3 Temmuz 2010 Cumartesi

Erkek Kızlar - 2

Geçenlerde ilk bölümünü yazdığımız hikayenin son kısmı.
Reşad Ekrem Koçu'dan..

------------------------------

Vakanın aslı şuydu; asırlarca sürecek cemiyet yaralarından biriydi:

Aksaray'da Muradpaşa Camii'nin imamı Hafız İlyas Efendi'nin iki karısı vardı. Altmışını aşmış olan imam efendinin hali vakti yerindeydi, vücut yapısı da çok sağlamdı, damızlık koç, boğa gibiydi. Şeriat da dört nikaha kadar izin verdiği için gönlü bir körpe kız arzulamış, mahallesinden fakir bir eskicinin henüz on üç-on dört yaşında bir çocuk olan Hatice adındaki dilber kızını üçüncü zevce olarak almış ve sineyi muhabbetine çekmişti.

Kızın kadın çizgileri henüz gelişmemişti, göğsü topluca bir oğlan göğsünden farksız, hemen dümdüz olan Hatice'yi dedesi yerinde bir adamla evlendirmek o eski çağların tabiî görülen münasebetsizliklerindendi. Narin, zarif, güzel Hatice eskicinin kulübesinden imamın evine boynu bükük bir mor menekşe gibi gelin gitmişti. Esir pazarından alınmış bir cariyeden farksızdı. Daha haftasında üç kadın hamama giderlerken, iki yaşlı ortağı hamam bohçalarını cariyelerinin değil, Hatice'nin koltuğuna vermişlerdi.

Evlendiğinin ilk ayı içinde, belki o hamam günü, giderken yahut dönerken, belki başka bir gün komşu gezmesinde, çarşı alışverişinde ve yine iki ortağının bir adım arkalarında halayık gibi yürürken yolda Yeniçeri Zehir Ali'yle karşılaşmışlardı.

Zehir Ali'nin kara kara gözlerinin bakışı gönül evi talan eden yıkıcı Tatar akıncıları gibiydi. Küçük güzel Hatice'nin yaşmak altınca alevli bakışı bu şahin başlı, koşarlı, uçarlı, baldırı çıplak yalınayaklı bekâr uşağının gönül evi çatısını tutuşturuvermişti.

Göz göze geldikleri anı, yine Edirneli Nazmi'nin bir beyiti anlatır:
"Gönlüm karasın aç, ey yüzü ak;
Gel, su gibi bir benden yana ak"
demişti.

Hatice'nin o gece rüyasında genç ve güzel yeniçeriyi gördüğü muhakkaktır ve gözlerini açtığı zaman, Zehir Ali'nin karanfil bıyıklı dilber yüzü yerine altmış beşlik imam efendinin gülyağı kokulu çember sakalını görmek herhalde korkunç tecellidir.

Bu karşılaşmanın ve ateşli bakışmanın üstünden çok geçmedi, iki gün sonra Muratpaşa semtinde bir haber çalkalandı. Bir yeniçeri neferi İmam Hafız İlyas Efendi'nin küçük güzel karısını kaçırmıştı.

İmam efendiyle beraber mahalle namusu da şahlanıverdi; semtin ileri gelenleri arkalarına taktıkları 1.000'den fazla Aksaraylı ile Paşakapısı'na giderek ırz ve namus davasında bulundular, vakayı anlattılar:

- Irzımız, namusumuz yeniçeriye emanetken Müslüman'a bu ihanet ve şenaat olur mu?

- Kaldı ki, bir veziri alişanın camiinde imam olan suheladan bir hafızı Kuran'ın ehli, helali ola...

- Devletli Vezir!.. Hacı Bektaş Ocağı'nın namusuna dahi kara çalmış şeririn eşeddi siyasetle hakkından gelinsin!..

- Ve hem dahi o kahpenin cezasını veresin!..
dediler.

Sadrazam Koca Sinan Paşa'ydı. Kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen, bir koca kallaş, gaddar, zalim, kanlı adamdı, son derecede kurnazdı; ırz ve namus meseleleri üzerindeki titizliğinden değil, kadın kaçıran garip bir yeniçeri neferini buldurup derhal idam ettirmek suretiyle halk arasında nam salmak için vakaya aşırı alaka gösterdi:

- Müslümanlar, sakin olun, ben onları bulur ve gereği gibi haklarından gelirim! Şu sakalımızı din ve devlet yolunda padişahımıza ve padişahımızın siz kullarına hizmet ile ağarttık, benim zamanımda şeri şerife karşı gelir ırz ve namus uğrusu yaramazlara aman yoktur!.. Hele şimdi dağılın!.. dedi.

Ferhad Ağa ise, genç kadının kocası Hafız İlyas Efendi'den başladı:

- Karını kaçıranın bir yeniçeri olduğunu nereden biliyorsun? diye sordu.

İmam sıkılarak anlattı:

- Sabah namazına camiye gittim, evden çıktığımda iki büyük zevcem ve iki cariye uyurlardı, o gece Hatice'nin odasında olduğumdan yalnız o uyanıktı, beni kapıdan uğurlarken "Varayım ablalarımı namaza kaldırayım" dedi, namazdan eve döndüğümde ise Hatice'nin benim ardımdan sokağa çıkıp kaçtığını öğrendim. Vaka mahalleye yayılınca Sarac Hasan geldi, benimle mahrem görüşüp, "İmam Efendi, bu sabah namaza geç kaldım, koşa koşa gelirken, bir avrat gördüm, bir şahbaz yeniçerinin peşine takılmış giderdi, ne olsa gerek diye merak ettimse de namaz vakti geçeceğinden peşlerine düşmedim, sonra senin hatununun firarını işittiğimde bildim ki, yeniçeriyle giden odur; karanfil bıyıklı, yirmi yaşlarında gayetle nümayişli delikanlıydı" diye nakletti...

Bunun üzerine Yeniçeri Ocağı'nın vukuat defterinden yaramazlık ve uygunsuzluklarıyla tanınmış yüze yakın yeniçerinin isimlerini çıkarttı, hepsini takip ettirdi, çoğu evvela görgü şahidi saracın tarif ettiği adama benzemiyordu, bu meselede hepsi temize çıktılar.

Yeniçeri kılığına girmiş bir serseri olmak ihtimaliyle koca şehir semt semt, karış karış arandı; bekâr odalarına, hanlara, bütün şüpheli yerlere baskınlar yapıldı. Halleri şüpheli 500'den fazla kadın toplandı, imam efendinin diğer iki zevcesine gösterildi, hatunlar; "Hatice bu değildir" dediler.

İstanbul'un iki geçit noktası olup ismini kaybettirmeden kimsenin aşamayacağı, geçemeyeceği iki karakol vardı. Anadolu'da Bostancıbaşı Köprüsü, Rumeli'de Küçükçekmece Köprüsü; oralara da emirler gönderildi. Limandaki iskeleler de tutulmuştu. Ferhad Ağa "Şu avrat kuş olup uçmadı, balık olup deryaya dalmadı, ya ki köstebek gibi toprağa girmediyse elimden kurtulamaz..." dedi.

Son aranacak yer olarak Üsküdar'a geçmişti ve aradığını orada hiç ummadığı bir sürat ve kolaylıkla bulmuştu.

Küçük Hatice'yi Kolluk Hamamı'nda hamamcı ağanın camekân odasında boğan cellatlar, biçarenin çıplak cesedini bir çuvala koyarak yeniçeri kolluğuna götürdüler, gece çuvala ağır taşlar bağlanacak ve kayıkla Kız Kulesi açığına götürülüp, akıntıya bırakılacaktı.

Zehir Ali'ye gelince, Ferhad Ağa giyinmesine müsaade etmedi, kolları arkasına çevrilip kıskıvrak bağlandı; hamamdan, belindeki peştamalla çıplak çıkarıldı.

Baskın duyulmuş, bütün bekâr odaları, hanlar, kahvehaneler ve koca çarşı boyu boşalmış, Kolluk Hamamı ile iskele arasındaki meydana binlerce meraklı birikmiş ve hâlâ da koşup gelenlerle kalabalık artmaktaydı. Yeni gelenler:

- Ne vardır?.. Ne olmuştur?.. diye soruyordu.

Hiç kimse hiçbir şey bilmediği halde bir şeyler yakıştırıp atıyordu:

- Hamamda kan olmuş...

- Bir dilaver yeniçeriyi vurmuşlar...

- Yok, hamamcı ağayı vurmuşlar...

- Kan olmamış, bazı yaramazlar toplanmış, hamamda fitne maddesi konuşurlarmış...

- Yeniçeri ile sipahi arasına kılıç düşecekmiş...

- Benim duyduğum, balaban leventleri fahişe avrat götürüp hamamda meclis kurup ol avratları oynatırlarmış...

- Casus maddesiymiş...

- Hamamda kalpazanlar varmış, akçe basarlarmış...

- ...

- ...


Çorbacı ağa maiyetindeki yeniçerilerle kalabalığın arasından güçlükle yol açabildi. Zehir Ali kendisini götüren bostancılara ayak direyip güçlük çıkarmadığı halde hemen her adımında sille ve yumrukla hırpalanıyordu ve laf çemberleri de yine dalga dalga açılıyordu:

- İşte katil budur...

- Beş adam kesmiş...

- Bre katil olsa elinde, yüzünde, üstünde kan olur...

- Bre ben bu şahbazı bildim, 59'un Zehir Ali'dir...

- Tamam odur...

- Bre siyasete niçin götürürler?..

- Yaramazdır...

- Allah taksiratını affetsin...

- ...

- ...


Hatta sille yumruk sürüp götüren bostancılar da dahil, herkes Zehir Ali'nin iskele önünde idam olunacağını tahmin ediyordu, fakat Bostancıbaşı Ferhad Ağa:

- Bu melunu kayığa koyun, Tophane'ye götürürüm... dedi.

Ferhad Ağa kesin kararını vermişti, delikanlıyı işkenceyle idam ettirecekti, fkat bilinen işkencelerin hepsini azımsıyordu, Zehir Ali'nin suçu katmer katmerdi:

Zina!..

Bir Müslüman'ın nikâhlı karısını kaçırarak zina!..

Hafızı Kuran bir imam karısıyla zina!..

Bir Müslüman kadınını soyarak kestirerek oğlan kılığında dolaştırma!..

Bir Müslüman kadınını soyarak bir peştamalla erkekler hamamında üryan olarak teşhir!..

Aşiftesini civelek yazdırıp, Yeniçeri Ocağı'nın namusunu lekeleme!..

Ferhad Ağa Üsküdar'dan Tophane'ye geçinceye kadar Zehir Ali için işitilmemiş, görülmemiş bir idam şekli düşündü. Tophane'de Zehir Ali'nin evvela ayak, bacak, diz kemikleri kırıldı, belden aşağısı kanlı bir et külçesi haline geldi. Sonra yarı ölü bir halde yağlı paçavralara sardılar ve bir havan topunun ağzına gülle gibi tıkadılar ve topun fitiline ateş verdiler.

- Bu melunu derya ve toprak kabul etmez!.. diyen Ferhad Ağa, Zehir Ali'yi bin parça olarak havaya savurdu.

Hiç yorum yok: