21 Ağustos 2008 Perşembe

Cozumsuzlugun Kodu : 2T

Bir konuyu anlatirken olaylardan bahsetmek icin, olan bitenin en azindan kiyisinda kosesinde yer almak gerekir muhakkak. Tahminden oteye gitmeyen yorumlara itinali yaklasmak gerek, bu da dogru. Ama bu isabetli tavirlarin disinda, bir diger revacta tutum var ki bence herseyden tehlikelisi bu:
Icra Makami'nin her dediginin dogru, en ufak karsit gorusun ise yalan sayilmasi.

Ben Turkiye'de basinda "Resmi" ibaresi bulunan hic bir teblige (Misal, "Deprem oldu, su kadar vefat) % 100 inanmam, inamamam. Cunku burokrasi, "Resmi Teblig" denen olguyu, bir bilgilendirme olmaktan cikarip, ayri bir dile cevirmistir. Konulara hakim olmayanlarin oylece bakacagi, ne anlayabilecegi ne de konusabilecegi bir dil... Nufus Mudurluklerimizde kaydi bulunan herkes de bunu icten ice bilen ve hatta yasaminin bir yerinde mutlaka bir sekilde bu burokrasi duvarina olanca hiziyla carpmis insanlar oldugu icin diger haber kaynaklari onemlidir bizim memleketimizde. Eskinin fisilti gazetelerinin yerini simdilerde tiraj kaygilarinin ucu acik ve ucuk yontemleriyle cagdas (!) gazetelerin yaninda, "eli torba degil ki buzesin" kabilinden bilgili-bilgisiz herkesin yazip cizebildigi internet forumlari aldi.

Buralarda yasanan ve "Siz-Biz" ayriminin kenarlarini keskinlestirerek, dokunanin elini kan revan icinde birakmaktan baska ise yaramayan "Tartisma Adabsiz"ligina, surekli dezenformasyon eklenince, "olmasi kesin" olan neyse o oldu. Cozumsuzlugun icine baliklama dalindi.

Bu genel ozetten sonra, ozele ve sadede gelecek olursak ortaya cikan tablo kabaca sudur:

1. Tribun adina; eski zamanlarindaki aliskanliklariyla degerlerinden vazgecmeyen ve bunu dayatan bir topluluk.
2. Yonetim adina; her turlu dinamige kendi istedigi dislilerin hareket kabiliyeti saglamasini isteyen bir icra makami.

Ilkinin hakli nedenleri vardi. Yenilenme ile birlikte stad atmosferinde eskiden beri sure gelen rakibi bogucu havanin dagilmaya basladigini ve bu ambiansin mirasyediligini yapan yeni durumun bir kac sene sonra, moda benzetmeyle "Cehennem" havasindan iyice uzaklasarak sonup gidecegi dusunuluyordu. Zaten yavas yavas kendisine agirlikla yer edinmeye baslayan bir kitle bu gunlerin gelecegini davulla zurnayla ilan ediyordu.

Ikincisinin de hakli nedenleri vardi. Bir yenileme yapilmisti. Modernizasyon o kadar ust seviyedeydi ki ilk defa Turkiye'de bir stadyum bu kadar kazanc saglayacakti ait oldugu kulube. Sirf bunun yuzu suyu hurmetine bazi seylerden taviz verilebilirdi. Bu da stadin ambiansiydi. Hem ayrica, ilkinin sitemle baktigi yeni kitle belki doyumsuzdu, sabirsizdi ama getirisi cok yuksekti. "Evvela kar, sonra yar"di.

Velhasil, tesbihte hata olmaz, bir devrim yasaniyordu ve devrimler mulakatla, teatiyle olmazdi ama ortada cozulmeyecek bir sorun da yoktu. Sorunlarin cozumu icin olmasi gereken basitti.

Konunun tam da burasinda devreye giren (daha dogrusu girmesi gereken) yonetici kimligi kendini "taraf" konumuna sokacagina ortaya bir "Yenilenme Manifestosu" atmaliydi. En basit ve belirleyici ilkesi;
"Madem siz 'Tribunculer' olarak, yeni gelmeye baslayan ve adina musteri dediginiz bu profilden hoslanmiyorsunuz, alin size alternatif. Sizi izole ediyoruz. Bu tribun sizindir" cumlesi olan bir yapilanma, stada gelen insanlar arasinda bir ayrisma ortaya cikarmayacagi gibi, isleme konma asamasindaki ufak tefek aksakliklar disinda baska bir sorun da yaratmazdi.

Ancak boyle olmadi.

Burada tribune biraz ara verip Aziz Yildirim'li doneme bakalim.

Aziz Yildirim, kuluple ilgili, bilhassa yonetsel sorunlari bir bir cozmustur. Ancak bunlar salt Aziz Yildirim'in degil, biraz da surecin basarisidir. Muhittin Bulgurlu-Semih Bayulken ittifakinin dagilmaya basladigi, bu ekibin ya da ekip unsurlarinin kongre hakimiyetlerini kaybettigi 1980'lerin sonlarindan itibaren baslayan surece son sert darbeyi vuran Aziz Yildirim'dir. Buna ragmen ilk basta gruplardan faydalanmistir. Dereagzi'nin girisinde, basketbol antrenman salonunun arkasindaki parka "Semih Bayulken Parki" adi verilmesinin nedeni bilinmiyor mu mesela? Bu faydalanma durumunu elestirdigim sanilmasin, yerel diplomasi ya da iktidara yurumek boyle bir sey, Dunya'nin her yerinde...

1986'da "Fenerbahceliler Dernegi" ile baslayarak bir kac sene icinde tavan yapan derneklesme modasi (ve belki de aslinda Semih Bayulken gibi usta bir kongre komitacisinin olmamasi) orgutlenme mekanizmasini "Grup" yapisindan cikarip, "Dernek" potasina soktu. Gruplarin yaptigi islerin (matbuat, bilet, organizasyon) ve organizasyonlarin daha fazlasini yasal-tuzel kisilikleri sayesinde dernekler yapti. Ancak nuve ayni oldugu icin, vizyonlari gruplarinkinden daha farkli / ilerici olmadi. Sonunda butun bu yapilanlarin kat kat gelir getirenini, basarili isadami yapisi ve 1990'larda baslayan "Fenerbahce Yoneticiligi Tecrubeleri" sayesinde, rahatlikla yapabilecegini goren Aziz Yildirim, kurdugu ekiplerle herseyin kulup idaresi eliyle yapilmasini sagladi ve yuksek bir kar yapisi ortaya cikardi.

Bu, isin idari boyutu. Biraz da sportif boyutuna bakalim.
Futbolu bir kenara koyacak olursak, 1998'den sonra; daha onceleri rakibi karsisinda surekli ezilir bir takim olmasina ragmen, Bayan Basketbol Takimi, seri sampiyonluklar almaya basladi. Erkek Basketbol Takimi icin devamli surette arayislara girildi. Voleybol Takimlari, (altini ciziyorum) bilerek cikmadiklari Birinci Lig'e yeniden kavustular ve bir kac sene zarfinda sampiyonluklarda en azindan final oynamaya basladilar. Yuzme Subesi kuruldu ve seri sampiyonluklar aldi. Atletizm, Boks, Kurek, Masa Tenisi ve Yelken Subeleri ehil isimlere teslim edildi. Butun tesis ve calisma imkanlari ust seviyeye cikarildi.

Yazinin baslarinda "Resmi Teblig"lerden bahsetmistik. Bu, hemen yukaridaki "idari ve sportif" bir kac paragraf da "Resmi Tarih"in yazacaklari. Peki memleketimizde "Resmi Tarih" tam anlamiyla inanilacak bir sey mi? Sadece Devletler ya da Milletler Tarihi degil, spor kuluplerinin de resmi tarihlerinde bahsedilmeyen ya da dezenformasyona ugramis seyler vardir ve bunlar genellikle musabaka disi, kaydedilemeyen olaylarin / durumlarin tutanaklaridir.

Bu noktada tribune geri donecek olursak; Aziz Yildirim, branslarda yaptigi gibi, dinamiklere uygun yapiyi bozmadan ehiller araciligiyla gozetmesi ("yonetmesi" degil) gereken bir yer olan tribunde, eser sahibinin kendisi olacagi bir "Muhendislik Harikasi" yaratmaya kalkti. Kitleleri yonlendirmek cok zordur. Hele ki bu kitleler sizinle gobek bagi olmayanlardan mutesekkilse. Oncelikle sunu belirtmek gerekir ki; kendine "Tribuncu" diyen kitlenin icerisinde boyle bir bag ile icra makamina bagli olmayanlarin sayisi, olanlardan cok daha fazla. Aziz Yildirim, bu kitleyi yonetmeyi / yonlendirmeyi denedi. Basaramadi. Bunun uzerine alternatif kitlelere yoneldi. Zaten kendisinin agzinin icine bakan, her dedigine kanun / kanit muamelesi yapan kitlenin kadrolasmasini ve kendisinin tepki verdigi her seyin ardindan bir artci gibi gelmelerini temin etti. Sadece hedefi gostermesi yetecekti. Boyle de oldu. Peki, bu yanlis miydi? Hayir, bilakis dogruydu. Cunku taraftar gibi amator bir sevda pesinden kosan yiginlar kanalize ("kontrol" degil) edilebildikleri zaman cok olumlu isler yapabilirler. Burada yanlis olan sey, insanlarin "Istenen-Istenmeyen" diye ayrilmasiydi. Bunu yaparak ve bu alandaki icraatini tamamiyla sertlige dayandirarak, kendini "Tribuncu" diye tanimlayan, belli dusturlar ve gelenekleri yasatma cabasinda olan insanlara cok sert tepkiler koydu Aziz Yildirim.

Evvelce bir sey yazmistim. Buraya ekleyebilirim sanirim.

Hayatin her aninda‚ her yerinde oncelikler var. Iste o onceliklerden biri de Aziz Yildirim´in karsisindaydi. Bir yol ayrimi vardi. Bir taraf secilecekti.

Birincisi kisilerin / kurullarin emir komuta zincirine bagli olmayan; sadece belirli ahlaki kurallar ve tum yasal duzenlemelerin kisitlamalariyla kendisini baglayan‚ bunun disinda ise tribunun gerektirdigini dusundugu her turlu organizasyonu kimseden (kisiler ve kurullar da dahil) icazet ve/veya yardim almadan yapmak isteyenler olacakti. Bunlar yasama alanlarinda ceza getirecek haller disinda tam bagimsizlik istiyorlardi. Otokontrol mekanizmasi kendileriydi. Gerekirse cezayi da kendileri oderlerdi.

Ikincisi gozunu resmi tebliglerden baska hicbir seye cevirmeyen‚ bundan baska herseye sorgulamadan tepki koyan (dolayisiyla emir komuta zincirine‚ nispeten de olsa bagli)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece kendi kurallari ve cekinme ihtimali olan yasal duzenlemelerle kendisini baglayan‚ bunun disinda tribunun butunlugu ve asgari musterekleriyle ilgilenmeyen bir profildi.

Ikisinin de kontrol edilemedigi anlar olacakti suphesiz ama tartiya kondugu zaman; musteri gibi davranarak‚ hakki zannetigi seyi yani galibiyeti gormediginde ara sira alabildigine cirkinlesecek olan ikinci profil‚ her zaman icin birincisinden daha evlaydi Aziz Yildirim´in gozunde.

Cunku "musteri zihniyeti"‚ detayli propaganda ve yonlendirme ile kanalize edilebilirdi.

Kendisine "tribuncu" diyen insanlar ise bir anda‚ Fenerbahce´nin aleyhine calistigina inandiklari bir insan / bir kurum hakkinda pankart acabilirlerdi‚ acmislardi. Icra Makaminin kararina aykiri da olsa‚ "Deger" dedikleri‚ tribun ve kulup teamullerine dair‚ cekinmeden fikir belirtebilirlerdi‚ belirtmislerdi. Icazet istemezlerdi‚ gobekten bagli olmadiklari icin kontrol edilemezlerdi.

Aziz Yildirim, bu "istemedigi" kitlenin, daha dogrusu zihniyetin kolayca ortadan kaldirilamayacagini gorunce, baska bir sey denedi. Yipratma.

Almanlarin Ikinci Dunya Savasi'ndaki taktigi "Big Lie" imis. Bir suredir ortada maruz kalinanin adi nedir, bilemiyorum ama Aziz Yildirim'in tribunde hosuna gitmeyen insanlarla ilgili yaptigi ile buyuk parallelikler iceren ilkeleri var bu "Big Lie"in?

1. Hiç bir zaman kitlenin olayı unutmamasını sağla.
Kendi kitlesine, makul taraftarin "sadece" kendileri oldugu mesajini vermekten cekinmedi hic bir zaman. Kendilerinin tersi olan her yapinin yokolmasi gerektigini soyledi. Bu ugurda stada "In-Out" tanimi yapan pankartlar bile asildi.

2. Hiç bir zaman hata veya yanlışı kabul etme.
Aziz Yildirim'in "Bu konuda hata yaptim" dedigini duyamazsiniz. Liderlik titri tasiyan bir insanin bunu uluorta yapmasi beklenemez belki. Ama isin ilginc yani su ki; kendisinin "Her sekilde arkasinda" oldugunu soyleyen insanlar da onun en ufak bir hatasini kabul etmiyorlar. "Hatasiz Kul Olmaz" sarkisindan tutun, Ismet Pasa'nin "Ben de hata yaptim ama ayni hatayi iki kez yapmadim" itirafina kadar her yerde vucut bulmus kacinilmaz bir gercegi inkar etme gudusu olustu. Hem de cok agir bir sekilde...

3. Hiç bir zaman düşman tarafında da iyiler olabileceğini söyleme.
Tribunde istemedikleri kisilerin makul olarak degerlendirilebilecek tek bir hareketi bile oldugunu kabul etmeyen bir resmi gorus var yonetim katinda. Her turlu diyalog cabasinin, surekli red edilmesi ve diyalogun sadece istendigi zaman, o da monolog seklinde kurulmasi bunun en buyuk kaniti.

4. Hiç bir zaman başka seçeneklerin olabileceğini kabul etme.
Bu da bir onceki maddedeki "Diyalogsuzluk" kapisina cikan bir husus.

5. Düşmana konsantre ol, kötü giden her şeyden onu sorumlu tut.
Tribunde olan biteni, takimlarin kotu gidisiyle iliskilendirmek gibi bir adet olustu. Mac icerisindeki en ufak gerginlikte, sahadaki hakemlerin ve guvenlik guclerinin bile uyariya gerek duymadigi anlarda tribune mudahaleler geldi. "Bakin bunlar hep dert yaratiyor. Siz bunlarin yaptigini yapmazsaniz, makul ve makbul olursunuz" mesaji verildi.

6. Bunları yeterince yaparsan, insanlar eninde sonunda inanır.
Insanlar inandi.

Bunca yazidan cikmasi gereken sonuc su aslinda:

Kimse hatasiz degil. Ne Baskan, ne tribunler...

Aziz Yildirim, Fenerbahce'yi belki de herseyden cok seviyor. Bu tutkunun hem kendisine, hem de Fenerbahce'ye zarar getirdigi zamanlar oldugunu defalarca, kendisi soyledi. Aziz Yildirim'in, yaptiklarini kendisi icin degil, Fenerbahce icin yaptigina dair belki de en buyuk kanitlardan birini ben kendi gozlerimle gordum. Stadin icerisini gezen 70'li yaslarinda bir vatandas, gezisi bittikten sonra sans eseri Aziz Yildirim'i gordugunde, "Hersey mukemmel ama bir tek sey eksik" demisti. Baskanin gulerek sordugu "Nedir o?" sorusuna "Sizin heykeliniz de olmali" diye cevap aldiginda Aziz Yildirim'in sinirden degisen yuzu ve adami adeta iterek "Git isine be adam. Biz bunlari Fenerbahce icin yaptik" demesi aklimdan cikmaz.

Ama bu vb. ornekler, her ne kadar pur-i pak bir tutkunun kaniti olsa da "Yanlisa, 'Yanlis' denmesine" engel olmamali. Zira Aziz Yildirim, gidecegi yolu gozune kestirdiginde, yontemde de karar kilan ve "Durmak yok" diyen bir adam. Bildigi her konuda basarili oldugu da kesin. Bilmediklerini de ehillerine birakiyor ekseriyetle. Ama tribunler bilmedigi bir konuydu ve ehillere birakmadi.

Fenerbahce bir gelenekse, tribunler bu gelenegin en koklu rituellerindendir. Bu kadar karmasik bir yapinin bir gunde Aziz Yildirim'in istedigi kivama gelmesi mumkun olmazdi ve; baslangicini ve sahikasini meshur Bursaspor maciyla yapan "Madem benimle olmuyor, o zaman size, dilinizden anlayan insanlar gonderecegim" hareketiyle bir dinamit patladi.

2007 Sezonu'nda Fenerbahce-Galatasaray Bayan Voleybol Maci... Misafir (?) olarak sonradan gelen 50-60 kisi. Mac boyu gerginlik. Disari cikip cikip, giren insanlar. Emniyet yetkililerinin, salona gide gele asina olduklari yuzlere yaklasip "Bunlar bir seyler yapacaklar. Aman cocuklar siz mudahil olmayin. Bir sey de yapamiyoruz simdilik. Misafirlermis" sozleri.

2007 Sezonu'nda Fenerbahce-Besiktas Bayan Basketbol Maci... Polise rica-minnet iceri aldirilan misafirler (?). Oyle misafirler ki yaslari 12-17 arasinda degisen altyapi oyuncularina cok agir sarkintilik edip, hemen hepsini aglatiyorlar. Altyapi oyuncularindan birisi gidip polise "Abi neden bir sey yapmiyorsunuz?" diye sordugunda aldigi cevap "Onlar Misafir". Oyle misafirler ki mac sonunda, pankart toplayacagiz bahanesiyle sahaya inip, sevinen oyuncularin geride biraktigi esyalari pankartin arasina sararak goturmeye calisiyorlar. Ve bunlar sikayet edildiginde misafirleri, misafir edenlerden alinan cevap ne olsa begenirsiniz? "Onlar iyi cocuklar"

2008 Sezonu'nda Fenerbahce-Halk Bankasi Erkek Voleybol Maci... Saha icinde bir misafir (?). Ana avrat sulale sovuyor Halk Bankalilara. Sonra zorlukla tribune geri gonderiliyor. Misafir edenler karsiliyor ve diyorlar ki "Sen karisma. Bize soyle"

2008 Sezonu'nda Fenerbahce-Galatasaray Bayan Voleybol Maci... Tribunde bir misafir (?). Galatasarayli Bayan Oyunculara durmadan ve dayandigi demirin altindaki insanlari yikarcasina tukurukle yedi ced sulale kufurler ediyor. Misafir edenler "Yapma artik. Gel yerine otur" diyorlar. Oturuyor misafir.

O zaman sormak geliyor insanin icinden... Mesela taa Gaziantep'e kadar giden insanlar, bu yukaridakilerden hicbirini yapmadiklari halde neden kovularak gonderildiler gerisin geri? Bu sayilanlardan hicbirini yapmayanlar neden polis tarafindan alindi salonlarda? Neden tehdit edildiler? Neden hedef gosterildiler? Nedendi bu cifte standart? Herkes mi o istenmeyen grubun mensubuydu? Bir macta "S.ktirin gidin" diye salondan adeta kovulan aileler de mi tribuncuydu? Kurunun yaninda yasi da cayir cayir yakmak hep cozum muydu? Pire var diye yorgana gaz dokup yakmak?

Bunlari yazanlara, anlatanlara "Uyduruyorsunuz" deniyor. Iyi seyler, intibalar oldugu zaman "Oluyor bunlar" ama en ufak elestiride "Iftira bunlar". Ortasi yok mu bunun? Var. Ama "2T"yi prensip edinmis toplumlarda kolay degil ortasini bulmak. "Tebaa" olmak ve "Temenna" aliskanligi, gozleri karartiyor genellikle. Mesela "Elestiri gereklidir" cumlesi gorunuste dustur edinilmistir ama bu teoriyi pratiklestirdiginizde Padisah'dan once "Bostancibasi" diye haykiranlari gorursunuz karsinizda. Aziz Yildirim'in belki de en buyuk sanssizligi kocaman bir tebaasi olmasidir. Karsisinda kendini temennaya zorunlu addedenlerin olmasidir. Oysa ki Fenerbahce kendine ithaf ettigi hakli Cumhuriyet sifatinin icerisinde, baska ve eski bir cagda kalan "Tebaa"liga ihtiyac duymaz. Fenerbahceli kimseye "Temenna" etmez. Aslinda kabahat Aziz Yildirim'da degil. Ona "Sen hatasizsin" diyenlerde...

Bugun Fenerbahce Tribunleri ve Baskani arasindaki gerginlik gecici bir sureligine giderilmis gibi gozukse ve bunun surekliligi umulsa da bir risk her zaman var. Ve bu risk, Aziz Yildirim ihtiyac duydugu seyin monolog hakimiyetindeki bir "Ayak Divani" degil, diyalog esasli bir "Meclis" oldugunu dusunmeye baslayana kadar devam edecek.

Hiç yorum yok: