1 Mart 2009 Pazar

Sarıkamış


"Havalar nihayet duzelecek mi ne?" derken, Mart "Ben gelip, gecmedim daha. Akilli olun" dedi. Ama tuhaftir, bazi kazaklar "Nihayet bahar geldi" diye seviniyorlar. Agaclarda tek yaprak olmadigi gibi, daglardan kar inmedi. Nasil baharsa artik? Herhalde bizim memlekete gelseler, bahar delisi olurlar.

Ayaz jilet gibi dogramis karlari. Her yer buz. Daha once uzerinden araba ya da yogun insan gecen yerlerden, kaymadan uzun sure yurumek mumkun degil. Karin yumusak oldugu diger yerlerde ise bileklere kadar batmadan gitmek imkansiz. Dudaklarina ve dislerine hakim olamiyor insan, eger atkisi yoksa. Tir tir, tak tak...

Aklima geldi. Nihat Genc'in "Modern Cagin Canileri" kitabindaydi o Sarikamis yazisi. Usuyorum diyen okusun vesselam...
------------------------------------------
Sıfırın altında yirmibeş dereceyi bulan soğukta, geceyi ormanda geçirmeye çalışmak, çılgınlık olacaktı. Enver Paşa biraz gerideki Kızılkilise köyünde gecelenmesine izin vermemiş, çarpışmadan sonra da köye dönülmesini önlemişti. Genç subaylar öfkelerinden burunlarından soluyor, askerlerini "2. Bölük buraya, 3. Bölük buraya" diye toplamaya çalışıyor, bu çağrılar işe yaramıyor, çünkü askerlerin birçoğu ölmüş, birçoğu da dondurucu rüzgârdan korunmak için ormana ve Çamurlu-dağ eteklerindeki yamaçlara sığınmışlardı. Aşırı yorgunluk olanca ağırlığıyla savaşçıların üstüne çökmüş, çarpışırken farkına varamadıkları boş mideleri kemirmeye başlamıştı. Ormana dalanlar, yaprakları karlara belenmiş çam ağaçlarına saldırmışlardı. Ellerinde kazma, kürek, süngü, kılıç ne varsa onlarla dallan kırıyor, bir araya topluyorlardı. Son bir metreye yükselen kan küreklerle atıp bir yer açıyorlar. Çam dalları tazeydi, tutuşmuyordu. Kibritleri bitene dek didiniyorlar, başaramayınca umutsuzluk içinde sağa sola koşuyor, sığınacak kuytu yer arıyorlardı. Talihi yaver gidenler yakılmış bir ateş görüyor, yaklaşıyordu. Bu kez birazcık ısınabilmek büyük sorun oluyordu. Çevresinde toplanan otuz, kırk kişi ateşe sokulabilmek için itişip kakışıyordu. Cılız alevlerle isli dumanlar çıkararak yanan ateş sönmeye yüz tutunca yeni dallar kırıp getirmek kimsenin işine gelmiyordu. Oradan ayrılmak, bir daha ateşe sokulamamak demekti. Subaylar, çavuşlar ortalıkta dolaşıyor, bağırıyordu: "Uyumayın ha, uyumayın, kıpırdanın..."

Ateş başı bulamayanların, ateş yakamayanlarm durmaksızın kıpırdanması zıplaması dile kolaydı. Onbeş saat yol yürüyen, gece çarpışan, bir de süngü hücumu yapan bedenler söz dinlemiyordu artık. Arada bir garip çığlıklar, acılı haykırışlar gecenin sessizliğini yırtıyordu. Donma korkusu bilinçaltına iyice işlemiş olanlar, güçlerinin, direnişlerinin son noktasına gelip zıplayamaz, ayakta duramaz hale gelince aniden büyük bir umutsuzluğa kapılıyor, dehşet içinde çığlık atıyor, hay kırıyorlardı. Yere yıkıldıktan sonra son güçlerini karları yumruklamaya, kendilerini bu duruma sokanlara beddualar yağdırmaya harcıyorlardı. İşte bu tümenler sabah gün doğarken Sarıkamış'a saldıracaktı. İyimserlik buna denirdi. Ruslar'dan kalma bir ateşin başında kürklere bürünmüş Enver Paşa, bu tümenlerin kuş olup uçmalarını bekliyordu. Çaresiz bitkin savaşçı, erzak, dağ topu parçaları ve cephane yüklü katırlara, atlara, arabalara, toplara can havliyle tutunmak istiyordu. Sürücüler buna karşı çıkıyordu. Yorgunluktan dermanı kalmayan hayvanları, kendi gözbebekleri gibi koruyan sürücüler kimseleri yaklaştırmıyordu. Atların, katırların donarak ölümü farklı olmuyordu. Gücünü yitiren hayvan önce bir çöküyor, sürücünün art arda şaklattığı kamçıların uyarısıyla silkinip ayağa kalkıyor, derken biraz sonra yeniden yıkılıyordu hayvancağız.

Yürüyüş kolunda öğleden sonra yol kıyısında sıralanan ölmüşlerin sayısı hızla artmaya başladı. Sere serpe uzanıştaki rahatlık, yumuşaklık yoktu yatışlarında. Havaya kalkık bacaklar, kollar, kara bir boşluk gibi gözüken ağızlar ürperticiydi. Donuk hayvanların görünümüyse tek düzeydi. Yüzükoyun ya da sırtüstü olanları yoktu insanlar gibi, bir yanlarına yatmışlar, üstte kalan bacakları boşlukta asılı gibi ileriye uzanmıştı.

Yol boyunca sıralanmış donmuşlar, yürüyenlerin morallerini bozuyordu. Ulumaları yamaçlarda yankılanan kurtların, yürüyüş kolu geçtikten sonra döküntülere, donuklara saldıracağını düşünmek sinirlerini yıpratıyordu. Hele arada bir karganın hızla dalıp bir donuğun başına konmasıyla kalkmasının bir olduğunu, sonra o donuğun bir gözünün yuvasının boş kaldığını görmeleri korkuyla titretiyordu savaşçıları. Kurtlar ise, yumuşak yerleri karınlarından dalıyorlar, parçalamaya donukları... Yürüyüş kolunun başı tam ondört saat süren bu ölüm yolculuğundan sonra Allahüekber Dağı'nı aşıp dağın doğu eteğin-deki Beyköy'e ulaştı. Sayım yapıldı, 150 savaşçıdan oluşan bö-lüklerdeki savaşçı sayısı 10-15'e düşmüş, hatta bazı bölüklerde kimse kalmamıştı. Tarih, çatışma olmadan bir tümen gücündeki bir kuvvetin böyle korkunç bir felakete uğrayışım ilk kez kaydediyordu. Allahüekber Dağı'na tırmanmaya başlamadan önce 30. Tümen 10.300 dolayındaydı, yapılan yoklamada asker sayısının 1.400'e zor ulaştığı anlaşıldı. Subay kaybının az oluşu; çoğunun altında at oluşu ve kendi paralarıyla Erzurum'dan aldıkları kışlık giyeceklerdendi. Koca bir tümenden artakalan aç, bitkin, soğuktan perişan aksırıklı öksürüklü 1.400 savaşçının yaşamlarım sürdürmesi, Beyköy'deki bu dinlenmeye bağlıydı. Bazılarının ellerinde ayaklarında küçük donmalar vardı. lyileştirilmediği takdirde kangrene dönüşecek, kesilecekti. Açlıktan deşilmişti, yürürken elinde olmadan öğürüyor, bağırsaklarının içinde kurtlar gibi dertop olduğunu seziyordu. Atın dışkısı dahi, fırından yeni çıkmış buram buram tüten ekmeğe benziyordu. Torbanın dibinde, atın dudaklarının erişemediği birkaç arpa taneciği, son umutlarıydı.

Köy odalarına dağılan savaşçıları büyük tehlike bekliyordu, odanın sıcaklığıyla ortalığa çıkan bitler. Cinsel organlarının çevresindeki ve koltuk altlarındaki kıllar arasında günlerdir kıpırdanan ve habire üreyen bitlerin ısırmalarını soğuk bedenler fark etmemiş, kaşınma gereği duymamışlardı. Bitler sıcağı görünce dayanamamış, giysilerin yakalarında, boyunlarında, sakallarında, yüzlerinde sürüler halinde dolaşıyorlardı. O günlerin nadir canlı tanıklarından yaşlı bir Okulu, bir erin kaşlarında yüzlerce bitin dolaştığını söyler. Büyük kazanlara atılmadan bitlerden kurtulunamaz. Bitlerin yumurtalarına, sirkelerine ne demeli, askerler bilmeden birbirlerine büyük kötülük yapmışlar, soyundukları elbiselerin karışmasıyla tifüslü bitleri birbirlerine aktarmışlardı, böylelikle tifüs hastalığı savaştan daha büyük bir bozguna dönüştü, sağ kaldım diyenlerin çoğu da savaştan sonra Erzurum hastanelerinde öldü.

Hiç yorum yok: