22 Nisan 2009 Çarşamba

Almaty'den Enstantaneler

Şantiye yemeklerinden, yani nişasta ve karbonhidratın tabldot rutinliğinde bünyeye yüklenmesinden, bir günlüğüne uzaklaşmak adına piliç yemeye karar verdik. Bulunduğumuz yer, bu coğrafyada "magazin" olarak adlandırılan nevale satıcılarına uzak olduğu için, dış dünyaya adam göndermek gerekiyordu. Fırsat bu fırsat "Gündüz Gözüyle Kısa Süreli Almaty Turu" için kapıdan fırladım.

Şantiyenin hemen yanında, bir okulun küçük bir stadyumu ve spor salonu var. Bunların yanından ve muazzam büyüklükteki bahçenin içinden geçerek, ana caddeye çıktığımızda karşılaştığımız ilk şey; Almaty'de on yerden baksanız, dokuz tanesinden kesinlikle görebileceğiniz su kanalları oluyor. Şehri çevreleyen dağlardan gelen kar sularının, şehir yaşamına zarar vermeden geçip gitmesi için oluşturulduğu söylenen bu kanallara dair ilginç bir hikaye de var. Ne kadar doğrudur, bilinmez ama anlatalım.

Turgut Özal, Kazakistan'a ziyarete geldiğinde Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev kendisine "Türkiye'de ne kadar Kazak yaşıyor?" diye soruyor. Turgut Özal'ın cevabı ise, bu diyaloğa şahit olan Kazakları gözyaşlarına boğuyor; "Ben dahil 70 milyon". Bu rakama Semra Hanım ve papatyaları dahil mi bilinmez tabii. Papatya demişken, bir kaç nesli o güzel çiçekten nefret ettiren bu tanıma saygılarımı sunarım. Vatkalı papatya mı olur lan? Neyse... Anlayacağınız, Kazakistan'da Turgut Özal sevgisinin Malatya'dakine yakın olması ve Almaty'de bir Turgut Özal Caddesi bulunmasının sebebi biraz da bu olay.

Gelelim bu ziyaretin yukarıda anlattığımız kanal olayıyla alakasına. Söylendiğine göre, Turgut Özal ziyareti esnasında "Sizinle biraz özel konuşalım" diyerek Nazarbayev'i kenara çekmiş. "Bu Almaty iyi, hoş ama Çin'e çok yakın. Bu Çinlileri Tarkan filmlerinden iyi biliriz biz. Yarın bir gün canları sıkılır, gelip alıverirler sizin başkenti. Bizim çocukları yardıma yollardım ama Kartal da Cüneyt de yaşlandılar artık. Hem bak, kanal falan diyosun ama Allah'ın işine karışılmaz sonuçta. Bir su basarsa görürsün Almaty'nin örekesini. Alibeyköy'e döner koca başkent. Sen iyisi mi bu başkenti Astana'ya taşı. E mi Nursultanım?" diyerek yol göstermiş. Yerseniz! Biz anlatmıyoruz sonuçta, Kazaklar diyor...

Almaty Büyükşehir Belediyesi çalışıyor... Bir an kendimi memleketimde sandım bunları görünce. Malum, bizim de lalelerimiz meşhur. Hemen sağıma soluma bakındım, "Saray Muhallebicisi var mı?" diye, ama göremedim. Kadir Bey'in haberi olsa bu lalelerden, kesin sempati duyar. İki de muhallebi şubesi atıverir Kazakistan'a. Ben bunları düşünürken, arkamdan bir ses geliyor, "Ananı s...ym, güvercin var lan" diye bağıran bir ses. Kendimi iyice Topkapı'da sanmaya başlayacakken mevzuyu anlıyorum. Kazakistan'a yeni gelmiş bir Türk, akrabası mı ahbabı mı kimse artık, onunla gezerken, sadece Eminönü'nde yaşadığını zannettiği güvercini görünce şaşırmış. Yanındakinin bu tepkiye cevabı daha da bir tuhaf; "Güvercin evrensel bir kuş lan cahil pezevenk"

Kayıntıya salata olarak yaverlik edecek malzemeyi almak üzere semt manavına giriyoruz. Dışarıdan bakıp, buranın manav olduğunu anlamak zor ama içeride sebze meyve açık büfe. Öğlen yemeğinde elma yedikçe "Şehrin ismi Almaty ama elmaları Çin'den getiriyorsunuz. Nasıl olacak?" diye gensoru verdiğimiz Almatyli arkadaşlardan birisi yanımda. Bir "Nasıl olacak?" daha çekmek için elmalara yöneliyorum. Yaklaşan kadın gülerek bir şeyler diyor. "Ne diyor?" diye yanımdakine soruyorum. "Burada yediğiniz elmayı başka bir yerde bulamazsınız" diyormuş. "Bizde de Amasya var" diyecek gibi oluyorum ama yaşlı kadının "Ulan oraya da buradan gitti. Elmayı bana mı öğretiyorsun?" deme ihtimaline karşı susuyorum. Ben elmanın sertini severim. Sıkınca kabuğu içeri milim oynamayan elma, en baba elmadır benim nazarımda. Kadının uzattığı elmayı alıyorum. Demir gibi... Gider...

Saat ilerledi. Dönerdi, kokoreçti, muhtelif ekmek arası malzeme satan dükkanlar ufaktan açılmaya başlıyor. Böylesinden çevrede çok var. Her ne kadar hijyenik değilmiş gibi gözükse de Uğur Dündar ve Arena ekibinin basmasını gerektirecek kadar kötü durumda değil mekanlar. Güzel havalarda, bunlardan yemeğini alan, sevgilisi kolunda Kazak halkını, kanal boyunda turlamaya çıkmışken görmek mümkün. Dükkanın sahibini işaret ederek "Tükürük Köftesini biliyor muymuş, sorsana" diyorum yanımdakine. "Bilmez miyim abi?" diyor içerilerden bir ses. Meğer yaver Türkmüş. "Maçlarda takılsanıza kapıda köfteyle" diye bir öneri yapıyorum. "Bunlarda yok abi o kültür. Zaten ben de soğudum futboldan. Elazığspor'da iş yok senelerdir. Az kovalamadık zamanında" diyor.

Piliçlerin pişmesini beklerken, meraklı meraklı evlere bakıyorum. Yanımdaki "Sizde yok değil mi böyle eski binalar?" diye soruyor. "Olmaz mı? Yenileri bile bunlardan daha az sağlamdır" diye cevap veriyorum. Almaty deprem kuşağında bir şehir. Bilhassa komunizm döneminde yapılan binaların ne derece sağlam olduğunu, burada hasbıhal ettiğimiz yetmiş iki milletten insanın yetmiş ikisi birden söylediği için bu ukala hallerin sakıncası yok. Kendisi de "Eski falan ama sağlamdır gerçekten" diyerek beni onaylıyor zaten.

Piliçlerin işi tamam. Şantiyeye geri dönebiliriz artık. Yürürken, solumda bir ankesörlü telefon kulubesi görüyorum. İçindeki ahize sökülmüş. Onun yerinde bir ilan duruyor. Çizimli, mizimli. "Gitar dersi verilir" ilanı mıymış, neymiş. Bizim Kazak vatandaş öyle diyor. "Öğrenci adam herhalde, yazık..." şeklinde bir otomatik mukabele. Sonra arabaya binip şantiye...

- Bir tane Göztepe.
- Benzinci mi?
- Yok... Fakülte...

Hiç yorum yok: