13 Mayıs 2009 Çarşamba

İstanbul İnadı

Bugün bir kitap sipariş ettim, İstanbul'un yokuş ve merdivenlerini anlatan. Hemen peşinden de NYG'nin "İstanbul Akıllı Ol!" yazısını gördüm. Şöyle bir yorumda bulundum naçizane. Sürç-i lisan ettimse affola :)
------------------------------
Hani İstanbul deyince direk olarak “Boğaz” aklına geliyor ya hepimizin.

Ya da şöyle söyleyelim; “Bir sürü şey geliyor akla ama Bedri Rahmi’nin destanında yaptığı gibi çok şampiyonlu dizeler yaratma yeteneğimiz olmadığından, “Boğaz” gönüllerin şampiyonu oluyor ya nezdimizde”.

İşte yokuş ve merdivenler de arada sırada saygı duyulacak sezonlar geçirip, üçüncü dördüncü olan sempatik küçük takımları gibidir Dünya liglerinin.

Hiç unutmuyorum, Üsküdar'da söve söve çıktığımız (daha doğrusu tırmandığımız) bir yokuşun şahikasından görünen manzaraya öylece çakılı kalmıştık, hayran hayran.

Diyeceğim o ki; bırakmaz İstanbul insanın peşini. Ne mühendis şehirler, ne doktor memleketler ister de; bir kez tutulan “İstanbul” der başka bir şey demez. 

Bıraktırmaya yeltenenin karşısına da, Fabrikatör Saim’in karşısına dikilen Yaşar Usta gibi dikiliverir:
“Sen mi şehirsin? Hayır. Ben şehirim. Ben. İstanbul” diye.

1 yorum:

harman dedi ki...

seksenlerin ikinci yarısı bi zamanda, beyazıt, laleli arap egemenliğinden yeni yeni sıyrılmaya başlamış, daha tramvay, metro, tarihin göbeğinden geçmemiş, beyazıtın ara sokaklarında, deri ve ayakkabı imalathanelerinden yükselen derby markalı solüsyonların kokusunun insanın ciğerine ciğerine işlediği bir zamanda, yaz aylarında çıraklık yaptığım ayakkabı imalathansinden bi iş için beyazıta yollandım. güneş beynimi kavuruyor, ellerime ayakkabı sayası döğerken yapışan solüsyonları kazımaya çalışa çalışa aksaraydan tırmanmaya başladım beyazıta doğru. Laleli, gedikpaşa, sol tarafta edebiyat fakültesi, ahanda istanbul üniversitesi, beyazıt meydanı derken habire düğünlere gittiğimiz ismini şimdi hatırlamadığım ama beyaz saray olması kuvvetle muhtemel işhanının önüden gitmem gereken yerin olduğu sokağa girmek için caddeyi kesen bir sokağa girmek için aniden sağa döndüm ve kaldım. minibüslerin çalıştığı seyyarın cirit attığı bir yokuş ve sonunda muazzam bir mavi. Sanki bir adım daha atsam duvardan denize düşecekmişim kadar derin, bi düşmeye başlasam iki günde ancak düşecekmişim kadar uçurum. Şimdi ankara da her yer yokuş ama.. yokuş.