28 Temmuz 2009 Salı

Renk Cümbüşü

Toplumların / toplulukların (ve tabii bireylerin) "Muhafazakarlık" ve "Çağdaşlık" kavramları arasında makul bir şekilde gidip gelirken, bir anda şirazeden çıktığı noktalar neresidir?

Kutsiyet arz eden şeyler, bir.
Çok sevilen şeyler, iki.

Birey olarak bakacak olursak; mesela uzun saçına ölüp bittiği sevgilisinin, haberli ya da habersiz, saçını birazcık da olsa kısaltmasından ötürü, ömründen bir kaç gün yitiren kimseler vardır (Evet, vardır, biliyorum). Bu vb. durumlara ister "Alışmışlık Üzerinden Saçma Bir Tutuculuk Sanrısı" diyin, ister başka bir şey; ortada var olan duygu yeniçeri misali "İstemezük"ten başka bir şey değildir. Sevdiğimiz saça makas değmiştir ama yapacak bir şey yoktur. Giden saçın arkasından yası tutup, teselliyi çok da kısalmamasında buluruz.

Toplumların muhafazakarlıkları ise bu denli masum şekilde arz-ı endam etmeyebilir. Bilhassa din-diyanet-siyaset ekseninde, aklıselimden çıkmış toplumsal olaylarla bezeli tarihimizin herhangi bir sayfasını çevirip, bunu görmek mümkün olduğu için, uzun uzadıya anlatmaya, hatta kısa bir örnek vermeye dahi lüzum yok.

"Birey ile Toplum" arasında kalan ve "Topluluk" ya da "Camia" olarak nitelendirebileceğimiz kesimlerde, ilk iki örnekteki ekseri dinginliği yakalamak zordur. İlişkiler süreç içerisinde yaratılmış ritüellerle, toplumlar ise yasalarla şekillenirken, camialarda sürekli bir kaynama hali hakimdir. Bilhassa (bu gereksiz uzunluktaki bu peşrevden sonra nihayet sadede gelebildiğimiz) spor kulüpleri kitlelerinde.

Konumuz formaların renk cümbüşü...

Kulüplerin mali kaygılarını ve bunun getirdiği "baştan aşağı" yapısal değişiklik mecburiyetini, anlamamak ve ticari faaliyet çabalarına hak vermemek mümkün değil. Bizim gibi antika zihniyetliler için kaybedilmiş bir savaşın ortasında olduğumuz da açık. Endüstriyel futbola karşı tribünün set demirlerine tutunmuş ellerimizi "Reklam asacağız" diyerek iten kulüp yönetimleri ve takipçileri sayesinde tribünden ha düştük, ha düşeceğiz. Nah düşeceğiz... Bu ağacın kökleri sağlam oldukça, yaprağı bitmez. Bir an gaza geldim. Neyse...

Gerçi Galatasaray'ın mor renkli forması ve Beşiktaş'ın baklava deseni üzerinden yürüyor bu tartışmalar ama onlar bizi ilgilendirmez. İyi olmuş, kötü olmuş yorumları ve beklentilere dair tartışmalar kendi taraftarlarına kalsın. Biz, kavramlar üzerinden yapılması gerekenlere bakalım.

"Forma satışı ile yıldız futbolcu alınabilmesi" rüyasını görecek kadar maddiyat düşkünü bir kitle yaratılması bile, ne durumda olduğumuzu alenen ortaya koyuyor. Kombine, taraftar kart, Fenercell, lisanslı ürün üzerinden yürütülen ve hatta rütbelendirilen bir taraftarlık anlayışı gelip yerleşti. Bizim yapacağımız bir şey yok. Parası çok olup da alışveriş yapanı kolundan tutamayacağımız gibi, bu insanların ağzını torba gibi büzüp, konuşmamalarını da sağlayamayız.

Fakat kulüp yönetimlerinin yapacağı bir şey var:
Kitlesine dair bir ayrım gözetmemek.

Hoş, bunun şimdiki yönetim zihniyeti tarafından uygulanması oldukça zor. Fakat bilet fiyatları vb. konularda yaratılan kurumsal (?) ve (yöneticiler özelinde) bireysel zihniyet sayesinde tribüncü ve sade taraftar arasında yayılan geniş husumete "Dur" denmesinin başkaca bir yolu da yok.

Peki "Ayrım gözetmemek" nasıl olur? Bunu görebilmek için, öncelikle iki tarafın dediklerini alt alta koyalım.

1. Dünya Kulübü olmak istiyorsak, ticari anlamda, hedeflediğimiz yerde bulunan kulüpler gibi davranmamız gerekir.

2. Fenerbahçe'nin tarihten gelen değerlerine ehemmiyet verilsin. Ticari kaygılarla bunların üzeri çizilmesin.

Fenerbahçe yönetimi birinciyi gayet güzel yerine getiriyor. Zira ortadaki Fenerium başarısını inkar edemeyiz. Ama bunu yaparken öyle bir burnunun dikine gidiyorlar ki makul eleştirileri bile hedef gösterilecek şekilde lanse etmekte sakınca görmüyorlar. İşte orta yol da tam burada ortaya çıkıyor. Camiaya hizmet ve ürün arz eden icra makamı, talep edenlere karşı diplomasiyi kullanmayı öğrenmeli. Allah korusun ama güncel örneğin bizde de geçerli olduğunu varsayalım. Forma meselesi...

Diyelim ki Fenerbahçe'nin renkleriyle hiç alakası olmayan ve ilk bakışta "Bu ne lan böyle?" dedirten bir forma tasarlandı ve satışa sunuldu. Amaç "Tedbil-i üründe ferahlık vardır" kabilinden, güzel bir nakit akışı. Tahmin edilen de oldu ve yenilikçi kitle formaya akın etti. Bu olurken, "Gelenekçi" sıfatıyla dolaşanlarda (yani bizdeniz) bir tedirginlik hissedilmemesi düşünülemez. Ürünün allanıp pullanması aşamasında "Eskiden bu kadar da kopmayalım" diyenlere ortaokuldaki müdür muavinleri gibi mukabele ederek, onları "Muasır medeniyet düşmanı" olarak gösterip, adeta azarlamak yerine, "Değerlerden asla ve kat'a vazgeçilemeyeceği ancak bunun da bir çeşni olarak kabul edilmesi gerektiği" lisan-ı münasiple dile getirilse araya hararet yerine ferahlık girer. Kabaca çözüm budur. Gerisi idareci sıfatını haiz kişilerin diplomasiden ve insan ilişkilerinden anladığına kalır.

"Bu dediğin şey malumun ilanınıdır. Koskoca Fenerbahçe yönetimi bunu düşünemeyecek mi? Ne gerek var?" dememek gerek. Hafızası istavritten hallice toplumlarda malumu ilan etmemenin ceremesi, çekilemeyecek kadar ağır olabilir. Aydın Örs olayında olduğu gibi...

Hiç yorum yok: