırap.

Sadece bana mı böyle geliyor, bilmiyorum ama Türk Milli Takımı'nın maçları, uzun zamandır tam da bu havada geçiyor işte. Öncesi, maçın kendisi, sonrası, galibiyetler, mağlubiyetler, hasılı herşey bir klişe küresinin içinde sallanıyor. Kürenin ortasında da bizleri sabitlemişler. Bakacak başka bir şey olmadığı için olan bitene bakıp, başka mevzu olmadığı için sürekli bunları konuşuyoruz.

Ortada, en çok da teknik direktörün şahsında vücut bulmuş, kocaman bir zihniyet problemi varken, oturup da teknik-taktik konuşmaya çalışmak manasız geliyor bana. Herhalde anlamıyoruz bu işlerden. En iyisi ders vermeyelim, ders alalım biz.

Hiç yorum yok: