21 Haziran 2010 Pazartesi

Erkek Kızlar - 1

Meşhur gazeteci-yazar, Reşad Ekrem Koçu'nun doyumsuz tarih üslubuyla kaleme aldığı, "Erkek Kızlar" kitabından bir bölüm. Uzunca bir hikaye olduğundan ikiye böleceğim. Buyrun...

------------------------------

Kahramanlarından birinin akıbeti bakımından tarihimizde eşine rastlanmayan bir vakadır. On altıncı asrın büyük müverrihi Selanikli Mustafa Efendi anlatıyor; bu zatın adına nispetle Selanikli Tarihi diye anılan muazzam vakayinamesinin en kıymetli kısmı maalesef basılmamıştır, kütüphanelerimizde el yazması halinde durur.

Selanikli Mustafa Efendi sonu pek müthiş olan vakanın iki kahramanının isimlerini yazmıyor, “Bir yeniçeri ile bu yeniçerinin yanında gezdirdiği tüysüz bir genç” diyor. Bir tarih olayı zamanımızda takılacak iki isimle kıymetinden hiçbir şey kaybetmez.

Miladın 1595 yılındayız; Sultan III. Murad’ın öldüğü ve Sultan III. Mehmed’in Osmanlı İmparatorluğu tahtına oturduğu yıl…

Yeniçeri Ocağı’nın disiplini yeni bozulmuş; padişahın emriyle ocağa alınmış cambaz makulesinden birtakım uygunsuz adamlar efrat arasındaki toy gençleri de haytalık yolunda baştan çıkarmışlar, yeniçeri şahbaz ve şehleventleri, şahbaz dilaverleri arasında, başlarında kavak yelleri esmeye başlayanlar çoğalmış. Bu da, büyük şehrin inzibat ve asayişini bozmuş. Zira İstanbul’un muhafazası yeniçerilere bırakılmıştır. Her semtte zamanımızın polis karakolları yerinde birer yeniçeri kolluğu bulunmaktadır; asayiş ve inzibatı teminle mükellef yeniçerilerin arasında asayiş ve inzibatı bozan haytalar çıkarsa herhalde küçümsenmeyecek bir meseledir.

59.Yeniçeri Ortası da Üsküdar’ın zapturaptına memur edilmişti. On altıncı asrın Üsküdar’ı muazzam ve mamur bir beldeydi, Anadolu’nun en büyük şehriydi, nefsi İstanbul’un nüfusuna yakın halkı vardı; günlük hayatı renkli, zengin, canlıydı. Halep’e, Şam’a, Mısır’a, Bağdat’a, İran’a ve hatta Hindistan’a, Çini Maçin’e giden kervanlar oradan kalkardı.

Üsküdar hanları her zaman için gelen giden yolcularla tıklım tıklım dolar boşalırdı; bir kervanın kalkması, konması, adamlarının, eşyasının yoklanması, kaçak mal, madde, cariye ve köle aranması öyle dağdağalı, zor, her türlü hileye, yolsuzluğa müsait işlerdi ki, 59’lulardan bir çapkın yeniçeri türlü edepsizlikler yapabilirdi, hurç, denk, heybe kaldırtır; at, merkep, deve çaldırtır, hatta cariye ve köle kaçırtırdı. Çorbacıların, odabaşıların baskı ve dikkatine rağmen bu gibi vakalar on altıncı asrın o son yıllarında sıkça görülür olmuştu ve arada yeniçeri şahbazlarının gözü edepsizlikte olanlarına kanlı ibret dersleri veriliyordu; mesela elleri ardına bağlanmış çam yarması gibi bir delikanlı, çırpınma ve feryadına kulak asılmayıp sille yumruk, tekmeyle sürüklenerek Üsküdar’ın büyük iskelesi önündeki meydanın ortasında diz çökertiliyor ve şahin başı cellat satırıyla o şehlevent vücudun omuzları arasından yere yuvarlanıyordu; idam cezasının sebebini de tellallar ilan ediyordu:

- Yolcu malını uğrulamış yaramazdı!

- Handan misafir taze uşak kaldırmış şakidir!

Bu gibi suçların failleri suç üstünde yakalandılar mı, ölüm cezası için muhakemeye lüzum yoktu, en büyük zabıta amiri olan Üsküdar Ağası’nın, hatta bazen çorbacı ağanın “Kaldırın” demesi kâfiydi!

Bütün İstanbul’un asayiş ve inzibatından mesul yeniçeri ağası bostancıbaşı ağa, asesbaşı ağa gibi amirler ise yeniçeri neferi, mavnacı, beygir sürücüsü, araba sürücüsü, fırın uşağı, hamal ve tellak boyundan ve hatta esnaf tabakasından adamların sekizinin onunun vücutlarını bir emirle ortadan kaldırabilirlerdi.

İşte o 1595 yılının yazında bir gün Üsküdar İskelesi’ne bostancıbaşı ağanın dokuz çifte kancabaş kayığı yanaştı.

Bostancıbaşı ağa, Marmara, Boğaz, Haliç, bütün İstanbul sularının zabıta amiri ve Sarayı Hümayun’un muhafızı, İstanbul ve civarındaki miri kasırları, sarayları, çiftlikleri bekleyen ve yalı köylerini koruyan bostancıların kumandanıydı. Devletin cellat teşkilatı da bu ağanın emrindeydi. Bostancıbaşının ayak bastığı yere derhal bir dehşet çökerdi. O tarihte bostancıbaşı ağa olan zat Ferhad Ağa adında biriydi. Aslen Bosna taraflarından, iki metreye yakın bir boy, kara yağız bir âdem ejderhasıydı. Mert adamdı; doğru adamdı, Müslüman adamdı; zalim değil, fakat kafasının hak bildiği yerde, doğru bildiği yerde suçluya karşı amansız şedit adamdı. Uğursuz, nursuz, şerir haydudun kahredici düşmanıydı. Hele ırz ve namus meselelerinde, İslam şeriatının haramdır, günahtır dediği meselelerde son derece titizdi.

Ferhad Ağa’nın Üsküdar’a gelmesi şehirde telaş, korku uyandırdı: kaşlar çatık, pos bıyıkları matruş çenesinin iki yanına Beştaşî adabınca sarkmış, çehresine başkaca heybet vermişti.

Doğru 59. Orta’nın kolluğuna gitti. Çorbacı ilk kolluk neferleri heyecanlandılar ve Ağa Hazretleri’ni gereken hürmetle karşıladılar. Ferhad Ağa mukaddemeye lüzum görmedi:

- Bre Çorbacı Ağa, neferlerinden uygunsuz ve yaramazlar kimlerdir? diye sordu.

Böyle bir soru karşısında adam himaye edilemez, isim saklanamazdı, çorbacı:

- Falan ve falan ve falan uygunsuzlardır… dedi.

Ferhad Ağa’nın, “Getirin ol eşkıyayı!” diye gürlemesi bekleniyordu. Çorbacının isimlerini saydığı üç beş nefer yeniçeri eğer edepsizliklerini hatırlayıp Ferhad Ağa’yı kolluğa gider görünce kaçarlarsa ve bir daha da Üsküdar’da görünmezlerse kelleyi belki kurtarabilirlerdi. Fakat bostancıbaşı hemen gazaba gelmedi:

- Çorbacı! Bu saydıklarının arasında avratların aklını çelecek mertebede yakışıklı, hüsnü cemal sahibi yiğit kimlerdir? diye sordu.

59’un çorbacısı hiç düşünmedi:

- Zehir Ali dediğim nam şahbaz dilaverdir! dedi.

Üsküdar yeniçerilerinden 59’un Zehir Ali yirmi bir-yirmi iki yaşlarında erkek güzeliydi. Masallardaki tarifler gibi bir güneş parçası, güneşe “Ya doğ, ya doğayım!” diyen bir delikanlıydı. Afili, uçarlı, koşarlı, şahin başlı; başında altın sırmalı külah etrafında üç endaze tülbent, bir ucu sağ omuza sarkmış olacak ve bir kıvrımında da, mevsimine göre ya bir gül goncası, ya bir koçan sümbül, ya bir yeşil yaprak bulunacak; ak bezden gömleğin düğmeleri çözük, şahbaz yiğit sinesi yaz kış küşade, üryan gerektir; kollar hemen hemen omuz başlarına kadar sıvanmış, sağ pazısında pazıbant, kolunda 59. Orta’nın dövme nişanı; gömlek üstünde sırma işlemeli camedan, belde kuşak üstünde silahlık; silahlığında çifte kubur tabanca, çifte yatağan bıçak, bacaklarında kısa bir çağşır. Baldırlar çıplak, ayaklar çıplak, iri kıyım çıplak ayaklarında sarı sahtiyandan Galata filarları. Muhakkak ki, afeti devran ve velveleyi zamandı. Asrının sade Türkçe’yle kaleme aldığı şiirleriyle meşhur olan ve şiirlerinde daima nevcivanların güzelliklerini tasvir etmiş olan Edirneli Nazmî eğer İstanbul’da yaşamış olsaydı, şu şaheser muhammesi bu Zehir Ali şanında söylenmiştir diyebilirdik:

“Servdir yüce boyun, hey güzelim, yüzün gül;
Yasemen ak alnın, kara saçındır sünbül;
Gonce ağzın söze geldikce dilindir bülbül;
Seni gören bu güzellikle verir sana gönül;
Hey güzel! Benzeyemez kimse güzellikde sana!..”

Böyle bir civan avratların aklını çelmez de kim çelebilirdi? Fakat bostancıbaşı ağanın sualine çorbacı yutkunarak cevap verdi:

- Zehir Ali gayetle güzellikte bir tanedir ama avrada nazar ve iltifat etmez, bir uygunsuz kâfir olup daim taze ru civanlarla ülfet ve muhabbet eder ve on gündür yanında bir mahbubi ziba civeleği olup gece ve gündüz onunla biledir!

“On gün” lafını işiten Ferhad Ağa’nın gözleri parlayıverdi:

- Bre Çorbacı, tez söyle tahkik etsinler o Zehir Ali şimdi kandedir?..

Tahkike hacet kalmadı, orada bulunan kolluk neferlerinden biri:

- Şimdi civeleğiyle bile iskele karşısında Kolluk Hamamı’na girerlerken gördüm! deyince Ferhad Ağa yerinden fırladı, yanına çorbacı ile kolluk neferlerinden otuz kadar yeniçeri aldı, dört beş nefer de bostancısı, bunların arasında iki nefer de celladı vardı, Kolluk Hamamı’na giderek:

- Davranman!.. narasıyla gürleyip hamamı bastı.

Zehir Ali zaten davranacak vaziyette değildi, soyunmuş, belinde peştamal, çıplaktı; civeleği de aynı haldeydi, üstelik ancak 14 yaşlarında bir çocuktu, bostancılarla yeniçeri neferlerinden birinin koca pençesiyle değil, bir fiskede cansız serilirdi.

Çorbacı kolluk ile hamam arasında, yolda anlatmıştı:

Ali on gün kadar evvel kolluğa gayet güzel bir çocuk getirmişti. “Bu oğlanın adı Mustafa’dır, hemşerimdir, civeleğim olmuştur” diyerek çorbacısının elini öptürmüştü.

Yeniçeri Ocağı’nın ananeleri arasında, ileride yeniçeri olarak tüysüz namzet gençlere “civelek" denilirdi. Civelekler, ahlaksız güruhunun kötü bakışlarından korunmak için yüzlerine at kılından bir püskülpeçe takarak dolaşırlardı. Zehir Ali de hemşerisinin yüzüne peçesini takmış, on günden beri yanından bir an ayırmıyor, geceleri de Balaban İskelesi’ndeki bekar hanlarından birinde tuttuğu bir odada kalıyordu.

Ferhad Ağa Zehir Ali’ye:

- Bu çocuk kim olur? diye sordu.

Genç yeniçeri gayet sakin:

- Hemşerimdir, ortada yoldaşım olacak civeleğim Mustafa’dır, dedi.

Bostancıbaşı, korkusundan tir tir titreyen oğlanı kolundan tutup hamamcı ağanın camekân odasına doğru itti, hamamcı ağa ile çorbacı ağaya:

- Sizler dahi gelin! dedi.

Odada çocuğun belinden peştamalı çekip alınca oğlanın erkek olmadığı meydana çıktı.

Hamam kubbesi fıldır fıldır dönmüş ve Bostancıbaşı Ferhad Ağa’nın beyni üstüne çökmüştü. Müslüman adamın çenesi kenetlenmiş, güçlükle sordu:

- Senin adın Hatice midir?

Anadan doğma çıplak ve henüz on dört yaşında olan, saçları oğlan başı gibi kesik kız yahut genç kadın elleriyle çıplak vücudunun neresini örteceğini şaşırarak diz çöktü ve inler gibi “Belî” dedi; “Evet” demektir.

Aslında ise telaşına lüzum yoktu, zira Ferhad Ağa ile çorbacı ve hamamcı ağalar, civelek oğlanın kadın olduğunu gördükten sonra gözlerini o çıplak vücut üstünden derhal çekmişlerdi, bu üç hakikî Müslüman’ın gözleri haram, kerahet ve günah üzerinde asla duramazdı. Ferhad Ağa çorbacı ile hamamcıya:

- Ben on gündür bu kahpeyi ararım, dedi. Hüda’ya kasem ki, bu avradı saçın kesmiş, civelek zeynine girmiş ve yeniçeriler hamamında hiz oğlan misali üryan bulacağım aklımdan geçmezdi. Şimdi burada olduğu gibi yarın ahrette de buna şahadet eder misiniz?

Yalnız o iki ağa değil, sahneye uzaktan şahit olmuş hamam uşakları ile birkaç yeniçeri de:

- Ederiz! Dediler.

Ferhad Ağa cellatlara döndü:

- Boğun kahpeyi! dedi.

Dev gibi iki cellat camekân odaya girdiler, perdesini çektiler.

Cellatlar gelmeden Küçük Hatice belki de korkusundan ölmüştü.

(DEVAMI VAR)

Hiç yorum yok: