11 Ocak 2011 Salı
Bir Penny Taylor Ağlıyor
İsteyen, istediği yerinden, istediği kadar kıvırsın.
Durum ortada.
Fenerbahçe Kadın Basketbol Branşı, bir çiftlik halinde. Ağası da kahyası da marabaları da işten anlamıyor. Ne olup, bittiği hakkında en ufak fikirleri yokken bir işlerin altına girdiler, çıkamadılar.
Yukarıdaki fotoğrafa ve geçmişe iyi bakın. Yarın ne olacağı belli olmaz. Kötüsü olmasa da iyisinin her zaman tantuna gelebileceğini bilin.
Maho Ağa'nın artıkları ve sarı iltihap bünyeden atılmadıkça, Fenerbahçe'de kadın basketboluna huzur gelmez.
10 Ocak 2011 Pazartesi
Var mı Arttıran?
Partizan taraftarı, takımlarının su topu müsabakasını izliyor.
Aslında izlemiyor. Taraftarlık yapıyor.
Soru şu:
Kaç fırın ekmek yemeliyiz?
Ben 40 diyorum. Var mı arttıran?
Bayan Kadın El Ele, Hep Beraber Baskete
Bu sene bol bol "kadın" mı demeli yoksa "bayan" mı, tartışması yaşadık spor dallarında. Hâlâ bir kafa karışıklığı mevcut.
Bizim tarafımız tabii ki belli, köksüz, uçsuz bucaksız, sonradan uydurma "bayan" kelimesi ne kadar az kullanılırsa o kadar iyi. Dili kurtarmanın yolu böyle küçük şeylerden geçer. Geçmişten, eski kelimelerden utanmanın lüzumu yok.
Neyse...
Yukarıdaki haber 29 Eylül 1955 tarihli Milliyet gazetesinden. Görüldüğü üzere, ikisi bir arada bir çözüm sunmuşlar.
Muhteşem Süleyman
Tarihi şahsiyetleri tarihte bırakmayıp, yaptıklarını günümüz koşulları çerçevesinde değerlendirdiği için tarihten zerre keyif alamayan bir toplum içerisinde yaşadığımızdan, "en azından niyet olarak" muhteşem bir iş olan "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin bile protesto edilebildiğini gördük geçende. Emeği geçenleri tebrik etmekten (!) başka bir şey gelmiyor elden.
Fırsattan istifade, merhum Reşad Ekrem Koçu'nun "Tarihimizden Kahramanlar" adlı kitabından, Kanuni Sultan Süleyman ile ilgili bölümün son kısmını arz edeyim.
-----------------------------
Uzun boylu, azametli adamdı. Sakal ve bıyık telleri seyrek, köseceydi. Son hastalık yıllarına kadar sakalını daima tıraş etmişti. Vakarlı erkek çizgileriyle güzel insandı. Kalın sesli ve sohbeti gayet tatlıydı.
Hususi hayatında gayet sade giyinirdi. Beyaz rengi pek severdi. Parmağında gayet kıymetli bir yüzük bulundururdu. Sağ kulağında da fındık büyüklüğünde ve armut şeklinde tek bir inciden yapılmış bir küpe takardı.
Satrançta mat edilmez bir oyuncuydu. Kuyumculuk sanatında da zamanının en değerli ustası denilecek kadar hüner ve bilgi sahibiydi.
Bir Angel McCoughtry Geldi
Diana Taurasi ile ilgili yaşanan süreç olmasa, bayram havasında kutlanacak bir transferdi bu. Şimdiyse biraz buruk bir sevinç var. Ama ne olursa olsun, Angel McCoughtry'nin özel bir oyuncu olduğu gerçeği, insanın yüzünü güldürüyor.
Daha Fenerbahçe formasını giyerken attığı ilk baskette tribüne dönüp "Haydi" minvalinde hareketler yapması veya top kaybı yaptığı bir pozisyondan sonra, tribünden kendisine bakan insanlarla resmen göz teması kurup "Oldu bir kere" dermiş gibi başını sallaması alışmadığımız şeylerdi. Anlaşılan Caferağa Spor Salonu, Angel ile daha ilginç günlere de gebe.
Roi'dan olma, Sharon'dan doğma, Baltimore nüfusuna kayıtlı Angel, 10 Eylül 1986 doğumlu. Üç çocuklu bir ailenin en büyük evladı.
Biz, sporcunun kitap okuyanına bile alışkın bir millet değiliz ama Angel okumakla kalmadığı gibi, bir de kitap yazıyor. Adının "The Angel Who Wanted to B-more" olmasını planladığı kitabın amacı "Çocukları teşvik etmek"miş.
Tahsilini iletişim üzerine yapan Angel, "Toplumun bizlere oranla daha az şanslı kesimleriyle bir araya gelmeyi ve onlara yardım etmeyi seviyorum. Biraz boş zamanım olduğu zaman çocukların kaldığı hastaneleri ziyaret ediyorum. Ayrıca şiddet gören kadınlara ve çocuklara dair sosyal bir programa yardımcı oluyorum" diyor.
Bu iki anekdotun üzerine biz, kerameti kendinden menkul bir kısım yerli topçumuza "Siz, değil memleketin aydınlık yüzü, bu kadınların tırnağına sürdüğü oje olamazsınız" diyebilir miyiz? Ben bir sakınca görmüyorum.
Çocuklar demişken, McCoughtry'nin çocukluğuna gidelim, oradan başlayalım.
Ailenin babası Roi, Balitmore'da bir kilisenin papazı... Muhit biraz sıkıntılı olduğundan ve yoğun biçimde vaaza gidecek kadar sıkı çalıştığı için evin reisi genellikle Sharon annemiz olmuş.
Roi baba her ne kadar eski bir basketbolcu olsa da Angel'ı basketbol oynaması için ikna eden, yerel lige kaydını yaptıran ve hatta ilk günden sonra eve "Oynamayacağım basketbol falan" diye dönen ufaklığa cesaret verip, Amerika'ya kazandıran da valide McCoughtry.
"Ben sakin ve soğukkanlı bir insanım. Bu yüzden Angel'ın da öyle olacağını sandım ama tam aksi... Ona ne zaman 'Hadi şunu yapalım' desem, hep tersini yaptı. Şimdilerde anlıyorum ki müthiş bir enerjisi varmış ve bunu bir yere yönlendirmesi gerekiyormuş. Basketbol onun için mükemmel bir seçimdi" diyor, bu hiperaktivite yüzünden zamanında sık sık ağlamaklı olan Sharon.
Enerjisinin Angel'a fazla geldiği kesin. Zira okuldan döndükten sonra, Northwood havalisinde yer alan basketbol alanlarında erkek rakiplerle basket maçı yapmaktan, eve girmek bilmediğini şu sözlerinden anlıyoruz:
"Babamın bana 'Hava kararmadan önce evde ol' demesinden nefret ediyordum. Sokakta yaptığımız maçlar o saatlerde daha güzel oluyordu ama ben eve dönmek zorundaydım. Bu yüzden hep başımı derde soktum çünkü hiçbir zaman babamı dinlemedim"
Kızın koyverip, babanın dizginlemeye çalıştığı bu coşku, Angel 16 yaşındayken öyle bir hal almış ki babasının kilisesinde basketbol oynayan koca koca adamların arasında top koşturmak için adamcağıza musallat olmuş. İyi ki de olmuş.
Angel'ın basketbol macerasının zirveye çıktığı ilk yer, Baltimore'daki St. Francis Lisesi... Dört senenin sonunda; 14 sayı, 10.5 ribaund, 3 asist ve 5 blok ortalamasına sahip bir performans sergilemiş.
Aslında oradaki tek marifeti bu değil. Otuza yakın okulun katıldığı "Interscholastic Athletic Association of Maryland" organizasyonunda 100 metre, 200 metre ve uzun atlamada altın madalya kazanmış.
İnsaflı davranmış. Bunların hemen peşinden yarıştığı yüksek atlamada üçüncü kalmasa, herhalde "Tamam kardeşim. Daha da yapmıyoruz yarış marış" deyip, dükkanı kapatırlardı Maryland'de.
Gerçi yıllar sonra gelip, Belediye Başkanı'ndan şehrin anahtarını bir törenle teslim almış ama olacak o kadar. Neticede semtin medar-ı iftiharıdır.
Neyse efendim...
Nasıl ki bir dönem Türkiye'de her gelin kızın rüyası Singer dikiş makinesi ise, Amerika'da da hemen her sportif hanım kızın rüyası NCAA'dir malumunuz.
Dolayısıyla Angel'ın da hedefi buydu ama önünde okullarla, notlarla ve derecelerle ilgili bir problem varmış. Roi dayı, radikal bir karar alıp, bu problemin çözümünün Patterson adında gözden ırak bir hazırlık okulundan geçtiğine karar verince, Angel'a gurbet yolları gözükmüş.
North Carolina'da, yaratanın bile ancak kırk yılda bir hatırladığı bir yerde, kendisi için doğrudan taşra sayılabilecek bir mekana ve hayata balıklama dalmış. Aradan onca zaman geçmesine rağmen, o günleri hatırladığında "Bundan daha beter bir şey olamazdı" diyor Angel. "Televizyon yok. Paso duvarları dikiz. Aynı mapushane gibiydi. Sürekli evi arayıp, buradan nefret ediyorum, diyordum" şeklinde ekleyerek...
Tabii "şerrin" olduğu yerde, "hayır" da yedekte bekliyor ve her başarılı insanda olduğu gibi, Angel'da da 60. dakikada oyuna giriyor.
"Ona oyunda herhangi bir şeyi yapamayacağını söyleyin. Yapabileceğini size kanıtlayacaktır. Günün birinde, şutunun zayıf olduğunu ve çalışması gerektiğini söyledim. Bir süre sonra okulu aradığımda, hocası bana her gün antrenmandan sonra kalıp, 500 şut attığını söyledi" cümlelerinin sahibi, Louisville'in yardımcı hocası Tim Eatman, Patterson'a onu izlemeye ilk geldiğinde, irtibatı koparmamaya karar vermiş. Her fırsatta ziyaret edip, aklını çelmeye çalışmış.
Hocanın ilk transfer teklifinde Angel'ın aklına gelen "Louisville mi? Ne Louisville'i? Louisville nerede la haritada?" tarzı düşünceler olmuş ama kader ağlarını örerken karışmak olmuyor işte.
O sıralar Maryland'e gitmek, Angel için daha kolay bir seçim gibi gözükmüş ama oraya Marissa Coleman'ın gitme ihtimali ve ikisinin aynı mevkide oynaması yüzünden "İşim yok, bir de takımda yer için mi kapışacağım" diye düşünerek, seçimini direk oynayabileceği Louisville'den yana kullanmış.
Kolejdeki ilk sene biraz sıkıntılı geçmiş. Her ne kadar 9.2 sayı ile, ortalamada üçüncü sırayı alsa da hocası Tom Collen ile arası inceden limoniymiş.
Pek de "inceden" değil aslında...
Toplantılara geç kalmak desen onda. Antrenman sırasında uyumak desen onda. Hakemlerle tartışmak desen onda. Serbest atış çizgisinde neredeyse takım sonuncusu... Adeta bir "Kadırgalı Eşref" olmuş. Resmen hocasının tasavvufa kabiliyetini denemiş.
"Yavrucum sen böyle yapıyorsun ama masanın gözünde tek yön bilet var Baltimore'a. Haberin olsun" uyarısı bile para etmemiş. "Ben de meraklıydım sanki buralara" cevabı gecikmemiş Angel'ın. Hatta maçlardan bir maç, "Bu gece uzaktan tek bir şut bile atmadım" serzenişine karşılık, Collen de "Şut atmanı istemiyorum. Çünkü atamıyorsun. Sen sadece ribaund al" diye celallenmiş. Gidere gider haller...
Gel gelelim ikinci sene ile birlikte her şey değişmiş, asr-ı saadet başlamış.
Kolejdeki ilk sezonunda 29 maçın hiçbirinde ilk beşte başlamayan Angel, bu kez 35 maçta da hava atışı yapılırken sahadaymış. Sayı ortalamasını 21.5'e çıkartırken, diğer kategorilerde de kendini bulmuş.
% 47 olan şut yüzdesini % 51'e,
% 30 olan üç sayılık atış yüzdesini % 37'ye,
% 55 olan serbest atış yüzdesini ise % 72'ye yükseltmiş.
Esas değişim ise, selef Collen'in yerine halef Tom Walz gelince gerçekleşmiş. "Gel bakalım evladım" diyerek, Angel'ı video oynatıcının başına oturtan kulağı kesik hoca, "Bak, sen maçta istediğini yapamayan takım arkadaşlarına bu şekilde davranıyorsun. Hiç yakışık alıyor mu? Sen söyle allasen" diyerek, surat astığı, el kol yaptığı, sağa sola "Hadi lan oradan" çektiği maç görüntülerini izletmiş.
"Ben senelerdir insanlara böyle 'Bilmiyorsanız oynamayın bu boku arkadaş' diye mi davranıyorum?" şeklinde titreyip, kendine gelen Angel "Resmen şoka uğradım. Bundan sonra pozitif olacağım" diye önce kendine, sonra hocasına, sonra yine kendine söz vermiş ve bu sözü tutmuş.
Kolejdeki son sezonunda 34 galibiyet, 5 mağlubiyet ile mükemmel bir yılı da geride bıraktıktan sonra, 2009 yılında WNBA draftında 1 numarada, Atlanta tarafından seçilmiş.
Maryland'e gitmeme sebebi olan Marissa Coleman'ın da iki numaradan alındığı seçimlerden sonra, yıl sonunda hangisini alan takımın memnun kaldığını tartışmaya gerek yok. Çünkü Angel, 2009 yılının çaylağı ödülünü kazandı.
Coco Miller ve Kelly Miller gibi eski dostların yanında, Yelena Leuchanka ve Iziane Castro Marques gibi Türkiye'de yakından bilinen isimlerin de oynadığı Atlanta'yı sırtına alıp, götürdü. Ve "Erken kalkan yol alır" kabilinden, hiç beklemeksizin Avrupa'ya yelken açması, onu Fenerbahçe'ye kadar getirdi.
Bundan sonrasını ve aldığı sürüyle ödülün ismini, cismini, çok yakın geçmişin internet sayfalarından bulabilirsiniz. İsteyen Wnba'in ve Fiba'nın sayfalarından ya da Wikipedia'dan açıp, bakar.
Son cümleler...
Bazen insan oyunculardan "Rakip çok zorluydu. Bundan sonra her maç final. Taraftarımıza çok teşekkür ediyoruz" cümlelerinden farklı bir şeyler duymak istiyor değil mi?
Ve bazen insan, "Ben bu işi yuttum, bitirdim artık. Türkiye'de de şeklimi yaptım. Hayat bana güzel"den farklı bir sporcu tavrı hissetmek istiyor değil mi?
O zaman Angel'a bakmak gerek... Onun gibi "Benche her geldiğimde, neden kenara alındığımı ve nerede hata yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Ve sahaya çıktığımda bunu bir daha yapmayacağıma dair kendi kendime söz veriyorum." diyenleri görmek gerek.
Fenerbahçe'ye hoş geldin Angel.
8 Ocak 2011 Cumartesi
Taurasi, Modafinil, Daum, Kokain, Etik Metik
Size sürekli yalan söyleyen insanları ne yapıyorsunuz? Hayatınızda tutuyor musunuz?
Çok seviyorsanız, tedavisine uğraşıyorsunuzdur.
Ya da gözden çıkarılabilecek insanlar ise? Selametle...
Neyse... Şimdi beşeri vaziyetleri tartışmak değil işimiz.
Bir iki tane gazete kupürü koyalım dedim. Ucundan azıcık, geçmişten haberler...
24 Ekim 2010 tarihli Hürriyet gazetesinden bir haber mesela.
"Takımın başına Alman teknik direktör Daum'u getirecekleri yönünde çıkartılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını anlatan Yıldırım, ‘‘Daum, kokainden suçlanıyor. Bizim memlekete gelse içeri atarlar. Daum, değil F.Bahçe'nin başına Türkiye'ye bile gelemez’’ diye konuştu."
Bu olmadı mı? O zaman yukarıdaki resme bakın.
Hadi dün, dünde kaldı. Ama bugün, Diana Taurasi olayında yazılan, çizilen, konuşulan, yapılan onca şeyin içerisinde iki yüz elli gram halden anlarlık, biraz da karışık empati ve diplomasi bilmeyen kadroları "hemen" kulüpten uzaklaştırmalı Aziz Yıldırım. "Dün dündür, bugün bugündür" kafasıyla sadece kitlenin fitilini ateşlersiniz. Yaşadığınız memleketin tarihi de mi ders vermiyor size?
7 Ocak 2011 Cuma
Fenerbahçe'yi İyi Bilmek...
Milletimizin muazzam bir özelliği de akıl baliğ olur olmaz, her konuya dair fikir yürütebilmesidir.
Kitle iletişim araçlarının yoğun olduğu günümüzde herkesin her şeyi bilme yüzdesi daha da arttı.
Selahattin Duman'ın muhteşem tespitiyle, "Milletimiz her şeyi en ince noktasına kadar bilir ama yaz bakalım bildiklerini desen, tek bir A4 sayfasını dolduracak cümle çıkmaz"
Kurmay subaydan daha kurmay, değme teknik adamdan daha antrenör bir ırkın ahfadına mensup olarak, Fenerbahçelilerin bu vaziyetten uzak durması beklenemezdi.
Bilhassa FBTV yayın hayatına başladıktan sonra, ajansı izleyen herkesin uzman kesilmesi şaşırtıcı olmadı.
Sorsan, Fenerbahçe'de olan biteni bilmeyen kimseler yok. Ama ne zaman ki resmi söylemlerin dışında bir şey oluyor, işte o zaman apışıp kalıyor bu "Resmi Gazete" hayranları. Farklı bir şey diyenler ya rantçı, ya da QTM kaynaklı. Yağma var mı ağalar?
Aklıma Kemal Tahir'in "Bozkırdaki Çekirdek" adlı kitabından bir bölüm geliyor bunları düşününce. Olduğu gibi arz edeyim; belki siz de benzer bir şeyler bulursunuz.
------------------------------------------------
Küçük istasyonun akasyası altında kümelenmiş köylüler, trenin düdüğüyle davranmışlar, çıkınlarını savurarak koşmaya başlamışlardı. İki karışlık su arkını, yüksek korkuluklu geniş bir hendeği aşıyorlarmış gibi, var güçleriyle sıçrayıp geçiyorlar, yapıyı dönerken hızlarını ayarlayamadıkları için, tökezleyip harmanlıyorlardı.
Tulumbada avcuyla su içen köylü doğruldu, tren düdüğüyle ilgilenmemiş olmalı ki, arkadaşlarının koştuğunu görünce, hemen arkalarından atıldı. Dört beş adım gitti gitmedi, kollarını havada çevirerek durmaya çabaladı. Ağacın altında bıraktığı torbasını alıp yetişemeyeceğini anlayınca dizlerini yumruklayarak çırpındı, torbayı, bir an gözden çıkaracak oldu, yapamadı, umutsuz bir atılışla koşup kaptı, savrularak döndü. "Kara tren" durmadan geçince elini yanağına kapatarak şaşakaldı.
Yol açılmıştı ama, Nuri Çevik kendini dalgınlıktan kurtararamıştı. Kara gözlerini kırpıştırarak köylülere bakıyor, elinin içiyle hafif hafif direksiyona vuruyordu.
Başeğitmen Cemal Avşar, omzuna dokundu:
- Hadisene!
- Dalmışım...
Cip hırıldadı, sardıldı, teneke gümbürtüleriyle demiryolunu aştı.
Susa, yeşil tarlaların arasından dümdüz geçip tepenin doruğunda mavi gökyüzüne dayanıyordu.
- Gurbetçi değiller miydi, onlar Nuri Bey?
Dimdik ileriye bakan Nuri Çevik hiç duraklamadan karşılık verdi:
- Hayır, yedek asker...
- Nerden bildiniz?
- Yorgan yoktu hiçbirinde...
- Öyle ya... Emine Güleç biraz düşünük suratını büsbütün astı. "Neden çıkaramadım bu kadarcık şeyi kendi kendime?"
- Durun bakalım... Daha beş saat bile olmadı Anadolu'ya, siz ayak basalı.
- Anadolu değil mi Ankara?
- Yaşadığınız yere bağlı... İstanbul'dan geldiniz, Yenişehir'e yerleştiniz. Girdiniz kolayca Gazi Terbiye'ye... Sinemalar, tiyatrolar... Her sabah gelsin gazete... Radyo dinleyin; pikapta klasikleri çalın! Sosyetede danslı çaylar... Biraz şiir, biraz sosyolojik tartışma... Birkaç iri sözle memleketin en çapraşık meselelerini çözüvermek... Sonra, vicdan rahatlığıyla derin uyku... Tez konusu ararken bir "Esdüdü deneyi" çıksın önünüze... "Hele bakalım, neyin nesiymiş" diye, alın bir öğretmen yardımcılığı, müteahhit beybabanın özel arabasından inip İlköğretim Genel Müdürlüğü'nün binin külüstür cipine... Beş saat sonra da, Anadolu'nun taşını toprağını, insanını hayvanını tanıyın! Yağma var mı?
Hem Efes Pilsen Kapansın Hem de Yasaklar Kalksın
Aklıma Zeki Alasya - Metin Akpınar'ın, Devekuşu Kabare'deki "Geceler" oyunu ve rüya tabircisine giden Necmettin Erbakan sahnesi geliyor. Metin Akpınar'ın canlandırdığı hoca, rüyasını anlatırken "Biz beraat ettik" deyip, duruyordu.
Beraat şanlı bir müessese... Bir daha geri dönüp, bakılmıyor. Ama ben yargıda herhangi bir suçun üzerinin "Onlar yapmaz öyle şey" diye örtüldüğünü hatırlamıyorum. Aynı şekilde suçlu birine dair "iyi hal" kavramını bilirim ama kız istemede kayınpedere damat tarif edilirmiş gibi, suçlu hakkında "İçkisi kumarı yok. Evden işe, işten eve. Büyüklerine saygılı. Efendi mi efendi." denerek cezanın az olması için kulis yapıldığını anımsamam... Lakin başka bir mecrada bunlar yaşandı.
Efes Pilsen doping yaptı. Cümle alem izledi. Kimlerin neden konuşamadığını, ses çıkaran bazılarının da neden olaya yüksek perdeden dalmadığını, aylar önce şurada yazmıştık. Ekmek parası (?) ne yaparsın...
Bugünlerde çıkan yasa yüzünden, Efes Pilsen'e dair mağduriyet şarkıları bir kez daha terennüm edilmeye başlandı. Özünde yasaklara karşı olduğu için haklı bir mücadele ama kurtarılmak istenen özne yanlış.
"Basketbolu Türkiye'ye Efes Pilsen getirdi" safsatasına inanan kocaman kitleyi bir kenara bırakalım. Onların gözünü Koraç Kupası bürümüş. Müesseseleri, memlekette spor tam kesilecekken, gökten inen bir melek sanıyorlar.
Basketbol camiasına ve Efes Pilsen'deki isimlere yakınlıklarından ötürü düşündüğünü söyleyemeyenleri de boş verin. Eş dost hatırına erdemleri bir kenara bırakanlardan kimseye hayır gelmez.
Spor kulübü taraftarı olduğunu söyleyen, özellikle Fenerbahçeli olan ağabeylerime, kardeşlerime, herkeslere sesleniyorum.
Unutmayın!
Efes Pilsen, "özellikle son yıllardaki icraatları itibariyle" bu ülkede bir takım erdemlerinden bahsedilecek son kulüplerden bir tanesidir. Türk basketboluna tesis anlamında tek bir çivi çakmaması, kulüp takımlarının taraftarına reva gördüğü basketbolu sevdirme (!) hamleleri ve son olarak Federasyon Başkanı'nın bile itiraf ettiği organize doping skandalı ile yüz karasıdır!
Alelade bir Fenerbahçeli olarak sürece ve Efes Pilsen'e dair dileklerim, yasakçı zihniyetin memleketin her noktasından yok olması ve Efes Pilsen'in de bir spor kulübü olarak yaşantısına devam etme olanağının "yaptığı doping temelli üçkağıtçılıklar yüzünden" ortadan kalkmasıdır.
Elbette bu kanun eşliğinde eski dosyalar açılmayacak. Ve elbette "sırf müskirat olduğu için kısıtlanmak istenen" bir markanın sonuna kadar arkasında duralım ama o markanın sapına kadar suçlu bir unsurundan "masumiyet ve mağduriyet idolü" yaratmayalım.
Efes Pilsen kapansın!
Diana Taurasi'nin Taburesine Tekme Atanlar
Belki ilk başta kendisi ama "sadece" kendisi değil.
Öncelikle "Doping ve Fenerbahçe'nin Başına Gelenler" başlığı altında, yakın geçmişe bir dönelim.
"Efes Pilsen'in doping hadisesiyle, Aziz Yıldırım az mı uğraştı?" diyenler var. Güldürmeyin insanı.
Tuncay Özilhan, elinde Mehmet Durupınar'a yazdırttıkları "Türkiye Basketbol Tarihi" kitabıyla kürsüye çıkıp "Bunu biz yazdık. Fenerbahçe haddini bilsin" dediğinde sus pus olan, üstüne bir de sponsorluk anlaşması yenileyen kimdi? Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı?
Demek ki Fenerbahçe'nin elinden "doping marifetiyle" şampiyonluk çalan bir camia ile reklam anlaşması yapılabiliyormuş. Yarın bir gün Galatasaray, sağa sola reklam verebilecek duruma gelse, utanmadan onlarla da anlaşabilirmişiz, bu mantık gölgesinde?
Hem, ne oldu arkadaş Galatasaray'ın Cemal - Tufan "Transformers"ından mütevellit puan durumları? İnce ince bu ceza kıyılırken ve Sermet Erkin'ce yok edilirken kim çıktı konuştu? Taraftardan başka kimseye dokundu mu bu işler?
"Bekleyin, görün" diyen kapı kulları var... 12 senedir hangi beklemenin sonunda gördük? 2006 ve 2010 yıllarında camia temelinden sarsılmışken ve delikanlı gibi taraftarının karşısına çıkmadan fellik fellik saklanan bir yöneticiler topluluğunun kriz yönetme konusundaki başarısızlığı ortadayken hâlâ daha "Bekleyin" demek büyük öngörü ya da "dil" istiyor herhalde.
"Taurasi sürecini iyi yöneten" yönetime dikiz.
Sakat yalanları.
İzin masalları.
Sızdırma ile doping haberleri.
Federasyona kükreme.
"Oyuncumuzun arkasındayız" mesajları.
Sonuç kesinleşince sözleşme feshi.
Haa, sen kulüp olarak Kerem Gönlüm'e dünyayı dar etmişsindir de ben anlarım. Derim ki "Hem milletin gırtlağına çöküyor, hem de kendisine gelince tavizsiz davranıyor" ama nerede? El âleme şapır şupur, bize yarabbi şükür.
İnsanların sunduğu çeşitli dayanak noktalarına yanıt olarak, "Bekleyelim, görelim" demek, körü körüne biat etmektir. Ve önemli olan şu soruya cevap verilip, verilemediğidir
"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?"
Ben ip ucunu vereyim, siz gerisini getirin... Dağa kaçtı...
Gelelim diğer mevzulara...
"Fenerbahçe yönetimi elinden geleni yapıyor Galatasaraylı Federasyonlara karşı" lafları var tedavülde.
Duyan da Galatasaraylı Federasyonları göreve Selami Şahin getirdi sanacak. 12 yıldır görevde olan "güçlü ve kurumsal" (!) Fenerbahçe yönetimi kendi adaylarını koyamıyor. Gidiyor, Galatasaraylıları destekliyor. Yetmiyor, onların her dediğine boyun eğiyor. Sonra kaçınılmaz olan zuhur edip, gelişmeler içine kaçmaya başlayınca bir veryansın. E kulislerde "Biz seçtirdik" diye gezmeyi biliyorsunuz, o nasıl olacak? Zamanında, her fırsatta Fenerbahçe'ye Allah - Kitap küfreden Haluk Ulusoy'a "Bir Gün Herkes Fenerbahçeli Olacak" şapkasını taktırıp, tesislerde poz verdiren de Aziz Yıldırım değil, Rıza Silahlıpoda imiş zaten.
Kulübe çağ atlatacak projeler... Projeler biraz durulsun da az huzur gelsin onların yerine camiaya, olmaz mı? Huzur var, diyecek olanın alnı karışlanmaya hazır bekliyor.
Ligde her sene şampiyonluk... Hangi lig o? Hilafsız her lig mi? O liglere elimizden çalınan 2006 - 2010 futbol ve Efes'in dopingli şampiyonluğu dahil mi?
Avrupa Şampiyonluğu'na oynayan takım... Maddi imkanlar "dedikleri kadar" yüksekse elbette kuracaklar. Asli görevleri lütuf gibi göstermek neden? Hem biz kurumsallaşmamış mıydık? Kişi hakimiyetinden, grup tahakkümünden kurtulmamış mıydık? Ne oldu şimdi?
Yönetimin yanlışları var mı? Var. Bunları "Ama şu doğrular da var..." cümlesinin arkasına sığınarak söylemenin, "En iyi olma iddiasındaki bir yönetimin 'zaten ve lütfen' yapması gerekenleri lüzumsuzca yüceltmek" olduğunu kestirebilen insanlar olarak bunları elbette eleştireceğiz. Tebaa kafasıyla yaşayıp, hayatı temenna ederek geçirmekten kat kat iyidir bu. Yönetici görünce kendini kaybetmekten ya da yönetici kelamını Allah kelamı saymaktan kat kat evladır.
"Yönetimin bu süreçte hatası ne olmuş" diye tekrar tekrar sormak ise, sarmalı başa sarmak demektir. Yönetimin en büyük hatası, getirdiği dünya yıldızlarına, kifayetsiz muhterisleri jandarma yapması ya da yapılmasına göz yummasıdır. Fenerbahçe taraftarının % 90'ı bir yönetici gördüğü zaman, onun "masum" olduğunu sanıyor. İsterse hiç tanımasın, bilmesin, "Yönetim Kurulu'nda adı geçen insan" görmek, onun "ideal insan - yönetici" olduğunu anlamakla (!) eş anlamlı. Aynı şekilde bu insanların atadığı kişiler için de durum bu. Ne kafa ama!
Çok basit bir soru:
Semih Özsoy ve Didem Akın, Diana Taurasi ve Penny Taylor özelinde, kadın basketbol şubesi için nasıl bir yararlılık göstermişlerdir?
Böyle bir artı varsa açıklanması gerek. Yoksa, neden hala görevdeler? Yönetim sevdalıları bu işleri çok iyi biliyorlar ya, görüşlerini alalım. Ama lütfen cevabın içeriğinde "Düzce Topuk Yaylası" olmasın. Lütfen...
"Yönetim Taurasi sakat diye bir açıklama yapmadı, sadece Ratgeber'e sorulduğunda biraz rahatsız dedi, bu da forumlarda geçti, taurasi gizli kalmasını rica etmişti sonuçta ne diyeceklerdi ki" şeklinde bir yönetim avukatlığımız var.
"Merd-i kıptî şecaatin arz ederken, sirkatin söyler" sözüne ne kadar da uygun. Taurasi rica etmiş de öyle olmuş da böyle olmuş... Sen doping yaptığı için kovduğun sporcunun ricasını yerine getireceksin ama 1 aya yakın süredir kıvranıp duran taraftarından iki gram bilgiyi sakınacaksın. Bu mu yönetim anlayışı? Ondan sonra bunu savunanlara "Siz tebaa olmuşsunuz" deyince kızıyorlar.
Bin tane şey yazmışız. Argüman sunmuşuz. Şu şöyle, bu böyle demişiz. Sorular sormuşuz ama hiçbirisine cevap yok. Olamaz da. Anca "Siz yönetime sallıyorsunuz"... Tamam, biz sallıyoruz diyelim. Yalan olan bir tane şeyi söylesenize o zaman. "Şu olmadı" desenize? Hani?
Neymiş, Taurasi'nin özel hayatına karışıldığı yalanmış da ispat gerekirmiş. Taurasi, Beyoğlu 13. Noter'ine gidip evrak mı düzenletecekti? İsteyen inanır, isteyen inanmaz. Biz sanal ortamda "Ann Wauters lezbiyense, nasıl hamile kalmış. Saçmalamayın yahu" deyip, gerçeği öğrenince "Aaaa"lara bürünenleri de gördük. Böyleleri de zamanı gelince öğrenir.
Bizim bir kısım taraftar hakikaten çok kurnaz. Kurumsallık sayesinde kafalarında kırk tilki geziyor ama İsmet Paşa'nınkiler gibi değil, bunlarda kuyruklar birbirine dolaşık.
İlk zamanlarda "Taurasi meselesinde başka sıkıntılar var" denirken, "Sakat" kelimesi en büyük dayanaklardan biriydi tebaa kafasındaki taraftarlarda. "Hoca sakat dedi ki ehe ehe salaklar işte" diye ortada gezinen tipler vardı. Aynı tipler, çekilmiş bir fotoğrafı "İşte Fenerbahçe'de Saadet Günleri" cümlesiyle ispat namına sunuyorlardı. Şimdi "Sakat" kelimesi tu kaka oldu. Bir algı sadece beyanat verilerek oluşturulmaz. Sessizlik de bir kitle iletişim yöntemidir. Kelime etmezsin ki kitle diğer resmi kaynakların gayri resmi söylediklerine inansın. Ama mesele değil. Bilmeyene öğretmek lazım. Tabii her zaman "Armut piş, ağzıma düş" olmaz. Arada yazılan çizilene cevap da alabilmek lazım ama nerede o bilgi.
Sahi yine aklıma geldi.
"En büyük rakibin final maçında doping yaparak kupayı senden çaldı. Nerede senin süreci iyi yöneten yönetimin? Hani nerede?" diye bir soru vardı. Onun cevabı ne oldu?
Uzun lafın kısası...
1. Bu yönetimin sadece kendi evlatlarına dişi geçer.
2. Bu dünyada "Kim Kriz Anlarını İyi Yönetir" sorusunun son cevabı "Mevcut Fenerbahçe Yönetimi"dir. Aksini iddia eden, Alice'in koluna girsin, beyaz tavşanı birlikte kovalasın.
Kulüpçüyüz, taraftarız ama boynumuza tasma geçirmek isteyenlerin de karşısındayız. Bu ister yönetici olsun, ister yöneticinin dümen suyundaki taraftar grupları. İnsanlığın gereği bağımsızlık ve doğru bildiğini söyleyip, tartışmaktır.
29 Aralık 2010 Çarşamba
İnsan Doğmak, Kadın Ölmek
Türkiye'de bundan kolayı yok.
Din yasak eder. Kanun yasak eder. Örf yasak eder. Muaşeret yasak eder. Ama yine de kısmetine pembe kimlik düşenler Türkiye'de daha kolay ölürler.
Kız kardeşiniz vardır. Ne yapsın kızcağız, gönül bu; hem Langa'da badem mütehassısı değildir a, gider hıyarın birine kapılır. Neyin ne olduğunu anlayana kadar zaman geçer. Sonunda o üzülür, siz onunla üzülürsünüz.
Kızınız olsa ha keza öyle. Ki kız babası dedin mi sevinci meydan savaşı kazanan komutana, üzüntüsü askerken kurşuna dizilmeye değil de asılmaya bedel.
Evli ve çocuksuz hallerde eş durumları korkutur. İşinde, gücünde, yolunda gidip gelirken kötü bir şeylere rast gelmesin diye bin bir kere bin bir dua edersiniz. Sakınılan göze batan küçücük çöpe bile kahrolursunuz.
Annenizin fotoğrafları genç kalırken kendisi yaşlanıyordur. Babadan korkup "Anne" diye ağlama yaşları geçen asırda kalmıştır ama sevgisi eskidikçe değerlenir. Hep tetikte yaşarsınız, "Aman" diye nezlesinden bile nem kaparak.
Ya da...
Birisinin kız kardeşi, kızı, karısı ya da annesi ölür. Emri hak ile yatağında değil de manyağın tekinin eliyle sokakta... Fotoğraftaki Ayşe Paşalı gibi.
Detaylar burada var. Arzu eden, midesi kasılmayan okusun.
Bu cinayetin ardından ne memleketin cinnet hallerinden konuşacağım ne de yerine Oz Büyücüsü'ndeki korkak korkuluğu koysan bir şey fark etmeyecek "Kadın ve Aileden Sorumlu ama Zihniyetten Sorunlu" vekil hanımefendiden. Benim aklıma takılan başka...
"Türkiye'nin düşman işgalinden kurtuluşunda ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma sürecinde kadının rolü" diye bir panel yapılsa, gitmeyen Nişantaşı ve Bağdat Caddesi hanımı kalmaz. Etiler ve diğer semtler de cabası. Birer küçük Türk bayrağı, bir gençten pop insanının Onuncu Yıl Marşı okuması, mini bir "Dünden Bugüne Türk Kadını" konsept defilesi, anlatılan bir kaç Atatürk hatırasında dökülen gözyaşı ve "Şahaneydi şekerim" akisleri... Sonrası? Ne sonrası? Daha ne olsun?
(Atatürk sevgisi de bambaşkadır bu hanımların. 10 Kasım'larda gözler Kızılırmak olur ama sorsan "Hadi Atatürk'ü başkasına öğretmeyi geçtik. Kendin okuyor musun bari hayatı, yaptıkları ve yapmaya çabaladıkları hakkında bir şeyler?" diye; çoğundan "Ay yok.. Mustafa'yı izledim. Veda'yı izledim. Dersimiz Atatürk'ü izledim. Yeni dizi çıkarsa onu da izlerim" cevabı gelmezse ne olayım. Başkasına faydalı olmayı zul gören ama gösteriş için edinilen rozet ve ezber ideolojisi... Neyse...)
O Türk kadınının yaşı küçük olanı köyde bir erkeğe baktı diye sandalyeye oturtulup, toprağa diri diri gömülmüş. Biraz daha büyüğü kasaba eşrafının aylarca tecavüzüne uğrayıp, çocuk yaşta hamile kalmış. Nihayet yetişkini şehrin göbeğinde güpegündüz bıçaklanarak öldürülmüş. Hiiiç... Hiçbiri merhume Ceyla Gölcüklü kadar üzmez; Eda Taşpınar'ın bikinisi kadar ilgilendirmez, bu hanım ablaları.
Aksi olsa, gazetelerde, dergilerde, sosyal medyada kendine yer tutmuş bu kadar kadın yazar mutlaka bir şekilde organize olup, dikilirdi bu olan bitenin karşısına. Köşelerine, bloglarına, bir tarafa minicik bir banner atarlardı mesela. Ya da her hafta bir kez "kadına şiddet" temalı yazarlardı. Nerede? Eşek suya gidecek de, sudan dönerken ölecek de, kıyıya vuracak da, ters dönecek de, maslahatı güneş görecek. Belki anca o zaman...
Fakat bu ablalara baksan, "Bu futbol taraftarları bir felaket güzelim. Geçende Bağdat Caddesi'nde fön çektiriyorum. Dışarıda bir kıyamet. İnanılır şey değil. Resmen terör. Şikayet etmek lazım bunları" lafları ağızlarından düşmez.
Durmak yok Türk kadını. At gözlüğüyle yola devam. Gidinin yarım porsiyon aydınları!
28 Aralık 2010 Salı
Barış Size Minnettar
Yurt dışında çalışmak zor.
Yurt dışında "yalnız" çalışmak daha zor.
Sadece bizim memleketin insanında mı böyle bilmiyorum ama ofise kapanıldığı zaman bir gıybet fırtınasıdır, bir klişe yağmasıdır alıp gidiyor. Ara sıra mesai coşkusu, iş olmadığı zamanlarda sosyal ağların klavye tıkırtısı, gün sonuna yakın da temcit pilavı gibi aynı muhabbetler. Sanki Moskova trafiği her gün konuşunca açılacak ya da şantiye yemekleri her gün "kötü" olduğunu söyleyince Hogwarts'taymışız gibi değişecek sanıyorlar. Günde iki yüz kelime kullanabilen adamların iç buran devr-i daimiyle baş başasın. Çıldırmaya bire bir.
Bunları "ne zor şartlarda çalışıyorum ve ne işler beceriyorum" demeye getirmek için yazmıyorum. Ne gurbetlerde, ne çalışanlar var; bizimkisi yanlarında devede kulak tüyü bile kalmaz.
Bu cümleler iki güzel insana, iki kocaman teşekkür için peşrev.
Moskova'ya geldiğimden beri, kalabalık içinde yalnızlıktan ötürü, zaten hafif havadar olan kafayı iyice rüzgara kaptırmadıysam bu iki kardeşim sayesindedir.
Onlar da yurtlarından dışarıda çalışıyorlar. Yukarıda bahsettiğim "benden zor şartlar" onlar için geçerli. Allah'ın günü antrenman, bazen ardışık günlerde maçlar, uzun tren yolculukları, -40 derecede deplasmanlar...
Şimdi, bir süreliğine buralardan ayrılıp memlekete doğru uzanırken "minnetimi" kendilerine bizzat iletmek isterdim ama yoklar, taa Rusya'nın bilmem neresinde maçtalar. Hiç değilse buradan iki kelime edeyim.
Gençler... Mükemmel birer ev sahibisiniz. Mükemmel birer insansınız. Mükemmel bir çiftsiniz. Bu sonuncuya "Maşallah" deyip, tahtaya vuralım da Allah nazardan saklasın. Rusya'da geçirdiğim günlerden bana kalan en güzel şey misafirperverliğiniz oldu. Hiç geri ödeyemeyeceğim bir borç verdiniz bana. Ama elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz. Bizim memlekette bir yerden sonra dibine kadar geyiğe varmış bir laf vardır, "Vatan size minnettar" diye. Ben gayet ciddiyim; Barış size minnettar.
Not : Yalnız insan Wii'de ilk defa karşılaştığı insana bir oyun, bir maç verir şevklensin diye. Buldunuz acemiyi; masa tenisi, tenis, eskrim, basketbol derken dur durak bilmeden, acımadan yendiniz. Çalışıp, geleceğim. Yenilsem de ezilmeyeceğim. Ezilir gibi olursam, olay çıkarım maçı yarıda bırakacağım.
17 Yaş Üstü Şerefsizler ve Yitip Gidenler
Türkiye'de bir oyun oynanıyor; adı da 5149.
Henüz "Bu oyuna herkes dahil edildi" diyecek kadar komplo teorisyenliğine sarmadım ama bir süre önceki Beşiktaş - Bursa maçında provası yapılan vaziyetin, geçtiğimiz gün de farklı bir taraftan sahneye konduğuna inanıyorum.
Bu işlerle yakından ilgili bir çok insan, tribünü, dinamiklerini ve bunlara bağlı olarak "karşı unsurları" az çok biliyor. Beşiktaş - Bursa maçında olanların "hafif yol verilen, göz yumulan" şeyler olduğunu da öyle.
Otobüslerce adam deplasmana gelecek. Onları karşılamaya barlar dolusu adam hazırlanacak. Ama bi hikmet-i müteal, deplasmana gidilerken hangi noktalarda çiş molası verildiğini bile ezbere bilen ilgililerin bu konuda bir önlemi olmayacak. Yiyene afiyet olsun.
Ben size, bugün itibariyle tanıdık gelecek "based on a true story" bir şey anlatayım mı?
Bundan 2 sene evvel, Fenerbahçe yıldız kız basketbol takımı Bayrampaşa'da deplasmana gidiyor. Orada Galatasaraylı bir sporcu velisinin organize ettiği bir kısım tayfa bizim oyunculara sarıyorlar. Ha hu derken bu maç geride kalıyor ve o arkadaşlar bir de Kadıköy çıkartması yapmaya karar veriyor. O dönem Kazakistan'da, şantiyede, bilgisayar başında rapor vermekten dibi düşen benim bile bundan anında haberim oluyor. Lakin aradan geçen onca süre zarfında kulüpten kimsenin haberi olmuyor (!) Caferağa günü gelip çatıyor. Olanlar malum.
Bugüne gelecek olursak...
Fenerbahçe U17 takımı Florya'ya deplasmana gidiyor. Karşı taraf organize oluyor; pankartlarla ve "aile olmadığı belli" bir tayfayla geliyor. Ama bizimkilerden kimsenin haberi olmuyor, kimsenin tuhafına gitmiyor, kimse "Ne oluyor yahu" demiyor. Hiç haberleri olmuyorsa rezalet. Haberleri oluyor da bir şey yapmıyorlarsa daha büyük rezalet. Çünkü bu adamların bize karşı duyduğu hisler ortada. Bu hislerin bazılarının gözünü ne kadar döndürdüğü ortada. Dolasıyla ateşle barut yan yana geldiği zaman bunların yaşanacağı da ortada.
Fenerbahçe taraftarının % 99.99'u amatör branşlara iştirak etmeyip, sadece "Aziz Yıldırım'ı övme" vesilesi olarak kullandığı için vaziyetlerden haberleri olmuyor ama bizim oyuncularımız çok fena durumlardan, çok küçük vesileler ile kurtuluyor. U17 maçının tek farkı o vesilelerin zuhur etmemesiydi. Bu sebepten, ben herkesten önce o çocukları oraya "saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasıyla gönderenlere kabahat buluyorum. Efendim "Nereden haberleri olacaktı" da falandı fişmekandı. Bugün Fenerbahçe Spor Kulübü istediği takdirde, o maçın oynandığı saatte oradan geçecek kuşun bile istihbaratını yapar, emniyete kaydını aldırır; "132 adet karga, 45 adet güvercin, 221 adet serçe" diye.
Galatasaray'ın ihmali, emniyet kuvvetlerinin umursamazlığı, adli mercilerin yetersizliği... Bunların hepsi Fenerbahçe Kulübü'nün müdahalesiyle çözülecek işlerdir. Aksini söyleyenle bir asır tartışırım. Ama Fenerbahçe bu işlerin peşini bırakalı çok oluyor.
Pek muhterem sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'nun memleketi Adana'da Fenerbahçe kadın basketbol takımının başına gelenleri hatırlar mısınız? Ceyhan takımının yöneticileri kazandıkları maçtan sonra Fenerbahçe'nin soyunma odasına girme terbiyesizliğini yapıp, üstüne üstlük kızlara "Kestanenizi çizdik mi?" demişlerdi. Hediye olarak da yolda otobüsler taşlanmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. İstanbul'daki Ceyhan maçı kana bulandı.
Camianın gözbebeği denen, Kraliçeler denen kadın basketbol takımı, Akatlar'da senelerce her maç neler yaşadı. Mahmut Uslu'nun manevi evlatlarından Remzi Dilli oyuncuların anasına, bacısına, yedi sülalesine edilen küfürler için kızlara "Takmayın kafaya" derken, küfür edenlere elini göğsüne götürüp "Eyvallah" çekerken ve kızlar bu yüzden hüngür hüngür ağlarken herhangi birisi çıkıp "ne oluyor" dedi mi? Şükran Albayrak alnının ortasına yabancı madde yiyip kanlar içinde kaldı da ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. Sonunda Caferağa'daki bir Beşiktaş maçında ortalık karıştı.
Galatasaray - Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı bir tane. Turgay Demirel, bizim bir yöneticimizi aramıştı da (ismini üçüncü kez yazmayayım şimdi. Gelmesin Beter Böcek gibi) "Maça gelmesen iyi olur. Şimdi taraftarı tahrik etmenin lüzumu yok" demişti. Onun üzerine ilgili yönetici "takımı yalnız bırakmak pahasına" maça iştirak etmemişti hani. Sonra olaylar çıkınca hakem sahayı boşaltma kararı almıştı da ancak teşrif etmişti beyefendi. Lakin sahadan çıkmak yerine, protokol tribününe geçen 1000 kadar Galatasaraylı için "gık" bile diyememişti muhterem. Boynunu kısıp, oturmuştu.
Hak aramak, hesap sormak falan deyince aklıma hep yukarıdaki örneklerin yanında, bu son anlattığım görüntü gelir. Bakarsa görmek zorunda kalacağı için "bakmayan" bir idareci profili.
Fenerbahçe voleybol takımı Katar'da Dünya Şampiyonası oynuyor. Kulüp Başkanı çorbacı açılışındaki haberleriyle önde.
Fenerbahçe takımının sporcuları sopa yiyor. KulüpBaşkanı Topuk Yaylası'nda Sinan Engin'i ve (buraya dikkat) Mehmet Ağar'ı ağırlama haberleriyle önde.
Tamam bunlar da olsun (mümkünse Sinan Engin ve Mehmet Ağar olmasın) ama bu camia sahipsiz olmadığını da bir haykırıversin. FBTV bir OHAL ilan etsin. Durmadan yayın yapılsın. Tüm yöneticiler gelsin. Olağanüstü bir toplantı yapılsın. Bir gövde gösterisi çıksın. Yok. Yok. Yok oğlu yok.
Ben büyüklerinden başka bir Fenerbahçe'yi dinlemiş, ona aşık olmuş birisi olarak, bu konuda emniyete ya da adli makamlara yüklenen bir şeyler yazamam.
Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında anlatılan bir iki "Fenerbahçe isteyince olur" meselinde koltukları kabarıp, ağlamaklı olan bendeniz oturup da "Fenerbahçe istediği halde olmuyor" yazısı yazamaz. Çünkü bu aczimizi kabullenmek olur.
Yanlış anlaşılmasın, "benim bildiğim" Fenerbahçe'nin bittiğini biliyorum ama kabul edemiyorum. Hayal dünyamda yaşıyorum. Onu yıkmayayım.
Ha belki bu mevzunun peşi bırakılmayacak. Belki adli makamlar işin gereğini yapacak. Belki ibret olsun diye cezalar yağacak ama gönül istiyor ki "sahaya lazer tutan kendi taraftarını" günlerce ihbar ve teşhir edip emniyete aldıran Fenerbahçe yönetimi, resmi iletişim kanallarında bu herifleri sokağa çıkamaz hale getirecek işler yapsın. Gönül istiyor ki "Fenerbahçelinin kılına zarar verecek adamı pişman ederiz"i bu vesileyle sürekli hissedelim. Ama olmayacak. Bir süre sonra geçecek. Bunu bile bile neyi yazayım? Nasıl yazayım? Bitmiş bu iş.
Tek biten yöneticiler de değil. Tribün de bitmiş. "Gelsinler bize saldırsınlar" ya da "Hesap soracağız" yazılarını acı bir tebessümle okuyorum. Bor'daki pazar kalktı. Niğde'deki de. Eşek yolda öldü. Bizim elimizde sürüklediğimiz kuru bir semer. Hayalimiz onu bize eşek gösteriyor. "Öyleyse çektiğimiz ağırlık ne?" diyeceksiniz. "Haşa huzurdan" o da kendi eşekliğimizin yükü. Koca tribünü bu hale koyarken ne ektiysek, bütün biçtiklerimiz şimdi sırtımızda.
26 Aralık 2010 Pazar
Ölümüne Kankalar
Toopuk Anadolu'nun sen yüce bir yaylasısın...
Aziz Yıldırım - Mehmet Ağar - Sinan Engin. Allah muhabbetlerini arttırsın. Belki de kurumsallığın gereği budur.
Her şey bir yana da ben en çok Hasan Ali Atasoy ve türevleri için üzülüyorum.
"Devrim" falan deyip ortalığı ayağa kaldırırken ortaya sundukları "tu kaka" insanlar arasında bu yukarıdaki isimler de vardı. Şimdi "büyük devrimci"nin (!) yanında görüldüklerinde "Ne yaptık biz?" diyorlar mıdır? Sanmam.
"Devrimin selameti için gerekirse devrimcinin de karşısına dikiliriz" şarkıları vardı. Onu terennüm ediyorlardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















