30 Eylül 2009 Çarşamba

Aşk Kutsaldır

Yazıya böyle, ilgili kitabın ismi üzerinden hamasi bir başlıkla girip de peşine "Ama" dizerek atıp, tutacak değilim. Çünkü daha okumadım. Zaten benim kutsiyetinden bahsettiğim aşk da hem aynı, hem başka.

Bugüne kadar Elif Şafak'tan uzak durma nedenim, bir ön yargıdan ziyade "Uykusuz geçen gecelerde yakın tarihe gömüleyim; eldeki külliyatı tüketmeye azmedeyim" çabası oldu. Pazar akşamı futbolcusu diliyle "Buraya kitap veya kitaplar okumaya geldik ama henüz ona gelemedik" de diyebiliriz. Lakin fikstür ilerledi. Artık sıra bunda...

Kitabı ilk görüşüm günlük apaçilik saatlerime denk geldiğinden, giysi muamelesi yaparak "Bu ne lan, pembe pembe?" demiştim. Sonradan "Takıp takıştırmayacaksın ya, okuyacaksın alt tarafı" diye telkin edip kendime, bir de konusunu öğrenince, "Acaba nasıl işlemiş?" diye merak etmedim değil.

Yine de hemen peşinden "Pembe kapağı erkekler satın almadığından, bir de farklı renk çıkardılar" haberi gelince, "Yok arkadaş, ben almam o kitabı"dedim. Bu "Kendine güveni olmayan sporcuyu beğenmeyen taraftar" misali, "Kapağına güveni olmayan kitaba uzak duran okur" hissini atlatamadım uzun zaman.

Gerçi o ara bir tur da izine geldim memlekete ama yine uzak durmayı başardım (?) Onun yerine, Bodrum Oasis'de bir kitabevinde gezerken, Sakıncalı Piyade'ye kaydı elim. Yeniden aldım, yeniden okudum, yeniden gülüp, hüzünlendim, Uğur Mumcu'ya rahmet okudum. Ve bir yazı yazıp kapağın içine verdim, sakıncalı bir başka piyadenin güzel komutanına...

Nice sonra, bu sabah, bir mail gelince "Mevlana ile Şems" konulu; aklıma geldi yine, Aşk. "Mesnevi'den Falanca Hikayeler" kitaplarını onlarca kez raflardan alıp, sonrasında "Bunun orjinalini okumak lazım; böyle olmaz" diye düşünerek geri bırakan ama aslına dair geniş basımları da hala satın almamış biri olarak "Tamam" dedim, "Başlıyorum"

"Mevlana'ya Elif Şafak romanıyla başlamak doğru mu?" diye bir soru gelecek olsa, cevap hazır. Bir romanın, muhakeme yeteneği olan okuyucuda, kanılara kalıcı şekilde nüfuz etmesi mümkün değil. O yüzden kitap ulaştığı zaman, yelkene rüzgarı vurup seri şekilde okumak gerek. Devamında gelsin kitap eleştirileri, gitsin kitap eleştirileri. Uzak tarihin buğusunu kaldırmaya yeltenen her esere saygı sonsuz. Onu eleştirip, bir yandan "O öyle değil" derken, diğer yandan "nidüğünü ve nasılını" anlatmaya çalışanlara da öyle.

Biterken...

Sahaflarda dolaşmak keyif verir bana. Küçük yaşta babamla beraber gittiğimiz Kadıköy sahaflarında, filmini izledikten sonra kitabını almaya karar verdiğim "Godfather" için filmmiş gibi düşünüp "Abi bunun ikincisi var mı?" demem ve dükkan sahibiyle babamın gülümsemesi hala aklımda.

Rahmetli Sevgi Soysal'ın "Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu" kitabı, yine bir sahafta elime geçmişti. Kapağı yoktu kitabın ama hemen kapak ardı sayfalarda bir not vardı. Belli ki 12 Mart'tan çekmiş, ama Sevgi Soysal'ın aksine, yaşayıp, 1980'leri görebilmiş birisinindi. Kitabın insan burkan kısımlarında dönüp, dönüp o notu okurdum.

Ve en keskin hatıra... Eski günlerden bir gün, O'nunla kitap almak için Beyazıt'a gittiğimizde; O raflara bakarken, biraz geride kalıp, hem kitaplara hem de O'na bakarken düşünmüştüm; "Şuradan bir kitap alsam, kapağın içini imzalayıp, bana geri verse. Saklasam" diye. Ama böylesi, hazırlanmış bir sahne, bir istek parça gibi olurdu. O yüzden "Böyle olmaz" dedim, "Bekleyeceğim"

Bekledim. Seneler geçti üzerinden. Sonra işte, bir Eylül sonu sabahı, geldi vakit.

Belki karton kapağın altındaki saman kağıdın üzerinde, önce kalemin değmesiyle özgünce yayılan ve sonra kağıdın emdiği yerde duran ıslak bir imza olmayacak ama bunun yerine bir ruhu olacak, yola çıkan o kitabın.

İşte o yüzden, bu yazının başlığı hamaset değildir.

İşte o yüzden, bu gelecek olan "Aşk" kutsaldır.

Hiç yorum yok: