21 Temmuz 2010 Çarşamba

Taraftar - Yönetici - Topçu


Çizgiden Çıkaran isimli blogun sahibi, NtvSpor'un da müstesna yazarı Barış Gerçeker "Topçu dediğin..." başlığıyla bir yazı yazdı. Ben de üzerine bir yorumlar karaladım. 4096 karakter sınırına takıldık. Tümünü gönderebildim mi, bilemedim. O sebeple buraya da alayım, Han Duvarları büyüklüğündeki yorumu. Yazıların olumsuz olan hiçbir noktası blog sahibine yönelik değil. Blog sahibi biliyor ama yine de bildireyim dedim.

--------------------------------

Bence sesi çıkan, meydanda olan, öyle ya da böyle "Ne diyor acaba?" diye merak eden insanlar söylediği zaman sorun daha büyük oluyor.

Her Türk'ün asker, sıhhi tesisatçı, oto tamircisi ve teknik direktör doğduğu konusunda konsensüs var, kabul… Ama bunu bir kere söyledikten sonra, süreç içerisinde dönem dönem tekrarlamak da başka şeyleri meşru kılıyor, esas sorumluların farklı bahaneler üretmesine yarıyor.

Olayı futbol genelinde ele alacak donanımım olmadığım için, Fenerbahçe özelinde izah etmeye çalışayım.

Bir Mahmut Hanefi mevzuu yaşandı mesela. Kendi tribünlerinden tepki yediği için yaşadığı moral bozukluğu, ilerleyen zamanda oynadığı az sayıda ve kötü performanslı maçlar için de “geçerli bir özür” teşkil etti, tuhaf bir şekilde. Evet, ortaya çıkan “yuuh”lu durumu hepimiz kınadık ama bu muydu yani?

Onun ve diğer “hassas yerleri yara alan” futbolcuların bu denli zayıf olması ve iyileşmelerinin (?) uzun sürmesi, bir önceki yorumda eksik şerh koyduğum “Zaten bunlar kimseyi beğenmez” yargısından kaynaklanıyor biraz da.

Alaturka kafa yapısındaki sporcu, amiyane tabirle, bundan yüz buluyor ve “Oynamıyorsam sebebi var” hallerine giriyor.

Yine alaturka düşünen yönetici ise, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem “kumaşı iyi” kontenjanından gelmiş ama “taraftar yüzünden” (!) iyi elbise çıkaramamış oyuncunun sorumluluğundan kurtuluyor, hem de iyi oynadığı takdirde terzisini kendisi göstereceği futbolcu için “Madem oynamıyor, seneye ya da ondan sonraki seneye ücretini ona göre ayarlarız” fikri güdüyor.

Algı konusunda hemfikirim… “Taraftar” denince akla, sabahleyin hep birlikte evlerden çıkarak, trenle Söğütlüçeşme’ye gelip, stadyumda toplanan 30.000.000 kişiden müteşekkil bir topluluk geliyormuş gibi yorumlar yapılıyor. Zaten tam da bu yüzden artık “Hiçbir şeyi beğendiremiyoruz” demekten vazgeçmek lazım. Memleket çapındaki meskûn mahallerde vatanla beraber Fenerbahçe’yi de masada kurtaran insanların ne dediği hiçbir yöneticiyi ve sporcuyu, doğru bellediği yoldan çevirmiyor çünkü. Daha doğrusu, olan biten şeylerde o insanların ne yöneticilerden, ne de sporculardan daha fazla payı var. Keşke aksi olsa, keşke kamuoyu diye bir mefhum olsa, keşke o efkâr-ı umumiye bilinçli ve etkili olsa ama yok işte.

Mustafa Kemal Paşa ve diğer komutanlar Kurtuluş Savaşı sırasında bir cephe hakkında hararetli hararetli tartışıyorlarmış. O sırada harita gelmiş. İsmet Paşa’nın da bir alışkanlığı varmış. Ne zaman harita önüne gelse, sürekli cebinde taşıdığı pergeli çıkartıverirmiş. Bu sefer de aynısı olmuş, haritaya eğilmiş. Mustafa Kemal Paşa da bunu görünce “Dur İsmet, şimdi pergeli bir kenara bırak” demiş. Teşbihte hata olmaz, bu cehalet cephesini eleştirirken, ne zaman önümüze taraftar gelse pergeli batırmaktan vazgeçmemiz gerek. Taraftar denen insanlar milyon tane adam, milyon tane fikir olarak bir kenarda duruyor. Onları işe yarar fikirleriyle ya da ukalalıklarıyla bir köşede bırakmak lazım. Bırakmadığımız müddetçe yönetimleri ıskalıyoruz.

Birileri orada sürekli sözler veriyor. Üç sene şampiyonluk, diyor. Dünya yıldızları gelecek, diyor. Gelmeyecek denen adamları getireceğiz, diyor. Başarılıyız çünkü Galatasaray’ı ve Beşiktaş’ı 10 puan geride bıraktık, diyor. Diyor da diyor, diyor da diyor. Sonrasında, daha yeni ay, son dördüne dönmeden bunların tam tersini söylüyor.

Aziz Nesin’den okuduğum bir Karadeniz fıkrası gibi.

Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp,“Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

E şimdi Süpermen’e, “İki dakika yere insene, sana bir şey danışacağım” deyip de sormazlar mı; “bir tarafta, her şeyin en iyisini kendi bildiğine inanan ama icraata gelince eli ayağı kilitlenecek zararsız adamları mı söylemek lazım; yoksa bizzat işin başında olup da “Tetumsa tetum” diye yalan üstüne yalan söyleyenleri mi?”

Ya da şöyle sorayım:

Siyasi iktidar, memur / emekli maaşlarına zam yapacağını açıklasa ve aradan on gün geçtikten sonra “Şaka lan şaka… Bütçede para mı var?” deyip, vazgeçse kimi eleştirmek gerekir? Kahve köşesinde ajans haberi dinlerken Cem Karaca’nın “Bindik Bi Alamete” şarkısındaki gibi “Bu işler böyle olmaz” diyen üç beş tane başbakanı mı (!) yoksa hesapsız iş yapan icra makamını mı?

Velhasıl bana biraz samimiyetsiz geliyor bu işler. Orada kodamanlar semirerek dururken, halka “Bilinçlensenize lan” demek gibi geliyor.

Bir başka Aziz Nesin ile bitireyim.

Recep Peker, başbakanlığı sırasında bir yurt gezisindeyken yolu bir kimsesiz çocuklar okuluna düşmüştü. Başbakanı görmek için köylüler de okula gelmişti. Düzenlenen törende, öğrencilerden biri, kendisine önceden öğretildiği üzere, okula yardım sağlamak için, kimsesiz çocukların unutulduğunu söyledi.

Recep Peker hemen,

- Bu memlekette kimsesiz yoktur, dedi, vatan ananızdır, biz de babanızız…

Arkada duran köylülerden biri yanındaki köylüye Recep Peker’i göstererek,

- Demek, anamızı… ağlatan adam buymuş! Dedi.

Partililer seçim propagandası için gittikleri bir kasabanın kahvesinde oralılarla konuşmuşlardı. Yaşlıca bir köylü, partililerden birine sokulup, ona yavaşça,

- Bey, dedi, senin sözlerin bana yakın geldi. Ondan ötürü sana bişey danışacağım. Şu sosyalizm dedikleri nedir, bana anlat. Oldum olası bizim hükümetler sosyalizmi kötüler. Bizim hükümetler kötülediğine göre bu sosyalizm iyi bişey olacak… Anlat şunu hele!

Köy kahvesinde toplanmışlardı. Köye o gün gelen tahsildar da aralarındaydı. Köylünün biri cebinden köylü cıgarası paketini çıkarıp tahsildara uzattı. On beş lira aslî maaşlı tahsildar da cebinden bir Amerikan cıgarası paketi çıkararak,

- Köylü kullanmam, dedi.
Cıgarayı uzatan köylü,

- Sert mi geliyor, yoksa kalın mı? diye sordu.

1 yorum:

baris_gerceker dedi ki...

O yazımın altındaki yorumu görünce "Şu blogger'ın bir de münazara platformu olsa, forum gibi değil ama, seçen iki kişi geçip âşık atışması gibi atışsa, insanlar da okuyabilse" dedim (sibernetik girişimci ruhu olanlara tüyo olsun, boşluk var!). O yorumun onunla kalmadığını tahmin etmek zor olmadı, zira adaşım da eli kaleme/klavyeye gitti mi duramıyor. Dediği gibi, üzerime alınacağım bir şey yok olumsuz şekilde çünkü o yazının anlattığı "kimseyi beğenmeme" ve bu kimseyi beğenmeme etiketiyle mağduriyetin geri tepmesi konusu şahsıma özel bir durum değil, sadece kinayeli bir durum tespiti.