31 Mart 2009 Salı

Bir Seçimdi, Geldi Geçti


Oy kullanamadık. Ha fırsat olsa, sandığa koşarak mı gidecektik? Hayır ama bu kez olsun "Çaldı ama iş de yaptı be kardeşim" yerine, "İş yapmadı ama çalmadı" denebilecek birine oy vermek için gitmek istedim. Olmadı. Olsa da farketmeyecekmiş zaten. Sonuç kayıp oldu, Kemal Kılıçdaroğlu adına.

Bizim memleketimizde partilerin teorik ideolojisi ile pratik ideolojisi arasında dağlar kadar fark var. Böyle olması da gayet normal. Bir asırdan fazla zamandır başka bir kıtadaki müttefiğin kucağına kısmen bırakılan istihbarat servisleri (artık o dakikadan sonra senelerdir neyin istihbaratını tutuyorsak) ve akabinde diğer "kısmenden öte" devlet kurumları ile, herhangi bir iktidarın, ister sağdan olsun ister soldan, kendi kendini idare eden bir muktedir güç olmasını beklemek yanlış olur. Ancak fena halde idealist birisi çıkacak da, kitleleri peşine takacak da, gidişatı gören ve işine gelmediğini düşünen çağın hakim kuvvetlerinin türlü komplolarından kurtulacak da, kendine bir kadro oluşturacak da, müttefikler bulacak da, falan da fişmekan da. Bu işler bir kaç asırda bir oluyor genellikle. Biz de bu deja vu halini ve sıramızı savalı bir devrim kadar oldu maalesef...

Yukarıdaki sebeplerden ötürü "Oy" müessesesine bu kadar anlam yüklemek mantıksız geliyor bana. Ama bu yerel seçimlerin farklı bir yanı da yok değildi, yazının ilk paragrafında sarf ettiğim cümlelerden mütevellit. Yaşımız genç olsa da hizmete dair önemli kıstasları ve belediye yolsuzluklarını bu kadar öne çıkartan bir "seçim öncesi süreç" anımsamıyorum.

Biraz çağın iletişim imkanlarının "en ücra belgeleri" bile gözlerden uzak kalmamasını sağlaması, biraz bu belgelere hassasiyetle yaklaşan insanların bulunması derken, ciddi bir tartışma dönemi yaşandı.

Kemal Kılıçdaroğlu, hem Kadir Topbaş'ı, hem de Melih Gökçek'i yerden yere vurdu. Hatta Melih Gökçek'i yerin dibine soktu. Evrakla dövdü. Hadi iyimser olalım, "kendi yolsuzluklarını" demeyelim ama yolsuzluklara dair "kendi görmezliklerini, bilmezliklerini" aşikar kıldı. Milletin parasının nerelere gittiğini gösterdi. Kaldı ki o para kodamanların falan değil, memleketin eski ve yeni başkentinin halkının paralarıydı. Ama ne oldu? Hem Kadir Topbaş hem de Melih Gökçek, yeniden seçildiler...

Mevzu Kılıçdaroğlu'nun kazanması falan değil. Ben CHP'yi rejimin bekçisi, devrimin yılmaz savunucusu olarak falan görüyor değilim. Her parti ne ise, CHP de odur neticede. Yozluktan payını almadığını söylemek yanlış olur. İçinde aydın unsurlar vardır, o kadar. Ama bütün bunlar bir yana, şunca olaydan sonra bile, bu kadar aydınlatmadan ve "milletin sömürüsüyle birilerinin boş yere semirdiği" anlaşıldıktan sonra bile "semirenler ya da onlara göz yumanlar"a "Devam edin" deniyorsa, kimse ağlamasın "Zor durumdayız" diye.

Madem öyle eve giren hırsızların günahı ne? Onlar belediye gibi makbuz kesemedikleri için mi hapise tıkılıyor?

Uzatmayalım. Bir öneriyle bitirelim.

Belediyeler, zabıta gibi bir ekip kursun. Bu ekip, ayın muhtelif günlerinde, belli adreslere gidip olur olmaz para tahsil etsin. Karşılığında da makbuz kessin. Misal zart vergisi, zurt kesintisi... Vatandaş sorarsa, "Bu nedir?" diye, cevap hazır:
"Bundan sonra vergi için sizi yormayacağız. Biz eve gelip alacağız. Zaten para da bizde kalmıyor. Başka kişi ve kurumlara yediriyoruz. Seçimi kazanınca millet hizmetten memnun diye, kolaylaştırmak istedik. Fena mı ettik? Bundan sonra böyle. Söğüş Online."

Hiç yorum yok: