6 Mayıs 2009 Çarşamba

14 Mayıs 2006

3 sene geçmiş üzerinden.

van basten'le Bostancı Tren İstasyonu'nun karşısındaki kahvede seyrederken maçı, adım atamayacak kadar hastaydım aslında. Vücutta kan namına bir şey kalmamıştı; aneminin dibine vurmuştum. Üç adımda bir dinlenmeden yürümeye devam edemeyen bünye; maçın sonrasındaki onca saati Bağdat Caddesi'ni arşınlayarak ve onca aksiyonun ortasında, adeta bilinçsizce geçirdi.

Aslında her şeyi, hem de saniye saniye hatırlıyorum. "Gözünün feri sönmek" neydi, o gece anladım. Yüzlerce, binlerce tanıdık insanın gözünde fer yoktu. "Nasıl olur?" diye bile soramıyorduk kendimize. Olmuştu.

Ve o günden bu güne...

Her seferinde yanılıyor ama her defasında istiyor, bekliyor gönül.,

Neyi?

Fenerbahçe topçusundan bir kaç maç üst üste “Fenerbahçeli” gibi oynamasını bekliyor.

Hani var ya maç öncesinin “Derbinin havası başka” topçuları.

Hani bunlar maç sonrası da “Derbiyi kazandık. Çok anlamlı bir galibiyet oldu” topçusu oluyorlar ya.

Ve hatta alayı böyle ya hani, topçu milletinin.

Bu haller gönülün hoşuna gitmiyor değil ama iş burada kalınca buruluyor gönül.

Fenerbahçe’nin 100 yıllık bir tarihi olduğunu, o yüz yıl boyunca yalnızca derbi oynamadığını idrak edecek futbolcu istiyor gönül.

Fenerbahçe’nin bambaşka hassasiyetleri ve hususiyetleri olduğunu anlamış futbolcuya hasret gönül.

Neticede böylesi ağaçtan toplanmıyor ya, yetiştirme meselesi bir yerde. İşte o yüzden “Siz Fenerbahçelisiniz. O forma kutsallığından ötürü herkese nasip olmadığı gibi, renklerine kahır gözyaşı düşmesine vesile olmuş bulunanlara da lanet misali çökmelisiniz. Onları analarından doğduğuna pişman etmelisiniz” diyen yönetici arıyor gönül.

Topçu milleti bilmez ama biz çocuk gözlerimizin gördüklerini unutmadık hiç. Şimdinin küstahları ve onların ağa babaları, bir zamanlar Fenerbahçe sadece dişlerini gıcırdattığında, ayaklarını makadlarına vurarak kaçarlardı.

Hiç yorum yok: