27 Şubat 2009 Cuma

Naci Barlas : Bölüm II


Naci abinin anilarina devam ediyoruz.

Ilk bolum

-----------------------
Sonraları isminin Necmi ağabey olduğunu öğrendiğimiz bir kişinin antrenörlüğü zamanlarında, bizi antrenman sahasına sokmadığı için adama kızardık.

Bir gün biz çocuklar kürekçileri bekliyorduk. Bir de baktık ki kulübe Necmi ağabey geliyor ve hayret ettik, Nemci ağabey subaydı. Seneler sonra kulüpte müdür oldu ve biz gene antrenmanları dışarıdan seyretmeye başladık.

Artık sene 1932 olmuştu ve ilkokul beşinci sınıf talebesiydim.
Müdürümüz Safiye Hanım, öğretmenimiz Ümit beydi. Okul bahçesinde top oynama yasağı konduğu sene idi. O zaman benden iki yaş büyük olan ve iki sene evvel mezun olan Semih Bayülken’in teşvik ve önderliği altında Talimhane arsasında Yeldeğirmeni Kulübü diye uydurma bir isimle mahalle maçlarına başladık. Bu maçlarda Paytak Semih lakabı ile temayüz eden Semih Bayülken zafiyet geçirerek Bağlarbaşı Sanatoryumu’na yatırıldı. Seneler sonra Semih Bayülken olarak Fenerbahçe’nin vazgeçilmez liderlerinden biri oldu.

1932 senesi artık Fenerbahçe Kulübü bizi tanır olmuştu. Aile fertleri Fenerbahçe yüzünden mektebi ihmal edeceğimden korkmaya başlamışlardı. O senelerde bilhassa Moda’da oturduğumuz yıllarda komşularımız olan (Sonradan Altıyol’daki Dişçi) Şamil, (sonradan M.T.A. Genel Müdürü olan Ruhi Paşazade) İhsan Ruhi Beren ve Arif Sporel ailelerinin Fenerbahçe Kulübü ile olan yakın ilişkileri nedeniyle ve büyüdüğüm için kulübe daha rahat girip çıkabiliyordum. Nitekim bir tatil günü olan 5 Haziran Pazar günü kulüpte büyük bir faaliyet ve koşuşturmalar başladı. Bizleri dışarı çıkarttılar. Masalar kuruldu. Bir yandan Altıyol’daki pastaneden pastalar geliyordu. Kapıda o zaman Kürekçilerden Seyfi abiye rastladım. Zannederim Faruk Ilgaz’ın akrabası idi. Ona “Ne oluyor?” diye sorduğumda “Kulübe yeni bir ecnebi antrenör geliyor” dedi. Bu sefer daha büyük bir merakla bekledik ve o devirde çok az gördüğümüz siyah renkli bir otomobille geldiler. Ablak yüzlü, sarışın, dik saçlı, domuz gibi bir adam geldi. Herkes etrafını sardı.

Kulübün her şeyi ve Başkomutanı olan ve herkesin titrediği Galip ağabey herkesi kulüpten çıkarttı. Gelen antrenörün adı Herr Schveng idi.

Aynı gece yani 5 Haziran Pazar gecesi, gecenin geç saatlerinde itfaiyenin kampana sesi ile uyanan herkes bir yangın telaşı içinde sokaklara fırladı. Büyükannem yangının derenin öbür tarafında olduğunu söyleyince herkese bir rahatlık geldi. Fakat birkaç dakika sonra “Fenerbahçe yanıyor” diye bir avaz duyduk ki işte o zaman herkes kendi evini unuttu, Fenerbahçe’ye koştu. Allah insanların o andaki çırpınışlarını, haykırışlarını bir daha göstermesin.

Bir aralık Zeki Rıza ağabeyi gördüm. Bir içeri bir dışarı koşuyordu. Vişne Sokak’ta oturan Arif-Afif ikiz kardeşler vardı. Koşup gelmişler, içeriden kupaları kurtarmak istemişler. Kupalar kızmış olduğundan elleri yanmıştı. Bizim evde annem onların ellerini sabunla tedavi ediyordu. Halamın oğlu Bahriye Talebesi Kazım ağabey, Pazar olduğu için evde imiş. Hasırcıbaşı sokaktan koşup gelmişti. Zannederim Deniz Harp Okulu son sınıftaydı. Bütün üstü başı yanmış olarak sabah bize geldiğinde “Keşke bizim ev yansaydı da Fenerbahçe yanmasaydı” diye dövünüp duruyordu. Şu kadar söyleyeyim ve Allah aşkına inanın ki ne Adviye halam ve büyükannem Kazım ağabeyime muteriz bir tavır takınmamışlardır. Bu bir başka sevgidir çünkü Fenerbahçe onlara sevgilerin, aşkların en büyüğünü yaşatmıştı. Birkaç sene sonra bir gün Bek Fazıl ağabey, annesi ve kız kardeşi bizde iken bu yangın meselesi açıldı. Büyükannem hepimize “oturun şuraya” dedi ve “İşgal devrinde bütün kocalar, ağabeyler Ankara’ya Kuvva-i Milliye’ye gitmişler. Biz dört kadın bir de en küçük Pakize halam her gün gece gündüz Mustafa Kemal Paşa’ya ve kocalarımıza dua ederek heyecanla bir zafer beklerken bir sabah Tasvir-i Efkar gazetesinde bir büyük manşet okuduk –TÜRK’ÜN BÜYÜK ZAFERİ-. Biz –Harbi kazandık- zannederek -Allaha şükürler olsun- diye sevinirken –TÜRK’ÜN BÜYÜK ZAFERİ- manşetinin altında Fenerbahçe İşgal Kuvvetlerini 3-1 yenmiştir yazısını okuduk ve sevinçten havalara uçtuk” diye anlatmıştı.

Bunu şunun için anlatıyorum. O devirde Fenerbahçe’nin devamlı olarak Fransız ve İngiliz işgal kuvvetlerini yenmesi, o zamanın imkanları ile taş basması matbaa sistemi ile basılan Anadolu gazetelerinde de basılmış ve bu, bütün yurtta bir moral kaynağı olan, Fenerbahçe kulübü sevgisi doğurmuştur. İstiklal Harbinin kazanılması, Cumhuriyetin ilanı sonrası memleketin büyük şehirlerinde Sarı-Lacivert renkli kulüpler kurulmuştur. Hatta Adana’da zannederim iki adet Sarı-Lacivert renkli kulüp kuruldu.

Yangının ertesi günü kulübe gittiğimde, ben o zamanki çocukluk heyecanı ile duvarlardaki aslan, kaplan başlarını aradım. Kaç türlü hayvan başı vardı. Onların canlı gibi gözleri vardı. Hepsi yanmıştı. Bir yandan da molozlar arasından yarı yanmış kupalar vesaire toplanıyordu. Tam o sırada “Kulübün başkanı geliyor” dediler, bizleri uzaklaştırdılar. Bir de baktık ki yeni antrenörle beraber geliyor. Hiç unutmam, yeni antrenör dereden kova ile su taşıyarak kalan molozların üstüne döküyordu. Kurtarılan en belli başlı eşyalar arasında beyaz bir piyano ile elinde kılıç olan bir şövalye büstü vardı. Fenerbahçe Kulübü o piyanoyu son senelere kadar muhafaza etmiştir.

Bir müddet sonra zannederim bir sene sonra ki ben ortaokula gidiyordum. Fenerbahçe yeni bir futbol sahasına taşındı.

Yeni stada taşındıktan sonra antrenör Schveng’in antrenmanları bizim bazen mektebi bile asmamıza neden oluyordu.

Nitekim bizim Kadıköy İskelesi’ne koşmamız ve maçları kazanmamız da bütün şiddetiyle devam ediyordu.

Hatta bir Beşiktaş maçını kazandığımız haberi gelmişti. Hemen vapur iskelesine koştuk. Fakat takım bir türlü gelmiyordu. Üçüncü vapur gelince öğrendik ki maçtan sonra taraftar takımı omuzlara almış ve iskeleye kadar omuzlarda taşımışlar. Yapılan bu tezahürat yüzünden gelememişler.

Bir müddet sonra bizim stada Atatürk büstünün konması merasimi oldu ve beni kulübe o zaman Bahriye Subayı olan halamın oğlu Kazım ağabeyim götürdü. Beni ilgilendiren merasim falan değil, futbolculardı. Bir aralık Kazım ağabeyin elinden kaçıp futbolcuların tarafına gidince hayaları şişmiş yusyuvarlak bir adam beni kulağımdan tuttuğu gibi tahta duvarın dışına attı.

Biraz sonra Bahriye Bandosu geldi. Kapıları açtılar. Bando içeri girerken ben de onların arasından tekrar piste çıkarak futbolcuları yakından görmek şansına kavuştum.

Hatta o gün Fenerbahçe’nin yeni reisi olan Şükrü Saracoğlu’nu da görmek şerefine kavuştum.

Hiç yorum yok: