Hani belki de boyle bir siirin ustune gitmiyor yukaridaki resim ama o zamanlardaki cahilligi mazur gorun; Kartal Stadi, Nazim'in Kartalli Kazim'indan cok once dustu hayatimiza. O yuzden Kartal diyince aklima (Rahmetli Bedri Rahmi'den apartma gibi olsa da su cumle) biraz da stadyum gelir.
Kucuktum, Bostanci'dan Kartal'a yolculuklarda cay bahcelerinin denize 0 olmasina sasardim. Buyudum, Bostanci'dan Kucukyali'ya tasindik. Kartal'in semtiydik. Bir anda Maltepe ilce oldu ama "holigan ruhum" kucuk yasta kapiyi calmis ki "Ben Kartalliyim" dedim hep. Yukaridaki resimde, size gore solumda duran can kardesim (ve ben gibi manyak) Burak C.K. ile liseden bu yana uzanan "omuz omuzalik"ta en cok zaman kaplayan yer olan tribunleri Kartal'da da kovaladik.
Tuhaftir Kartal tribunleri.
Ayni macta, Kulup Baskani'na; hem deplasmana otobus kaldirmasini (makaminin basina "Buyuk" sifati ekleyerek) soyleyen, hem de annesinin bir isletmede, her gun tanimadigi erkeklerle ayni yataga girdigini bagiran kac taraftar toplulugu vardir acaba?
Oyle ki, Kartal tribunleri bir keresinde, yardimci hakemlerin kadin oldugu naif mi naif bir sezon acilis macinda; kapalida mesale yakip, ortaligi toz dumana kattiktan sonra, sahaya attiklari bir pet siseyle olaylari hakemlerin orta sahaya cekilmesine ve anonsa kadar goturmuslerdir. Musebbibin kim oldugunu hic sormayin siz.
Su acilis macina dair bir iki sey yazmadan edemeyecegim. Kablolu kanaldan yayinlanan bir Polonya televizyonunda, kadin, erkek, coluk, cocuk herkesi tek kisi canlandirirdi bir ara. Hala oyle mi bimiyorum? Iste bu bizim Kartal'in sezon acilisi icin sectigi Arap rakip FC Hatta'da da boyle bir adam vardi. Adam hem kaleci antrenoru, hem fizyoterapist, hem malzemeci, hem kameraman. Bir kulubun herseyi. Her teknik adamin ruyasi, bir geri hizmet emekcisi. Kaleci antrenoru dedik ya, sakin ola yabana atmayin. Hayatimda ilk kez (ve muhtemelen son olacaktir) alenen istop oyunuyla calistirilan bir kaleci gordum. Futbola getirdigi acilimlarla FC Hatta. bir efsanenin gobek adidir. Futbol Mundial bunu mutlaka degerlendirmeli.
Kartal bizim icin biraz da stadyumdur, ayni Istanbul'un oldugu gibi... Stadyum da kardesliktir, agabeyliktir bize gore. Daha o hislere dair yazacak cok seyimiz var bu ellerde, Yine de Kartal'in, Kartalli Kazim'dan daha meshur kimsesi yoktur sanirim. Memleket demisken Kartal'i, Kartal demisken de bu siiri yazmadan olmaz.
------------------------------------------
Mehtaplı bir gece,
gümüş bir kutunun içindesin
ortalık öyle bir tuhaf aydınlık, öyle ıssız.
Ya çok seslidir
Ya hiç ses vermez mehtaplı gece zaten.
Yatıyor filintasının arkasında Kartallı Kâzım.
Kız gibi Osmanlı filintası.
Parlıyor arpacık
namlunun ucunda
yüz yıllık yoldaymış gibi uzak
ve bir damlacık.
Kâzım emir aldı merkezden
Gebze'deki İngiliz'in tercümanı vurulacak.
Köylerde teşkilât kurmuş tercüman Mansur
atıyor bizimkileri.
Kâzım iyi hesaplamış herifin geçeceği yeri.
İşte sökün etti Mansur karşıdan
Beygirin üzerinde.
Beygir yüksek,
İngiliz kadanası.
Kendi halinde yürüyor hayvan
ortasında demiryolunun
sallana sallana,
ağır ağır.
Tercüman herhalde bırakmış dizginleri,
başı sallanıyor,
belki de uyuyor üzerinde beygirin.
Yaklaştıkça büyüyor herif.
Zaten mehtapta heybetli görünür insan.
Arada kaldı kalmadı dört yüz adım,
namlıyı kaldırdı birazcık Kâzım,
nişan aldı sallanan başına Mansur'un.
Soldaki yamaçtan bir taş parçası düştü.
Bir kuş uçtu sağdaki ağaçtan,
-ağaç çınar-.
Kuş ürkmüş olacak.
Çevrildi Kâzım'ın başı kuşun uçtuğu yana,
mehtapla yüz yüze geldiler.
Mehtap koskocaman,
desdeğirmi,
bembeyaz.
Ve Kâzım'ın gözünü aldı âdeta.
Zaten bu yüzden,
tekrar göz, gez, arpacık
ve filintayı ateşlediği zaman
ilk kurşun Mansur'un başını delecek yerde
galiba omuzuna girdi.
Herif «Hınk» dedi bir,
beygirin başını çevirdi
dörtnal kaçıyor.
Yetiştirdi ikinci kurşunu Kâzım.
Beygirin üstünde sola yıkıldı Mansur.
Üçüncü kurşun.
Tercüman düştü beygirden.
Fakat bir ayağı üzengiye takılı kalmış,
sürüklendi kaçan hayvanın peşinde biraz,
sonra kurtuldu ki ayağı
yıkılıp kaldı olduğu yerde.
Yamaca sardı beygir.
Kalktı Kâzım,
yürüdü Mansur'a doğru,
üzerinden kâatları alacak.
Arada dört telgraf direği yalnız,
ellişerden iki yüz metre eder.
Mansur doğruldu ansızın,
kaçıyor bayır aşağı.
Filintayı omuzladı Kâzım.
Dördüncü kurşun.
Yıkıldı herif.
Koştu Kâzım.
Doğruldu yine Mansur.
Yürüyor sarhoş gibi sallanarak,
kaçmıyor artık,
yürüyor.
Kâzım da bıraktı koşmayı.
Deniz kıyısına indiler.
Orda boş bir fabrika var,
bir de beyaz bir ev,
tahta iskelesi iner denizin içine kadar.
Mansur suya giriyor,
kâatlar ıslanacak.
Beşinci kurşunu yaktı Kâzım.
Suya düşüp kaldı önde giden
ve Kâzım tazelerken şarjörü
bir ışık yandı beyaz evde,
bir pencere açıldı.
Galiba bir kadın baktı dışarıya..
Boğazlanıyormuş gibi bağırdı Mansur.
Pencere kapandı,
ışık söndü.
Tercüman attı kendini tahta iskeleye.
Art ayakları kırılmış bir hayvan gibi sürünüp tırmanıyor.
Hay anasını,
ay da denize düşmüş
toplanıp dağılıyor,
dağılıp toplanıyor.
Velhasıl,
lâfı uzatmıyalım,
Mansur'un işini bıçakla bitirdi Kâzım.
Kâatlar kan içindeydi.
Fakat kan kapatmıyor yazıyı...
Namussuzun biriydi Mansur,
muhakkak.
Düşmana satılmıştı,
orası öyle.
Kaç kişinin başını yedi,
malûm.
Ama ne de olsa
mehtapta herif beygirin üzerinde uyumuş geliyordu.
Demek istediğim,
böyle günlerde bile, böyle bir adamı bile bu çeşit öldürüp
ortalık duruldukta, yıllarca sonra mehtaba baktığın vakit
üzüntü çekmemek için,
ya insanlarda yürek dediğin taştan olacak,
yahut da dehşetli namuslu olacak yüreğin,
Kâzım'ınki taştan değildi çok şükür,
fakat namuslu.
Ne malûm? dersen :
Dövüştü pir aşkına,
yaralandı birkaç kere
ve saire.
Ve kavga bittiği zaman
ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman.
Kavgadan önce Kartal'da bahçıvandı,
kavgadan sonra Kartal'da bahçıvan...
Nazim Hikmet Ran
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder