Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2011 Pazartesi

Bayan Kadın El Ele, Hep Beraber Baskete


Bu sene bol bol "kadın" mı demeli yoksa "bayan" mı, tartışması yaşadık spor dallarında. Hâlâ bir kafa karışıklığı mevcut.

Bizim tarafımız tabii ki belli, köksüz, uçsuz bucaksız, sonradan uydurma "bayan" kelimesi ne kadar az kullanılırsa o kadar iyi. Dili kurtarmanın yolu böyle küçük şeylerden geçer. Geçmişten, eski kelimelerden utanmanın lüzumu yok.

Neyse...

Yukarıdaki haber 29 Eylül 1955 tarihli Milliyet gazetesinden. Görüldüğü üzere, ikisi bir arada bir çözüm sunmuşlar.

Muhteşem Süleyman


Tarihi şahsiyetleri tarihte bırakmayıp, yaptıklarını günümüz koşulları çerçevesinde değerlendirdiği için tarihten zerre keyif alamayan bir toplum içerisinde yaşadığımızdan, "en azından niyet olarak" muhteşem bir iş olan "Muhteşem Yüzyıl" dizisinin bile protesto edilebildiğini gördük geçende. Emeği geçenleri tebrik etmekten (!) başka bir şey gelmiyor elden.

Fırsattan istifade, merhum Reşad Ekrem Koçu'nun "Tarihimizden Kahramanlar" adlı kitabından, Kanuni Sultan Süleyman ile ilgili bölümün son kısmını arz edeyim.

-----------------------------

Uzun boylu, azametli adamdı. Sakal ve bıyık telleri seyrek, köseceydi. Son hastalık yıllarına kadar sakalını daima tıraş etmişti. Vakarlı erkek çizgileriyle güzel insandı. Kalın sesli ve sohbeti gayet tatlıydı.

Hususi hayatında gayet sade giyinirdi. Beyaz rengi pek severdi. Parmağında gayet kıymetli bir yüzük bulundururdu. Sağ kulağında da fındık büyüklüğünde ve armut şeklinde tek bir inciden yapılmış bir küpe takardı.

Satrançta mat edilmez bir oyuncuydu. Kuyumculuk sanatında da zamanının en değerli ustası denilecek kadar hüner ve bilgi sahibiydi.

24 Aralık 2010 Cuma

Aziz Yıldırım : Fenerbahçe'nin Atatürk'ü


Kendisinin bile duymaktan hoşlanmadığı böyle bir şeyi, utanmadan, sıkılmadan söyleyebilenler var, Fenerbahçe camiasında. Şu aşağıdaki metni (varsa adı geçenlere dair siyasi ön yargılarınızdan sıyrılarak) bir okuyun; en ufak bir benzerlik görebiliyorsanız, gelin, hep beraber tartışalım.

-----------------------------

Birinci Dünya Harbi'nden sonraki sivil diktatörler iktidara geçince üniforma giymişler ve bir daha arkalarından bu üniformayı çıkarmamışlardır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile beraber zaferden sonra üniformalarını çıkardılar ve bir iki askeri manevra müstesna, bir daha giymediler.

Mustafa Kemal, yeni düzenin devletini ve toplumunu kurmak, yeni düzene aykırı bütün müesseseleri ve gelenekleri yıkmak, yerlerine yenilerini koymak davasında samimi, açık ve tereddütsüzdü. Birçok Türkçüler kendisi ile beraber idiler. Ancak bunlar bir şahsî ve keyfî otorite değil, Mustafa Kemal'in liderlik itibar ve nüfuzunu da içine alan bir meclis ve kanunlar otoritesi istiyorlardı.

Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun tadillerinde Cumhurreisine veto ve fesih hakları verilmek meselesi tartışıldığı zaman, devrimin otoriter idaresini zarurî bulan ileri fikir arkadaşları dahi kendisine karşı koymuşlardır. Bunlar arasında Saracoğlu Şükrü ve rahmetli Mahmut Esat Bozkurt vardı. Mustafa Kemal, Meclis görüşmeleri sırasında, en çok kürsü nüfuzu kazanan bu iki genci bir akşam çağırdı, sabahlara kadar kendileri ile tartıştı ve sonunda bu yeni haklarla şahsi otoritesini kuvvetlendirmek iddiasından vazgeçti.

Bütün nimetlerin ve mahrumiyetlerin kaynağı olan bir zamane hâkimi bunu yapmaz. Mustafa Kemal emir kulları ile fikir yoldaşlarını birbirinden ayırmasını ve hangilerini nerede kullanacağını bilmeseydi, Atatürk olur mu idi?

Çankaya - Falih Rıfkı Atay

12 Kasım 2010 Cuma

Abdülhak Hamid ve Lüsyen, Atatürk'ün Sofrasında


Can Dündar'ın Lüsyen kitabı çıkınca aklıma aşağıdaki enstantane geldi.

Falih Rıfkı Atay'ın Çankaya kitabından:

------------------------------------------

Hamdullah Suphi Tanrıöver dostları uğruna pek kendini veren bir arkadaşımızdır. Atatürk'ü memleketin aydın takımı ile tanıştırmak için daima çalışmıştı. Bir gün kendisine rahmetli Yusuf Akçura'yı takdim etmek ister. Atatürk:

- Adını işitirim ama tanımıyorum. Kimdir bu zat? diye sorar.

Hamdullah:

- Mütefekkirlerimizdendir, cevabını verir.

Yusuf Akçura hoş ve ciddi yüzü, gözlüğü, kısa sakalı ve çok defa üniversite kürsülerinde görünen kafası ile gerçekten bir "mütefekkir" tipi idi. Atatürk derdi ki:

- Mütefekkir kelimesini duymuştum, fakat mütefekkir denen bir kimse görmemiştim. Yanıma oturunca doğrusu içime bir ürküntü geldi. Bir mütefekkirle nasıl konuşmalı idi. Adeta imtiham korkusu geçiriyordum. Biraz sonra gördüm ki pekala sizinle olduğu gibi onunla da görüşülür. Sorduğu sualler kolay kolay cevap vereceğim şeylerdi. Nasıl rahat ettiğimi bilemezsiniz.

Kendisinin gözünde birini daha, Abdülhak Hamid'i de büyültmüştük. Şöhreti de eski ve azametli idi. Sıkılgan olan Atatürk onunla karşılaşmaya da ehemmiyet vermişti. Hristiyan olan karısı ile geldi, sofraya oturdu. Bir iki kadehten sonra kendinden geçmişe benziyordu. Kabaca şeyler de söylüyordu. Mesela sofrada birkaç Türk hanımı da varken, kendi eşini göstererek:

- Var mıdır Türkler arasında böyle hanım? sözünü de ağzından kaçırdı.

Atatürk yabancı "eş"lerden hoşlanmazdı. Türk kadınının şerefini yükseltmek ve ona hiç tariz ettirmemek başlıca meraklarından biri olduğunu bilirdik. Bu söz üzerine kıpkırmızı kesildi. Bir fırtına kopmasından ürküyorduk. Misafir de yaşlı idi.

Kendini güçlükle tuttu. Başka bahislere geçti. Ondan sonra misafirle de pek alakalı olmadı. Zaman hayli ilerlemişti. Misafir kendisinden galiba bir şey sordu. Sözünü iyi işitmeyen Atatürk:

- Ne buyurdunuz beyefendi? dedi.

- Bana beyefendi demeyiniz.


- Ya ne diyelim efendim?


- Sadece adam deyiniz.


- İşte onu diyemediğim için beyefendi diyorum ya.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Hakkında Doğru Dürüst Bir Şey Bilmediğimiz Atatürk


Selahattin Duman'ın bugünkü yazısı 10 Kasım'lara dair hissiyatı mükemmel anlatıyor. Sondan bir önceki, başlığa taşıdığımız cümle ise genel vaziyeti...

Kerameti kendinden menkullerin yazdığı kuş tüyü yastık hafifliğinde "Şununla seviştim, bununla düzüştüm ehere mekeke" kitaplarını ya da "Aşk-Meşk-Mevlana" üçgeninden parsayı toplayıp, üzerine bir de "Best Of" rezaleti yaratan yazarları kısa süreliğine bir kenara bırakarak, Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya"sını ya da Lord Kinross'un "Atatürk"ünü okumak gerek... Şevket Süreyya Aydemir'den üç ciltlik "Tek Adam"ı da unutmadan.

Oturup "Nutuk" ezberlemek, "İngiliz Gizli Belgelerinde Atatürk" araştırmak ya da "1. Meclis Tutanakları" hatmetmekten bahsetmiyoruz. En azından şunlara "Tuğla gibi bunlar yeaaa" diye ağız bükmemek gerek...

-----------------------------------------------------

Atatürk’ün sağlığında kendi aklına getirmeyeceği bir ritüeli, dünyanın en saçma anma törenlerini biz yarattık.. Sonra o törenlerin, o sanal yasların esiri olduk.. Öyle ki herkes garabeti gördüğü halde yıllarca kimse “Nedir bu yahu?” diye sorma cesaretini gösteremedi.. Taaa ki devr-i Özal’a kadar..

Eski kasveti kalmadı 10 Kasım’ların..

Şimdi gazetenin tepesine konan bir anma yazısı ile güzel bir fotoğraf yetiyor.. Gazeteci hinliği ile son bir gayret daha..

Ya Atatürk’ün eski fotoğraflarından derme çatma bir albüm veya tek bir poster o gün için “hediye” niyetine veriliyor..
Olur ya! Hâlâ acısı taze duran birileri vardır, ellişer kuruşunu tiraj niyetine alıverelim ellerinden..
Bu promosyon sanatının sanal acının önüne geçmesi halidir.. Bereket kulak asan yok.. Alınıp incinen de..
Hadisli tembihattandır..

Ölenlerimizi hayırla yad edeceğiz.. İmamın “Nasıl bilirsiniz?” diye sorduğunu varsayarak “İyi bilirdik..” diye çığrışacağız..

Hatta hayırla yad etmekten de ötesi var.. Gülerek, neş’eli zamanlarını anarak, eğlenerek anmak.. Daha güzeli yok..
Yalandan yas tutmanın çilesi bizim kuşağa denk geldi..
Çankaya’nın ikinci sahibi İsmet İnönü zamanında bu “sanal yas hali” pek uygulanmıyor, hatta hafif geçiriliyordu..
O yüzden de çocuk sesiyle dillendirdiğimiz “Atam! Sen kalk da ben yatam..” hamaseti o yıllarda yoktu..
Hatta yavaş yavaş, alttan alta Atatürk’ün ezici gölgesi cumhuriyetin günlük yaşamından siliniyordu.. O yılları yaşayanlar bir baktılar ki banknotların üzerinden Atatürk resimleri de kalkmış..

Yerine İsmet Paşa’nın resimleri konmuş..
Devlet dairelerine Atatürk yerine İnönü’nün posterleri asılmış..

Hesabını sormaya yürek ister..
Bugün nasıl “seyrek bıyıklı asabi şahsiyete” hiçbir muhabirin potkası sıkmayıp, aykırı bir soru soramıyorsa o yıllar da öyleydi..

“Kelebek bıyıklı, asık suratlı şahsiyet..” vardı başımızda.. Milli Şef olaraktan..
Soru sormak şurada dursun, yanına yaklaşılamazdı bile..

ONLARIN İŞİDİR

Derken iktidar el değiştirdi..
Türkiye’nin yeni patronları Demokratlar oldu, o sırada Anıtkabir’in de inşaatı bitti.. Atatürk’ün Etnoğrafya Müzesi içinde muhafaza edilen tahnit edilmiş naaşı Anıtkabir’e nakledilecekti..

Büyük bir devlet töreni hazırlandı.. İnceden inceye protokol hesapları yapıldı.. Kim nerede duracak? Kim hangi sırada yürüyecek?

Ahali bir de baktı ki Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşı diye bilinen İsmet Paşa, hazırlanan protokolde arkalarda bir yere düşmüş.. Sanki onun ilk başvekili ve halefi değil de çeşnici başısı..

Anıtkabir’e bütün devlet erkânı, bürokrasi, ekabirle vakarla, devlet adamlarına yakışır ağır başlılıkla yürüdü..
Yürüyüş sırasında ardı ardına çalan ve Radyo’dan da naklen yayınlanan törenden dinlenen Chopin’in Cenaze Marşı ile yeniden ağlatıldı..

Ondan sonra estirilen rüzgâr bir türlü durmadı, hatta her yıl daha şiddetlendi ve 10 Kasım’lar zapt edilmez oldu..
“Atam! Sen kalk da ben yatam..”

O yıllarda sanal yasın gerçek acısını çekenler hep ilkokul birinci sınıf bebeleri olmuştur..

Ağırlaştırılmış yas halinin etkisi ile çarpılan bebelerin çoğu evlerine girer girmez analarına sarılıp “Atatürk öldü..” diye gerçekten ağlamıştır..

Çocuk algısı işte.. Sanki yeni ölmüş gibi algılıyor olayı..
Orta eğitimden itibaren olay komediye dönüştü.. Her yıl 10 Kasım’dan önce sıkı bir hazırlık yapılırdı..
Her sınıfın “inekleri”, hocalar tarafından iyi bilindiğinden görev onlara verilirdi..

Kimi Atatürk’ün hayatını anlatacak.. kimi savaşlarını.. kimi de anekdotlardan giderek benzersiz kişiliğini.. Hafızası kuvvetli olanların görevi de Ata için yazılmış ağıt-şiirleri okumaktı..

Hatta mümkünse okurken ağlamaktı..
Hele dinleyenlerden bir ikisi de ağlıyorsa.. O çocuk bir de genel yas töreni için bütün okulun karşısına hatta bütün şehrin önüne çıkarılırdı..

Halkın hissiyatını sınamak için..

***
Her ortaokulun, her lisenin “kadrolu itleri” vardır.. Amatör stand-up sanatçıları.. Seyyar komedyenleri.. Bunların işi eğitimin taaa Ankara’dan belirlenen müfredatı ile uygulama sırasında dalga geçmektir..

Çoğu potansiyel tuluatçı olduğundan, laf ağızlarının ucuna geldiğinde kendilerini tutamazlar.. Doğaçlama yaparlar.. Tokat da ense köklerine patlar..

Sen gel.. Vefatı üzerinden otuz yıl, kırk yıl geçmiş birinin arkasından daha cenaze kalkmamış gibi yapanları seyrederken sus..

Kolay değildir.. Kendini tutamayıp mutlaka bir şey yumurtlarsın.. Şaplağı da yersin..
Eski bir “10 Kasım törenleri Gazisi” olarak kendi yediklerimden biliyorum bunları..

ACAYİP KAŞLAR..

Atatürk ’ün vefatı ile günlük hayat arasındaki zaman makası açıldıkça iş daha da garipleşiyor daha da komikleşiyordu..

Atatürk’ün kendisi sağ olsa ellam kendi müdahale ederdi bu soytarılığa.. Belki de gülerdi..

O tek parti ve arkasından gelen yılların kültürü ile asık suratlı, sert bakışlı fotoğraflarını göre göre adamcağızı aksi, sert bir kişilik olarak belledik..

Bir de fotoğrafçı çıktı.. Onun portre fotoğraflarını rötuşlayıp kaşlarını İkinci Wilhelm‘in bıyıkları gibi sivriltti.. Anısına yaptığımız en büyük rezilliklerden biri de budur..

Kaşları yukarı burulmuş, tuhaf görünümlü bir Atatürk.. Gerçekle ilgisi olmayan itici bir imaj..

Şimdi yayınlanıyor da Atatürk’ün gülen, kahkaha atan fotoğraflarını görenler şaşırıyor..

Kraldan çok kralcılığımız rahmetliyi bile şaşırtmıştır.. Ahalinin ki çok mu?

***

Yeni öğrenim yılı için hazırlanan tarih kitaplarını karıştırırken ilk kez basılan Ali Rıza Bey fotoğrafını gördüğünde şaşırdığı gibi..

Çocukluk arkadaşına, Bozok’a seslenir.. “Salih bak!” der gülerek.. “Bizim peder buymuş..”

Hakkında doğru dürüst bir şey bilmediğimiz insanın arkasından “yalandan ağlama komedisi..” çok şükür gerilerde kaldı..

Bunun için rahmetli Özal’a da ayrıca bir minnet borcumuz var..

8 Kasım 2010 Pazartesi

1956 - Macaristan - Kurşuna Dizilenler


Macaristan Gizli Polisi AVH'nin elemanları... Bir grup ayaklanan tarafından binadan dışarı çıkartılmışlar. Üç saniye sonra hepsi yerde ölü olarak yatacak. Bu, tam da silahların ateşlendiği an...

Dondurma satıcısı kılığında sınırdan içeri sızan meşhur fotoğrafçı John Sadovy'nin ayaklanmaya dair çekimleri ve daha fazlası için.

Buradan Buyurun.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Hayırsız Ada Köpek Katliamı


Az önce Oğuz Haksever'in programında "Chienne d'histoire" adında, 15 dakikalık bir animasyon gösterildi. Fragmanı şurada mevcut... Konu, İstanbul'un köpekleri... Ve tabii ki 1910'daki Hayırsız Ada katliamı. Konuya dair tartışma devam ediyor. Ben hala filmin etkisindeyim.

Aşağıda, ekşi sözlük'te, "matarama su ko" isimli kullanıcının alıntıladığı yazı var. Animasyon ile birbirini tamamlıyor.

"Dayanılmaz derece sıcak vardı. Etkisinden kurtulmak için kabineme çekildim. Vapur durmuştu. Biraz kestirmiştim. Hemen kalktım. Acele merdivenleri çıkarak güverteye kendimi attım: küme küme köpek cesetleri ve etrafa yayılan çok fena bir koku. Kaptan köprüsünde toplanmış olan arkadaşlarımın yanına çıktım. Hepsi mendilleriyle burunlarını tıkamışlardı. Koku o derece dayanılmaz bir hal almıştı ki ikinci kaptan emir verdi! Kamaraların kapılarını, pencerelerini kapadılar. Vapurun diğer kısımları da kapatıldı.


Bir mil uzakta ağaçtan, bitkiden oluşmuş yalçın bir kayadan ibaret olan ada gözüküyordu. Güneşin parlak ışınları görme kabiliyetimizi azaltmış olduğundan üzerinde bulunan hayvanları önce fark etmemiştim. Zannediyordum ki bu ada üzerinde taşlar hareketli, büyük bir kütle halinde çalkalanıyor, kaynaşıyor. Bu yanlış görüşü güneşin etkisi yapıyor diye düşünmüştüm.


Yalçın kayanın üstünde köpekler karınca gibi kaynıyor. Bir kısmı kıyıya yayılmış, güneşin yakıcı sıcağından kurtulmak için ve biraz serinlemek için kendilerini suya atmışlar. Diğer bir kısmı tepelere tırmanmış adeta tiyatrolardaki panoramaları andıran acıklı bir tablo vücuda getirmiş. Yaklaştıkça durum ve görünüşler daha belirleniyor. Dürbüne ihtiyaç duymaksızın gözlerimizle her şeyi, bu zavallı hayvanın çaresiz çırpınışlarını elemle görüyor ve izliyorduk.


Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlerine kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar... Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik, deşik arıyorlar... Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar... Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi.


Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya. Bir yanardağ ki ateş yerine feryat, duman yerine cesetler saçıyor. Bu kızgın zemin üzerinde su, yiyecek için ağızları açık köpekler... Etrafında martıların uçuştuğu cesetler kısım kısım denizde lekeler oluşturuyor. Vapur hareket etti. Zavallı köpekler yine bizleri son bir ümit ile takibe çalışarak çırpınıyorlar. Hiçbir şeyden habersiz geminin dalgaları onları büsbütün batırıyor, boğuyor, öldürüyordu. Ne karada ne denizde ölümden başka onlara el uzatan yoktu. Uzaktan bir römorkörün adaya doğru geldiğini gördük. Arkasında iki mavna köpek dolu kafeslerle aynı adaya gidiyor. Hayırsız ada'nın aç sakinlerine İstanbul’dan taze köpek getiriyorlardı. Biz uzaklaştık. Marmara’nın yüzü üzerinde siyah bir nokta halinde kalan bu müthiş manzaralı adadan bakışlarımızı ayıramıyorduk"

26 Ağustos 2010 Perşembe

Naci Ağabey

"Fenerbahçe Cumhuriyeti" diye bir söz varsa, çoğunu ona borçluyuz.

"Fenerbahçe Cumhuriyeti" diye bir kitap varsa, çoğunu yine ona borçluyuz.

Fenerbahçe'yi kuran değil ama Fenerbahçe'yi Fenerbahçe yapan insanlardan bir tanesi Naci Barlas.

Anılarını paylaştığımız bu sayfalardan milyonlarcasını bir araya getirsek kendisine teşekkür borcumuzu ödeyemeyiz.

Mutat rahatsızlığı dolayısıyla hastaneye kaldırılmış geçenlerde. Kendisini ziyarete gelenlere; "Burada öyle bir aksi doktora rastladık ki, bizi yaşatmak için dünyaya gelmiş. Beni zorla yaşatmaya çalışıyor. Ben de bir kanaat oluştu, yaşamak ölmekten daha kolaymış. Ölmek daha zor" demiş.

Aman sen zora yanaşma Naci ağabey... Gündoğan'da bir akşam sohbetine geleceğiz geçen yaz olduğu gibi. Özlenmeyecek insan değilsin ki...

12 Ağustos 2010 Perşembe

Duvar

14 Ağustos 1961

Batı Almanya tarafındaki iki kızkardeş, Doğu'da kalan büyüklerle görüşürken.

Independent'ta yayınlanan resimlerde, en çarpıcı olanı bu gibi geldi bana.

Devamı da şurada.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Taraftara Reva Olan : Sopa ve Saman

Alıntı üçlemesini bitirelim.

Merhum İsmail Cem'in, Mayıs 1975 baskısı "Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi" kitabından "Batı'nın Niteliği : Maddiyatçılık" başlıklı bölümü arz ediyoruz.

Mühim olan, içerikteki ideolojik isimlerin fikrine katılıp katılmamak, hatta kapılıp kapılmamak değil.

Bir yapının, Batı değerlerine bürünürken, insan faktörüne nasıl yaklaştığını anlatan küçük cümleler göreceğiz. Buna, spor kulübü jargonuyla söyleyecek olursak, "kurumsallaşırken" de diyebiliriz.

Fenerbahçe yönetimi kitlesine ne gözle nasıl bakıyor? Bu bakışın uygulamaya dönüşü Batı normlarına uygun bir başarı sağlıyor mu, yoksa alaturka bir "kavram kargaşası" mı var? Yoksa hiç bir şey yok mu?

----------------------------------

Batı medeniyetinin ve kültürünün ilk temeli "maddiyatçılık"tır. Maddi tatmin'dir. Madde'nin önemidir. Prof. Mousnier ve Prof. Labrousse'un ortak eserlerinde belirttikleri üzere, Batı düşüncesiyle insanı "yakın, maddi ve burjuva bir mutluluğa inanır". Avrupa'nın yükseliş dönemindeki hakim dünya görüşü olan aydınlık ekolüne göre (D. Alembert, Diderot, Voltaire, vb.) insan çabası ancak kendisine maddeten yararlı olacak hedeflere yönelmelidir. "Kullanışlı olmayan her şey boştur"

Madde ve maddi zenginlik Batı medeniyetinin değişmez amacıdır. Bütün değer ölçüleri bu amacın yanında ikinci derecede kalır. Marx'ın deyişiyle, "Burjuvazi, iktidarı ele aldığı her yerde, feodal, pederşahî, duygusal ilişki olarak ne varsa hepsini yıkmıştır. Feodal insanı doğal üstleriyle birleştiren bütün çapraşık ve değişik bağları hiç acımadan koparmış ve insanla insan arasında soğuk çıkar bağından, nakden ödeme gereğinden başka bir şey bırakmamıştır"

Madde'nin en büyük değer ölçüsü olduğu Batı düşüncesinin ve ekonomik düzenin motoru, itici gücü, tabiatıyla, "kazanma hırsı"dır. Bu hırs Avrupa ülkelerindeki faaliyetin olduğu kadar, kıta dışı yayılmasının da itici gücüdür. Avrupa'nın zenginleşmesinde başrolü oynayan sömürgecilik, sistem ve kişilerdeki kazanma hırsının doğrultusunda gelişmiştir.

Batı medeniyetinin güçlendiği oranda, kazanma hırsı ve onun amaca varmak için her vasıtayı mubah gören anlayışı, eski insancıl mazeretlerden, örtülerden sıyrılmakta, apaçık ortaya çıkmaktadır:
"16. yüzyılın İspanyol sömürgecilerinde (her şeye rağmen) yerlilerin yaşayışını düzeltme gibi bir çaba mevcuttur. 17. yüzyılda Richelieu ve Colbert gibi Fransızlar, yerlileri Fransızlaştırmayı düşünmüştür. 18. Yüzyılda ise burjuva anlayışı hâkimdir ve kazanma hırsının yanında bütün diğer düşünceler silinmiştir”

Denizaşırı ülkelere giden Avrupalıların ve onları gönderen devletlerin tek hırsı para kazanmak, daha çok kazanmaktır.

18. yüzyıl Batısının öncü düşünürleri Montesqieu ve Voltaire’e, Ansiklopedistlere göre ekonomik sömürüyü gerçekleştiren denizaşırı kolonileri kurmak olumlu bir harekettir. Bu amaca hizmet eden kölecilik sistemi ahlaka aykırı değildir.

Kapitalist düzende, üretim ve servet insanın tek amacı olmaktadır. Bu düzende insan değeri sıfıra inmekte, her şey “madde” için, “maddi yarar” için olmaktadır. Bütün toplum bu amacı gerçekleştirmeye yönelmiş bir sistem uyarınca şekillenmektedir; madde bütün insani değerlerden öne alınmaktadır. Diderot’un ünlü “Ansiklopedi”sine göre, “aydınlığın (bilgi, uygarlık anlamında) ilerlemesi sınırlanmıştır. Kenar mahallelere asla ulaşamaz: Çünkü oradaki insanların hepsi aptaldır."

Aynı çağın ve düzenin dünya görüşünü yansıtan Voltaire ise şöyle diyor:
“Saçma ve barbar olan halkın hak ettiği bir boyunduruk, bir sopa ve samandır”

Batı’ya kendi düşünce ve çıkarının damgasını vuran hakim sınıfın “maddeci” dünya görüşü, garip yahut tabii bir tecelliyle, “en büyük savunucularını 1800’lerin Mason’ları arasından bulacaktır”. Prof. Mousnier ve Prof. Labrousse, burjuvaziyle Masonluğun güçlenmesi arasında paralelliğe işaret ederek, 1717-1780 arasında Masonluğun bütün dünyaya yayıldığını; Montesqieu, Helvetius, B. Franklin, Voltaire gibi burjuvazinin ve maddiyatçı dünya görüşünün savunucularının Mason olduğunu yazıyor. Masonluk değişik ülkelerin rahat burjuvalarını, serbest meslek sahiplerinin, düşünürlerini, hatta ilerici asil ve krallarını aynı safta toplayarak gelişen burjuvazinin uluslar arası dayanışma örgütünü, rasyonel düşünce forumunu meydana getirmektedir.

Özetlersek, Batı felsefesinin ve düzeninin temeli maddi çıkara, maddi değerlerin önceliğine dayanmaktadır. Bu düzende amaç daha çok kazanmaktır; düzenin uygulandığı toplumların itici gücü kazanma hırsıdır. İnsanın, basit bir üretim aracı olmaktan öte değeri yoktur.

Batı toplumları bu temel niteliği üç beş filozofun, siyaset adamının düşüncesi sonucunda alınmamıştır. Nitelik, Avrupa’nın tarihinden, temeldeki uygarlıklardan, burjuva sınıfının gelişmesinden, Avrupa’ya özgü sosyal ve ekonomik şartlardan doğuyor. Kişilerin tek tek zenginleşip servetleriyle emeği ve üretim araçlarını bir araya getirmelerine dayanan; özel sermayenin güçlenmesini şart alan bir kalkınma modeli, tabiatiyle, ancak maddi değerlerin önde olduğu bir ortamda gelişebilir, ancak böyle bir ortam yaratır. Bünyesinde, alışkanlıklarında, insanında madde’nin aşırı önem taşımadığı bir toplumun çerçevesinde ise Batı kültürünün ve ekonomik düzenin oluşması beklenemez.

Taraftar Gelmesin. Elitistler Gelecek!

Aşağıdaki uzunca metin, Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabından alınma... Birinci Dünya Savaşı'nda, Osmanlı ordusunun Doğu cephesinde yaptığı bölük komutanlığı sırasında, emrindeki askerleri anlattığı bir kaç sayfayı naklediyoruz.

Sonuna kadar okuyanlar, gözlerini kapatıp, şimdinin kurumsal (?) Fenerbahçe'sini düşünsünler. O zamanki insan dağarcığının şimdikinden farkı bir yana, kitle faktörüne ve onun eğitimine dair tespitlerin geçerliliğine çok şaşıracaksınız.

Ha deyince lisanslı ürün, ha deyince kombine alan ama buna rağmen "Yıkılmanın bir numaralı sorumlusu" olarak lanse edilip, eli kalem tutanlar tarafından sayfalarda dövülen Fenerbahçe taraftarının ve ona sadece para-pul lazım olduğu zaman giden yönetici zihniyetin geçmişteki bir yankısını duyacaksınız.

Liderinin gözünün içine baktığı, hatta ona taptığı yıllardan bugüne hiçbir zaman kaale alınmayan ama buna rağmen kendisinden sağduyu beklenen kocaman bir kitlenin aidiyet sınavını bugünün penceresinden görerek okuyacaksınız.

Daha fazla edebiyata gerek yok. "Bundan önce sizi şöyle de alabiliriz" diyerek, sözü yazara bırakalım.

---------------------------------

Yaz sonuna doğru, alayın makineli tüfek bölüğüne geçtim. Bu bölük, o sıralarda ihtiyatta olduğu için, askerleri siper dışında ve başka cephelerinden de tanımak imkanını buldum. İlk işim, talim saatlarından başka bir de ders saatları ayırmak oldu. O sıralarda savaş biraz tavsamıştı. Bölüklerin mevcudu, arkadan gelen yeni kuralarla artırılıyordu. Bugün ordunun bilgi yapısında, Birinci Dünya Harbindeki Osmanlı ordusuna bakarak çok şeyler değişmiştir. Fakat o vakit, örneğin bizim bu makineli bölüğünde, İstanbullu bir başçavuştan başka okuma yazma bilen kimse yoktu. Daha ilk derste belli oldu ki bu bölükte, hangi dinden olduğumuzu doğru dürüst ve kesin olarak bilen kimse de yoktur.

Derse başlarken İstanbullu başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. Sonra da askerlere sordum:

- Bizim dinimiz nedir? Biz hangi dindeniz?

Hep birden:

- Elhamdü-l-illâh Müslümanız,

diye cevap vereceklerini sanıyordum. Fakat öyle olmadı. Cevaplar karıştı. Kimisi "İmamı âzam dinindeniz" dedi. Kimisi "Hazreti Ali dinindeniz" dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada:

- İslamız,

diyenler de çıktı ama;

- Peygamberimiz kimdir?

deyince, onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi:

- Peygamberimiz Enver Paşadır! dedi. İçlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da:

- Peygamberimiz sağ mı? Ölü mü?

deyince iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu.

Peygamberimiz sağdır diyenlere:

- O halde peygamberimiz hangi şehirde oturur,

diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber ölmüştür diyenlere de:

- Peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü?

denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar. Yüz sene önce, beş yüz sene önce, bin sene önce diye gelişigüzel cevaplar verenler oluyordu. Fakat çoğu, vakit tayin edemiyorlardı.

Dinimizin adı ve peygamberimiz bilinmeyince de din ilkelerini ve ibadetleri doğru dürüst bilen hiç kimse çıkmadı. Ezan dinlemişlerdi. Fakat ezan okumayı bilen yoktu. Namaz kılan bir iki kişi çıktı. Fakat onların da hiçbiri, namaz surelerini yanlışsız okuyamadı. Daha garibi, niçin namaz kıldıklarını bir türlü anlatamadılar. Sonra:

- Köyünde cami olanlar ayağa kalksın,

dedim. Gerçi köylerinde cami olan bir kaç kişi kalktılar. Fakat onlar da bayramlarda, cumalarda adet yerini bulsun diye camiye gitmişlerdi. Köylerinde mektep olan bir tek kişi çıkmadı. Bazı camili köylerde, cami odasında küçük çocuklara imam tarafından Kur'an ezberlettirilmeye çalışıldığını görmüşlerdi. Ama usulü dairesinde ve ayrı bir köy mektebi gören kimse yoktu.

İlk ders beni şaşırtmıştı. Bu bölük, o zamanki milletin bir parçasıydı. Hepsi de Anadolu köylüleriydiler. Biz Anadolu köylüsünü dindar, mutaassıp bilirdik. Halbuki bu gördüklerim sadece cahildiler.

Fakat asıl şaşkınlığım ikinci derste oldu. Daha ilk sual cevaplarda anlaşıldı ki, bu askerler yalnız hangi dinden olduklarını değil, hangi milletten olduklarını da bilmiyorlardı.

- Biz hangi milletteniz?

deyince her kafadan bir ses çıktı:

- Biz Türk değil miyiz?

deyince de hemen:

- Estağfurullah!..

diye karşılık verdiler. Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türktük. Bu ordu Türk ordusu idi. Türklük için savaşıyorduk. Asırlarca süren maceralardan sonra son sığınağımız ancak bu Türklük olabilirdi. Fakat ne çare ki bu "Biz Türk değil miyiz?" diye sorunca "estağfurullah" diye cevap verenlerin görüşüne göre Türk demek Kızılbaş demekti. Kızılbaşlığın ise ne olduğu bilinmiyordu. Ama, onu her halde kötü bir şey sayıyorlardı. Yahut belki de aslında kendileri Kızılbaş oldukları halde böyle görünüyorlardı.

Anadolu'da vaktiyle binlerce, on binlerce insan Kızılbaş oldukları için öldürülmüşlerdi. Gerçi bu öldürülenler hakiki saf Türk aşiretler halkı, Oğuz Türkleriydiler. Demek ki korku hala yaşıyordu...

Dininde, milliyetinde birleşmiş olmayan bu bölük, dersler ilerledikçe görüldü ki, devletin şeklini, devletin adını, padişahın ismini, devletin merkezini, başkumandanı ve onun vekilini de bilmemektedir.

Hele iş, vatan bahsine dönünce, büsbütün karıştı. Kısacası vatanımızın neresi olduğunu bilen yoktu. Yahut da bütün bilgiler, belirsiz, köksüz, şekilsiz ve yanlıştı.

Bölüğü yakından tanıdıkça daha garip şeylerle de karşılaşıyordum. Askerlerin bir kısmı, kendi isimlerini değil de başka adları taşıyorlardı. Künyelerinde yazılı yerler, asıl doğdukları veya kayıtlı oldukları yerler değildi. Bu kayıtları düzeltmeye ve onları temize çıkartmaya uğraşırken, bunu istemeyen, hatta işi büsbütün karıştıranlar da oldu... Böyle bir toplum, bu harbi elbette ki ruhen isteyerek benimsemiş olamazdı.

İşe yeniden, baştan başlamak lazım geldi. Önce isimlerinden başlayarak, bölüğün, taburun, alayın, onbaşının, çavuşun, subayın isimlerini öğretmeye giriştik. Sonra vatana, millete, dine doğru ilerledikçe garip birtakım ruh direnişleri ile karşılaşmaya başladığımı hissettim. Anlaşılıyordu ki bu direnişleri derin ve esaslıdır. Ben ilk adımda askerlerimi dindar ve mutaassıp zannetmiş, fakat cahil bulmuştum. Ama ne de olsa bunlar cahil fakat Müslümandır diyordum. Halbuki biraz sonra anlaşıldı ki, hepsinin nüfus kağıtlarına ve künyelerine geçirilen bu "İslam" kaydına bakmayarak, bu kalabalığın içinde bir sıra birbirini tutmaz dinler, yahut din tortuları, mezhepler, inancalar, tarikatlar, canlı olarak yaşamaktadır. Bunların hepsinin ruhlarına köksüz inancalar, vehim, şüphe ve geçmişin tortuları hakimdir. Hatta bir aralık inandım ki bölükte hiç olmazsa, aslını bilmeden de olsa kendini "İslam" sayanlar, çoğunlukta bile değildiler.

Alevîler, Yezidîler, Kızılbaşlar ve daha akla ve tasnife gelmeyen ve hepsi de geçmişim bilinmeyen köklerinden gelip, mensubunu karmakarışık bir insanca çamuru içinde yaşatan bir sürü itikat döküntüleri, bu insanları parça parça birbirlerinden ayırmaktadır.. Bu görüş ve kanılara varınca, bölüğün daha ilk adımda dinini, milletini ve vatanını bilmemesi şeklinde meydana vurduğu sert gerçek güçlükle de olsa, bir takım tarihi ve etnik sebeplerle az çok izah edilebilir bir hal almaya başladı.

Tam o sıralarda yayınlanan bir kitaptan bu konular için çok faydalandım. Bu kitapta Anadolu'da yerleşen bütün dinlere ve rejimlere karşı, daha eski din ve itikatların, çeşitli maskeler altında yaşattığı direnişler çok açık olarak anlatılıyordu. Bu din ve inanca kalıntıları, bilhassa İslam akidelerine karşı dayatıyorlardı. Bu dayatışta, Hristiyanlıktan önceki itikat kalıntılarından başlayarak, Hristiyan unsurlarının, İran itizallerinin ve akla gelmez daha bin bir ruh döküntüsünün tesiri canlı bir şekilde yaşıyordu.

Bu mukavemetlerin tarihi bazen, Batinîlerde olduğu gibi aktif bir mücadele şeklinde yürümüştü. Bazen de Alevîlerde, Yezidîlerde olduğu gibi pasif bir mukavemet şeklinde yürümüştü.

Yolsuzluk, mektepsizlik, adaletsizlik, idaresizlik, toprak ağalarıyle şeyhlerin her tarafta el ele verişi de devlet otoritesinin ancak vergi, veya asker almak için köyü hatırlayışı, bu direnişleri kolayca besliyordu.

Bu sonuçlara varınca, elindeki silahın sağlamlığına güvenemeyen bir şövalye gibi, harbin neticesine ve memleketin geleceğine olan güvenini, zaman zaman duman bürüdüğü oluyordu. Harbi ruhen benimsemeyen ve nerede ve niçin harp ettiğini bilmeyen, hatta kendi varlığının cahili olan askerlerimle uğraşırken, onlara acımakla, onları yadırgamak arasında bazı ruh çatışmaları duyardım:


- Bu insanlar neye yarar, derdim, bu adamlarla, bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir? Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Bu şehit künyesi diye askerlik şubesine gönderdiğimiz isim, belki de hakikatte yakalanmış bir asker kaçağının uydurma adıdır. Galiba biz kendi kendimizi aldatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken, gerçekte, arkamızdaki Türkiye bile bizim değil... Hatta ilk iş, belki de Turan'dan önce Türkiye'yi kurmak ve kazanmak?..

Fakat düşüncenin seli bu kayaya çarpınca, karşımda gene bizim bölüğü görüyordum. Maddesi, niteliği ve iç yapısı bilinmeyen bölüğü... Yani o zamanki Anadolu'nun, o zamanki Anadolu toplumunun gerçek bir parçasını?.. O vakit:

- Pekiyi ama, diyordum, bu insanlar kendi sefaletlerinden niçin kendileri sorumlu olsunlar? Evet, kendi maddi ve manevi sefaletlerinden? Yüzyıllar boyunca bu insanlara ne verdik? Köylerine yol mu yaptık? Yol başına mektep mi kurduk? Camii, muallimi, imamı var mı? Hastalıklarıyle mi savaştık? Eşkıyaya, toprak ağasına, şeyhe, mütegallibeye karşı onu koruduk mu? Dinin hükümlerini, milletin adını, vatanın sınırlarını öğrettik de öğrenmediler mi? Verdiği vergileri, aldığımız askerleri ne yaptığımızı söyledik mi? Padişahın adını nereden bilsin? Başkentin adını nereden bilsin? Hatta bütün bunlara rağmen onun bugün gene burada olmasına şükretmeli? Yoksa bu at bir gün başını kaldırır ve bizi üstünden atabilir!..

Hem biz onu ayıplarken, acaba biz dinimizi biliyor muyuz? Milletimizin adı bize malum mu? Türk müyüz yoksa Osmanlı mı? Vatanımız nerede başlıyor, nerede bitiyor? Anadolu'dan daha büyük olan ve şimdi her sınırında şu beğenmediğimiz Anadolu çocukları çarpışan o Arap çölleri acaba vatanımız mı, yoksa değil mi? Bu suallere biz hangimiz cevap verebiliriz? Vatanımız Türkiye mi, yoksa hayalimizde yaşattığımız Turan mı? Bunun cevabı nedir?

Şu beğenmediğimiz insan varlığının iç aleminde bin bir çeşit hurafenin, bin bir çeşit inançların kalıntıları yaşıyor, doğru. Fakat biz acaba neye inanıyoruz? Hem onun zararı yalnız kendine. Halbuki biz kendimizle beraber onları da birden batırabiliriz! Harbi ruhen benimsemediyse suçu ne? Harbi açan, harbi isteyen o mu? Ona anlattık mı?.. Hatta bu harbi açanlar, bu maceraya girerlerken bize sordular mı?

Yargılarım, düşüncelerim bu noktalara varınca, artık daha ilerileri düşünmekten korkardım. Hemen cebimden düdüğümü çıkarır, üflerdim. Bölüğümü içtima yerine toplardım. Koşarak, kakışarak gelirler, iki sıraya dizilirlerdi. Ökçelerini birbirine vurarak, çarıklarının burunlarını açarak ayaklarını bitiştirirlerdi. Kollarını yanlarına yapıştırırlardı. Başlarını kaldırır beklerlerdi... Bir emir verilsin diye...

O zaman gözlerimi her birinin üstünde, her birinin yüzünde ayrı ayrı gezdirirdim. Bu insanlar, şimdi bana daha yakın, bu yüzler bana daha manalı, daha mülayim görünürlerdi. Her birinde beğenilecek vasıflar, işaretler sezerdim. Saflar adeta birtakım yeni manalar alırdı. Bu tek olunmuş insan kuvveti birtakım değerler, birtakım istidatlar, birtakım gizli kudretler taşıdığını ilan eder gibi olurdu...

- Hayır, derdim, bunlar günahsız, bunlar değerli varlıklardır. Bunlar daha aydın bir yarının yapıcılarıdırlar. Asıl suçlu biziz. Onlar bizi affetmelidirler...

3 Ağustos 2010 Salı

İkinci Abdülhamid

Fotoğrafı gördüğüm site, "İyi ki gördüm" dedirten bir site.

Siz de buyurun diye arz ediyorum.


Bilhassa savaş fotoğrafları, bir kısmı daha önceden çok kez karşımıza çıkmış da olsa, akıl alan cinsten.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Erkek Kızlar - 2

Geçenlerde ilk bölümünü yazdığımız hikayenin son kısmı.
Reşad Ekrem Koçu'dan..

------------------------------

Vakanın aslı şuydu; asırlarca sürecek cemiyet yaralarından biriydi:

Aksaray'da Muradpaşa Camii'nin imamı Hafız İlyas Efendi'nin iki karısı vardı. Altmışını aşmış olan imam efendinin hali vakti yerindeydi, vücut yapısı da çok sağlamdı, damızlık koç, boğa gibiydi. Şeriat da dört nikaha kadar izin verdiği için gönlü bir körpe kız arzulamış, mahallesinden fakir bir eskicinin henüz on üç-on dört yaşında bir çocuk olan Hatice adındaki dilber kızını üçüncü zevce olarak almış ve sineyi muhabbetine çekmişti.

Kızın kadın çizgileri henüz gelişmemişti, göğsü topluca bir oğlan göğsünden farksız, hemen dümdüz olan Hatice'yi dedesi yerinde bir adamla evlendirmek o eski çağların tabiî görülen münasebetsizliklerindendi. Narin, zarif, güzel Hatice eskicinin kulübesinden imamın evine boynu bükük bir mor menekşe gibi gelin gitmişti. Esir pazarından alınmış bir cariyeden farksızdı. Daha haftasında üç kadın hamama giderlerken, iki yaşlı ortağı hamam bohçalarını cariyelerinin değil, Hatice'nin koltuğuna vermişlerdi.

Evlendiğinin ilk ayı içinde, belki o hamam günü, giderken yahut dönerken, belki başka bir gün komşu gezmesinde, çarşı alışverişinde ve yine iki ortağının bir adım arkalarında halayık gibi yürürken yolda Yeniçeri Zehir Ali'yle karşılaşmışlardı.

Zehir Ali'nin kara kara gözlerinin bakışı gönül evi talan eden yıkıcı Tatar akıncıları gibiydi. Küçük güzel Hatice'nin yaşmak altınca alevli bakışı bu şahin başlı, koşarlı, uçarlı, baldırı çıplak yalınayaklı bekâr uşağının gönül evi çatısını tutuşturuvermişti.

Göz göze geldikleri anı, yine Edirneli Nazmi'nin bir beyiti anlatır:
"Gönlüm karasın aç, ey yüzü ak;
Gel, su gibi bir benden yana ak"
demişti.

Hatice'nin o gece rüyasında genç ve güzel yeniçeriyi gördüğü muhakkaktır ve gözlerini açtığı zaman, Zehir Ali'nin karanfil bıyıklı dilber yüzü yerine altmış beşlik imam efendinin gülyağı kokulu çember sakalını görmek herhalde korkunç tecellidir.

Bu karşılaşmanın ve ateşli bakışmanın üstünden çok geçmedi, iki gün sonra Muratpaşa semtinde bir haber çalkalandı. Bir yeniçeri neferi İmam Hafız İlyas Efendi'nin küçük güzel karısını kaçırmıştı.

İmam efendiyle beraber mahalle namusu da şahlanıverdi; semtin ileri gelenleri arkalarına taktıkları 1.000'den fazla Aksaraylı ile Paşakapısı'na giderek ırz ve namus davasında bulundular, vakayı anlattılar:

- Irzımız, namusumuz yeniçeriye emanetken Müslüman'a bu ihanet ve şenaat olur mu?

- Kaldı ki, bir veziri alişanın camiinde imam olan suheladan bir hafızı Kuran'ın ehli, helali ola...

- Devletli Vezir!.. Hacı Bektaş Ocağı'nın namusuna dahi kara çalmış şeririn eşeddi siyasetle hakkından gelinsin!..

- Ve hem dahi o kahpenin cezasını veresin!..
dediler.

Sadrazam Koca Sinan Paşa'ydı. Kendi çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen, bir koca kallaş, gaddar, zalim, kanlı adamdı, son derecede kurnazdı; ırz ve namus meseleleri üzerindeki titizliğinden değil, kadın kaçıran garip bir yeniçeri neferini buldurup derhal idam ettirmek suretiyle halk arasında nam salmak için vakaya aşırı alaka gösterdi:

- Müslümanlar, sakin olun, ben onları bulur ve gereği gibi haklarından gelirim! Şu sakalımızı din ve devlet yolunda padişahımıza ve padişahımızın siz kullarına hizmet ile ağarttık, benim zamanımda şeri şerife karşı gelir ırz ve namus uğrusu yaramazlara aman yoktur!.. Hele şimdi dağılın!.. dedi.

Ferhad Ağa ise, genç kadının kocası Hafız İlyas Efendi'den başladı:

- Karını kaçıranın bir yeniçeri olduğunu nereden biliyorsun? diye sordu.

İmam sıkılarak anlattı:

- Sabah namazına camiye gittim, evden çıktığımda iki büyük zevcem ve iki cariye uyurlardı, o gece Hatice'nin odasında olduğumdan yalnız o uyanıktı, beni kapıdan uğurlarken "Varayım ablalarımı namaza kaldırayım" dedi, namazdan eve döndüğümde ise Hatice'nin benim ardımdan sokağa çıkıp kaçtığını öğrendim. Vaka mahalleye yayılınca Sarac Hasan geldi, benimle mahrem görüşüp, "İmam Efendi, bu sabah namaza geç kaldım, koşa koşa gelirken, bir avrat gördüm, bir şahbaz yeniçerinin peşine takılmış giderdi, ne olsa gerek diye merak ettimse de namaz vakti geçeceğinden peşlerine düşmedim, sonra senin hatununun firarını işittiğimde bildim ki, yeniçeriyle giden odur; karanfil bıyıklı, yirmi yaşlarında gayetle nümayişli delikanlıydı" diye nakletti...

Bunun üzerine Yeniçeri Ocağı'nın vukuat defterinden yaramazlık ve uygunsuzluklarıyla tanınmış yüze yakın yeniçerinin isimlerini çıkarttı, hepsini takip ettirdi, çoğu evvela görgü şahidi saracın tarif ettiği adama benzemiyordu, bu meselede hepsi temize çıktılar.

Yeniçeri kılığına girmiş bir serseri olmak ihtimaliyle koca şehir semt semt, karış karış arandı; bekâr odalarına, hanlara, bütün şüpheli yerlere baskınlar yapıldı. Halleri şüpheli 500'den fazla kadın toplandı, imam efendinin diğer iki zevcesine gösterildi, hatunlar; "Hatice bu değildir" dediler.

İstanbul'un iki geçit noktası olup ismini kaybettirmeden kimsenin aşamayacağı, geçemeyeceği iki karakol vardı. Anadolu'da Bostancıbaşı Köprüsü, Rumeli'de Küçükçekmece Köprüsü; oralara da emirler gönderildi. Limandaki iskeleler de tutulmuştu. Ferhad Ağa "Şu avrat kuş olup uçmadı, balık olup deryaya dalmadı, ya ki köstebek gibi toprağa girmediyse elimden kurtulamaz..." dedi.

Son aranacak yer olarak Üsküdar'a geçmişti ve aradığını orada hiç ummadığı bir sürat ve kolaylıkla bulmuştu.

Küçük Hatice'yi Kolluk Hamamı'nda hamamcı ağanın camekân odasında boğan cellatlar, biçarenin çıplak cesedini bir çuvala koyarak yeniçeri kolluğuna götürdüler, gece çuvala ağır taşlar bağlanacak ve kayıkla Kız Kulesi açığına götürülüp, akıntıya bırakılacaktı.

Zehir Ali'ye gelince, Ferhad Ağa giyinmesine müsaade etmedi, kolları arkasına çevrilip kıskıvrak bağlandı; hamamdan, belindeki peştamalla çıplak çıkarıldı.

Baskın duyulmuş, bütün bekâr odaları, hanlar, kahvehaneler ve koca çarşı boyu boşalmış, Kolluk Hamamı ile iskele arasındaki meydana binlerce meraklı birikmiş ve hâlâ da koşup gelenlerle kalabalık artmaktaydı. Yeni gelenler:

- Ne vardır?.. Ne olmuştur?.. diye soruyordu.

Hiç kimse hiçbir şey bilmediği halde bir şeyler yakıştırıp atıyordu:

- Hamamda kan olmuş...

- Bir dilaver yeniçeriyi vurmuşlar...

- Yok, hamamcı ağayı vurmuşlar...

- Kan olmamış, bazı yaramazlar toplanmış, hamamda fitne maddesi konuşurlarmış...

- Yeniçeri ile sipahi arasına kılıç düşecekmiş...

- Benim duyduğum, balaban leventleri fahişe avrat götürüp hamamda meclis kurup ol avratları oynatırlarmış...

- Casus maddesiymiş...

- Hamamda kalpazanlar varmış, akçe basarlarmış...

- ...

- ...


Çorbacı ağa maiyetindeki yeniçerilerle kalabalığın arasından güçlükle yol açabildi. Zehir Ali kendisini götüren bostancılara ayak direyip güçlük çıkarmadığı halde hemen her adımında sille ve yumrukla hırpalanıyordu ve laf çemberleri de yine dalga dalga açılıyordu:

- İşte katil budur...

- Beş adam kesmiş...

- Bre katil olsa elinde, yüzünde, üstünde kan olur...

- Bre ben bu şahbazı bildim, 59'un Zehir Ali'dir...

- Tamam odur...

- Bre siyasete niçin götürürler?..

- Yaramazdır...

- Allah taksiratını affetsin...

- ...

- ...


Hatta sille yumruk sürüp götüren bostancılar da dahil, herkes Zehir Ali'nin iskele önünde idam olunacağını tahmin ediyordu, fakat Bostancıbaşı Ferhad Ağa:

- Bu melunu kayığa koyun, Tophane'ye götürürüm... dedi.

Ferhad Ağa kesin kararını vermişti, delikanlıyı işkenceyle idam ettirecekti, fkat bilinen işkencelerin hepsini azımsıyordu, Zehir Ali'nin suçu katmer katmerdi:

Zina!..

Bir Müslüman'ın nikâhlı karısını kaçırarak zina!..

Hafızı Kuran bir imam karısıyla zina!..

Bir Müslüman kadınını soyarak kestirerek oğlan kılığında dolaştırma!..

Bir Müslüman kadınını soyarak bir peştamalla erkekler hamamında üryan olarak teşhir!..

Aşiftesini civelek yazdırıp, Yeniçeri Ocağı'nın namusunu lekeleme!..

Ferhad Ağa Üsküdar'dan Tophane'ye geçinceye kadar Zehir Ali için işitilmemiş, görülmemiş bir idam şekli düşündü. Tophane'de Zehir Ali'nin evvela ayak, bacak, diz kemikleri kırıldı, belden aşağısı kanlı bir et külçesi haline geldi. Sonra yarı ölü bir halde yağlı paçavralara sardılar ve bir havan topunun ağzına gülle gibi tıkadılar ve topun fitiline ateş verdiler.

- Bu melunu derya ve toprak kabul etmez!.. diyen Ferhad Ağa, Zehir Ali'yi bin parça olarak havaya savurdu.

30 Haziran 2010 Çarşamba

Hep Muhalif Olmak

Ne güzel demiş, Nuray Mert..

"Tüm teknolojik ve ekonomik gelişmelere karşın, ayrıcalık ve hiyerarşiye dayalı, baskı mekanizmalarıyla korunan insan ilişkileri biçimlerinin sonu gelmedi, sadece yeni biçimler aldı. Hep muhalif olmalıyız, çünkü insan onuruna yakışan, ayrıcalıklar, hiyerarşiler ve bunları korumak için kaçınılmaz olarak kurulan ve korunan, her türden baskı sistemlerinden, onların yerküreyi talan eden siyasetlerinden yana olmak değil."

21 Haziran 2010 Pazartesi

Erkek Kızlar - 1

Meşhur gazeteci-yazar, Reşad Ekrem Koçu'nun doyumsuz tarih üslubuyla kaleme aldığı, "Erkek Kızlar" kitabından bir bölüm. Uzunca bir hikaye olduğundan ikiye böleceğim. Buyrun...

------------------------------

Kahramanlarından birinin akıbeti bakımından tarihimizde eşine rastlanmayan bir vakadır. On altıncı asrın büyük müverrihi Selanikli Mustafa Efendi anlatıyor; bu zatın adına nispetle Selanikli Tarihi diye anılan muazzam vakayinamesinin en kıymetli kısmı maalesef basılmamıştır, kütüphanelerimizde el yazması halinde durur.

Selanikli Mustafa Efendi sonu pek müthiş olan vakanın iki kahramanının isimlerini yazmıyor, “Bir yeniçeri ile bu yeniçerinin yanında gezdirdiği tüysüz bir genç” diyor. Bir tarih olayı zamanımızda takılacak iki isimle kıymetinden hiçbir şey kaybetmez.

Miladın 1595 yılındayız; Sultan III. Murad’ın öldüğü ve Sultan III. Mehmed’in Osmanlı İmparatorluğu tahtına oturduğu yıl…

Yeniçeri Ocağı’nın disiplini yeni bozulmuş; padişahın emriyle ocağa alınmış cambaz makulesinden birtakım uygunsuz adamlar efrat arasındaki toy gençleri de haytalık yolunda baştan çıkarmışlar, yeniçeri şahbaz ve şehleventleri, şahbaz dilaverleri arasında, başlarında kavak yelleri esmeye başlayanlar çoğalmış. Bu da, büyük şehrin inzibat ve asayişini bozmuş. Zira İstanbul’un muhafazası yeniçerilere bırakılmıştır. Her semtte zamanımızın polis karakolları yerinde birer yeniçeri kolluğu bulunmaktadır; asayiş ve inzibatı teminle mükellef yeniçerilerin arasında asayiş ve inzibatı bozan haytalar çıkarsa herhalde küçümsenmeyecek bir meseledir.

59.Yeniçeri Ortası da Üsküdar’ın zapturaptına memur edilmişti. On altıncı asrın Üsküdar’ı muazzam ve mamur bir beldeydi, Anadolu’nun en büyük şehriydi, nefsi İstanbul’un nüfusuna yakın halkı vardı; günlük hayatı renkli, zengin, canlıydı. Halep’e, Şam’a, Mısır’a, Bağdat’a, İran’a ve hatta Hindistan’a, Çini Maçin’e giden kervanlar oradan kalkardı.

Üsküdar hanları her zaman için gelen giden yolcularla tıklım tıklım dolar boşalırdı; bir kervanın kalkması, konması, adamlarının, eşyasının yoklanması, kaçak mal, madde, cariye ve köle aranması öyle dağdağalı, zor, her türlü hileye, yolsuzluğa müsait işlerdi ki, 59’lulardan bir çapkın yeniçeri türlü edepsizlikler yapabilirdi, hurç, denk, heybe kaldırtır; at, merkep, deve çaldırtır, hatta cariye ve köle kaçırtırdı. Çorbacıların, odabaşıların baskı ve dikkatine rağmen bu gibi vakalar on altıncı asrın o son yıllarında sıkça görülür olmuştu ve arada yeniçeri şahbazlarının gözü edepsizlikte olanlarına kanlı ibret dersleri veriliyordu; mesela elleri ardına bağlanmış çam yarması gibi bir delikanlı, çırpınma ve feryadına kulak asılmayıp sille yumruk, tekmeyle sürüklenerek Üsküdar’ın büyük iskelesi önündeki meydanın ortasında diz çökertiliyor ve şahin başı cellat satırıyla o şehlevent vücudun omuzları arasından yere yuvarlanıyordu; idam cezasının sebebini de tellallar ilan ediyordu:

- Yolcu malını uğrulamış yaramazdı!

- Handan misafir taze uşak kaldırmış şakidir!

Bu gibi suçların failleri suç üstünde yakalandılar mı, ölüm cezası için muhakemeye lüzum yoktu, en büyük zabıta amiri olan Üsküdar Ağası’nın, hatta bazen çorbacı ağanın “Kaldırın” demesi kâfiydi!

Bütün İstanbul’un asayiş ve inzibatından mesul yeniçeri ağası bostancıbaşı ağa, asesbaşı ağa gibi amirler ise yeniçeri neferi, mavnacı, beygir sürücüsü, araba sürücüsü, fırın uşağı, hamal ve tellak boyundan ve hatta esnaf tabakasından adamların sekizinin onunun vücutlarını bir emirle ortadan kaldırabilirlerdi.

İşte o 1595 yılının yazında bir gün Üsküdar İskelesi’ne bostancıbaşı ağanın dokuz çifte kancabaş kayığı yanaştı.

Bostancıbaşı ağa, Marmara, Boğaz, Haliç, bütün İstanbul sularının zabıta amiri ve Sarayı Hümayun’un muhafızı, İstanbul ve civarındaki miri kasırları, sarayları, çiftlikleri bekleyen ve yalı köylerini koruyan bostancıların kumandanıydı. Devletin cellat teşkilatı da bu ağanın emrindeydi. Bostancıbaşının ayak bastığı yere derhal bir dehşet çökerdi. O tarihte bostancıbaşı ağa olan zat Ferhad Ağa adında biriydi. Aslen Bosna taraflarından, iki metreye yakın bir boy, kara yağız bir âdem ejderhasıydı. Mert adamdı; doğru adamdı, Müslüman adamdı; zalim değil, fakat kafasının hak bildiği yerde, doğru bildiği yerde suçluya karşı amansız şedit adamdı. Uğursuz, nursuz, şerir haydudun kahredici düşmanıydı. Hele ırz ve namus meselelerinde, İslam şeriatının haramdır, günahtır dediği meselelerde son derece titizdi.

Ferhad Ağa’nın Üsküdar’a gelmesi şehirde telaş, korku uyandırdı: kaşlar çatık, pos bıyıkları matruş çenesinin iki yanına Beştaşî adabınca sarkmış, çehresine başkaca heybet vermişti.

Doğru 59. Orta’nın kolluğuna gitti. Çorbacı ilk kolluk neferleri heyecanlandılar ve Ağa Hazretleri’ni gereken hürmetle karşıladılar. Ferhad Ağa mukaddemeye lüzum görmedi:

- Bre Çorbacı Ağa, neferlerinden uygunsuz ve yaramazlar kimlerdir? diye sordu.

Böyle bir soru karşısında adam himaye edilemez, isim saklanamazdı, çorbacı:

- Falan ve falan ve falan uygunsuzlardır… dedi.

Ferhad Ağa’nın, “Getirin ol eşkıyayı!” diye gürlemesi bekleniyordu. Çorbacının isimlerini saydığı üç beş nefer yeniçeri eğer edepsizliklerini hatırlayıp Ferhad Ağa’yı kolluğa gider görünce kaçarlarsa ve bir daha da Üsküdar’da görünmezlerse kelleyi belki kurtarabilirlerdi. Fakat bostancıbaşı hemen gazaba gelmedi:

- Çorbacı! Bu saydıklarının arasında avratların aklını çelecek mertebede yakışıklı, hüsnü cemal sahibi yiğit kimlerdir? diye sordu.

59’un çorbacısı hiç düşünmedi:

- Zehir Ali dediğim nam şahbaz dilaverdir! dedi.

Üsküdar yeniçerilerinden 59’un Zehir Ali yirmi bir-yirmi iki yaşlarında erkek güzeliydi. Masallardaki tarifler gibi bir güneş parçası, güneşe “Ya doğ, ya doğayım!” diyen bir delikanlıydı. Afili, uçarlı, koşarlı, şahin başlı; başında altın sırmalı külah etrafında üç endaze tülbent, bir ucu sağ omuza sarkmış olacak ve bir kıvrımında da, mevsimine göre ya bir gül goncası, ya bir koçan sümbül, ya bir yeşil yaprak bulunacak; ak bezden gömleğin düğmeleri çözük, şahbaz yiğit sinesi yaz kış küşade, üryan gerektir; kollar hemen hemen omuz başlarına kadar sıvanmış, sağ pazısında pazıbant, kolunda 59. Orta’nın dövme nişanı; gömlek üstünde sırma işlemeli camedan, belde kuşak üstünde silahlık; silahlığında çifte kubur tabanca, çifte yatağan bıçak, bacaklarında kısa bir çağşır. Baldırlar çıplak, ayaklar çıplak, iri kıyım çıplak ayaklarında sarı sahtiyandan Galata filarları. Muhakkak ki, afeti devran ve velveleyi zamandı. Asrının sade Türkçe’yle kaleme aldığı şiirleriyle meşhur olan ve şiirlerinde daima nevcivanların güzelliklerini tasvir etmiş olan Edirneli Nazmî eğer İstanbul’da yaşamış olsaydı, şu şaheser muhammesi bu Zehir Ali şanında söylenmiştir diyebilirdik:

“Servdir yüce boyun, hey güzelim, yüzün gül;
Yasemen ak alnın, kara saçındır sünbül;
Gonce ağzın söze geldikce dilindir bülbül;
Seni gören bu güzellikle verir sana gönül;
Hey güzel! Benzeyemez kimse güzellikde sana!..”

Böyle bir civan avratların aklını çelmez de kim çelebilirdi? Fakat bostancıbaşı ağanın sualine çorbacı yutkunarak cevap verdi:

- Zehir Ali gayetle güzellikte bir tanedir ama avrada nazar ve iltifat etmez, bir uygunsuz kâfir olup daim taze ru civanlarla ülfet ve muhabbet eder ve on gündür yanında bir mahbubi ziba civeleği olup gece ve gündüz onunla biledir!

“On gün” lafını işiten Ferhad Ağa’nın gözleri parlayıverdi:

- Bre Çorbacı, tez söyle tahkik etsinler o Zehir Ali şimdi kandedir?..

Tahkike hacet kalmadı, orada bulunan kolluk neferlerinden biri:

- Şimdi civeleğiyle bile iskele karşısında Kolluk Hamamı’na girerlerken gördüm! deyince Ferhad Ağa yerinden fırladı, yanına çorbacı ile kolluk neferlerinden otuz kadar yeniçeri aldı, dört beş nefer de bostancısı, bunların arasında iki nefer de celladı vardı, Kolluk Hamamı’na giderek:

- Davranman!.. narasıyla gürleyip hamamı bastı.

Zehir Ali zaten davranacak vaziyette değildi, soyunmuş, belinde peştamal, çıplaktı; civeleği de aynı haldeydi, üstelik ancak 14 yaşlarında bir çocuktu, bostancılarla yeniçeri neferlerinden birinin koca pençesiyle değil, bir fiskede cansız serilirdi.

Çorbacı kolluk ile hamam arasında, yolda anlatmıştı:

Ali on gün kadar evvel kolluğa gayet güzel bir çocuk getirmişti. “Bu oğlanın adı Mustafa’dır, hemşerimdir, civeleğim olmuştur” diyerek çorbacısının elini öptürmüştü.

Yeniçeri Ocağı’nın ananeleri arasında, ileride yeniçeri olarak tüysüz namzet gençlere “civelek" denilirdi. Civelekler, ahlaksız güruhunun kötü bakışlarından korunmak için yüzlerine at kılından bir püskülpeçe takarak dolaşırlardı. Zehir Ali de hemşerisinin yüzüne peçesini takmış, on günden beri yanından bir an ayırmıyor, geceleri de Balaban İskelesi’ndeki bekar hanlarından birinde tuttuğu bir odada kalıyordu.

Ferhad Ağa Zehir Ali’ye:

- Bu çocuk kim olur? diye sordu.

Genç yeniçeri gayet sakin:

- Hemşerimdir, ortada yoldaşım olacak civeleğim Mustafa’dır, dedi.

Bostancıbaşı, korkusundan tir tir titreyen oğlanı kolundan tutup hamamcı ağanın camekân odasına doğru itti, hamamcı ağa ile çorbacı ağaya:

- Sizler dahi gelin! dedi.

Odada çocuğun belinden peştamalı çekip alınca oğlanın erkek olmadığı meydana çıktı.

Hamam kubbesi fıldır fıldır dönmüş ve Bostancıbaşı Ferhad Ağa’nın beyni üstüne çökmüştü. Müslüman adamın çenesi kenetlenmiş, güçlükle sordu:

- Senin adın Hatice midir?

Anadan doğma çıplak ve henüz on dört yaşında olan, saçları oğlan başı gibi kesik kız yahut genç kadın elleriyle çıplak vücudunun neresini örteceğini şaşırarak diz çöktü ve inler gibi “Belî” dedi; “Evet” demektir.

Aslında ise telaşına lüzum yoktu, zira Ferhad Ağa ile çorbacı ve hamamcı ağalar, civelek oğlanın kadın olduğunu gördükten sonra gözlerini o çıplak vücut üstünden derhal çekmişlerdi, bu üç hakikî Müslüman’ın gözleri haram, kerahet ve günah üzerinde asla duramazdı. Ferhad Ağa çorbacı ile hamamcıya:

- Ben on gündür bu kahpeyi ararım, dedi. Hüda’ya kasem ki, bu avradı saçın kesmiş, civelek zeynine girmiş ve yeniçeriler hamamında hiz oğlan misali üryan bulacağım aklımdan geçmezdi. Şimdi burada olduğu gibi yarın ahrette de buna şahadet eder misiniz?

Yalnız o iki ağa değil, sahneye uzaktan şahit olmuş hamam uşakları ile birkaç yeniçeri de:

- Ederiz! Dediler.

Ferhad Ağa cellatlara döndü:

- Boğun kahpeyi! dedi.

Dev gibi iki cellat camekân odaya girdiler, perdesini çektiler.

Cellatlar gelmeden Küçük Hatice belki de korkusundan ölmüştü.

(DEVAMI VAR)

18 Mart 2010 Perşembe

18 Mart

"Vurduğumuz o bir sürü vahşi darbeye rağmen gebe dağlar hala Türk doğurmaktaydı. Yer yer ilerleyen çizgiler; yeşil çimenlerin üzerinde kımıldayan noktalar; Sarıbayır sırtında, yara izine benzeyen geniş bir kırmızı toprak üzerinde birbirini izleyen noktalar... işte yine bir nokta dizisi... ve yine bir tane daha... yaklaşıyor, gözden kayboluyor, gene ortaya çıkıyorlar... mevzimizin en yüksek ve orta yerine, birbirini kovalayan dalgalar halinde yükleniyorlar. Büyük topların gümbürtüsünün yanı sıra makinelilerin ve tüfeklerin takırtısı duyuluyor. Gök gürültüleri arasında bir limonluğun damına inen doluların çıkardığı sesler gibi.. Sora ateş hafifledi.. Saldırı püskürtülmüştü. Bizimkiler oldukları yerde tutunabilmişlerdi. Yeşil çimenliklerin üzerinden geriye az, çok az nokta döndü. Ötekiler karanlıklar alemine göçmüşlerdi..." (*)

Sir Ian Hamilton

"Karşımızdaki düşmanı hepimizin ölümü pahasına da olsa denize dökmek zorundayız. Düşmana kıyasla durumumuz zayıf değildir. Düşmanın maneviyatı tamamen kırılmıştır. Sığınacak bir yer bulmak için durmadan siper kazmaktadır. Siperinin yanına birkaç mermi düşer düşmez nasıl kaçtığını gördünüz... Şuna inanıyorum ki komutamız altındaki birliklerde, Balkanlar'daki felaketimizin tekrarını görmektense ölmeye razı olmayacak tek bir er bile yoktur. Aramızda böyle adamlar olduğunu sanıyorsanız, bunları kendi elimizle vuralım" (*)

"Burada benimle beraber dövüşen her asker bilmelidir ki tek bir adım dahi gerilememek namus borcudur. Hepinize şunu hatırlatırım ki, siz şimdi dinlenmek isterseniz yurdumuz hiç bir zaman huzura kavuşamaz. Bütün silah arkadaşlarımızın bu düşüncede olduğuna ve düşmanı denize dökünceye kadar yorgunluk belirtisi göstermeyeceğine inanıyorum." (*)

Yarbay Mustafa Kemal

(*) Atatürk : Bir Milletin Yeniden Doğuşu (Lord Kinross)

13 Ocak 2010 Çarşamba

Altan Dinçer

Ekabirin bezme ahirde gelmesi gibi adettendir bizim memlekette, yaşarken kıymet bilmemek.

Bir Fenerbahçe sancaktarı daha gitti ebediyete işte.

Nur içinde yat, Altan ağabey.
---------------------------------------------
Cem Atabeyoğlu anlatıyor...

Bir sabah Cağaloğlu’ndaki evime gelen Muhtar Sencer o telaşlı haliyle,
“Mahvolduk... Mahvolduk...” diye içeri dalmıştı. Ve kendini holdeki koltuğun üzerine külçe gibi bırakırken “Altan’ın lisansını alamıyoruz. Mahvolduk” diye inlemişti.

Sevgili dostumun tarifsiz bir heyecan içinde anlattığına göre, Altan Dinçer, Teşvik Turnuvası’nın bir maçında Vefa takımında oynadığı için Beden Terbiyesi Bölgesi bu sporcunun transferine izin vermiyordu. Bir sporcunun, bir sezon içinde iki takımda yer alamayacağı yolundaki genel prensip, Altan Dinçer’in Vefa’dan Fenerbahçe’ye transferini engelliyordu.

Ben de şok olmuştum. Kafamı toparlamaya çalıştım zorlukla. Sonra çalışma odama geçip, oradaki yönetmeliklere sarıldım. Bildiğime inandığım bir hususu bir kez de gözlerimle görüp kendi kendime kanıtlamaya çalıştım. İncelediğim yönetmelikler beni rahatlatmıştı. Salonda döndüğümde Muhtar bir yandan kahvesini içiyor, bir yandan da karşısına oturttuğu rahmetli anneme olup bitenleri anlatmaya çalışıyordu.

“Kahveni iç, gidelim” diye konuştum.

Muhtar’cık şaşırmıştı. Fakat yine de iki yudumda kahvesini içti:

“Nereye gideceğiz?” diye sormaktan da kendini alamadı.

“Nereye olacak?” dedim sakin bir sesle “Bölge’ye, Altan’ın lisansını almaya gideceğiz”

Asla inanmamıştı, daha doğrusu inanamamıştı bir türlü. Nitekim yolda durmadan aynı konuyu tekrarlıyordu:

“Vefalılar, Teşvik Turnuvası’nın maç kağıdını getirip Bölge’ye vermişler. Altan oynamış bu maçta. Nasıl faka bastık yahu?” diyordu durmadan.

“Üzme kendiniii” diyordum ona “Bir de ben konuşayım bakalım”

“Konuşmasına konuş ama, bitti bu iş artık” diye söyleniyordu arkadaşım.

Muhtarcığım alabildiğine büyük bir karamsarlığın içindeydi. Onu gayet iyi tanırdım. Ne söylesem onu feraha çıkaramazdım. Bu konuda onu bu büyük karamsarlıktan ancak Altan’ın lisansını kurtarabilirdi.

O zamanlar Beden Terbiyesi İstanbul Bölge Müdürlüğü’nün Sicil ve Lisans Servisi Şefi, Sorbon Üniversitesi’nin Yüksek Matematik bölümünden mezun olmuş rahmetli Raşit Bey’di. Cin gibi zeki, yönetmelikleri ezbere bilen, son derece dürüst, fakat asık suratlı bir insandı rahmetli. Hayli de sertti. Muhtar’ı koridorda bıraktım, odasına tek başıma girdim. Reşit bey, beni karşısında görünce, gözlüklerinin üzerinden baktı her zamanki gibi donuk sesiyle;

“Hoş geldin.” Dedi ve hemen arkasından sordu “Hayrola bir şey mi var?”

“Altan’ın lisansını almaya geldim Reşit Bey” diyiverdim.

Gözlüklerinin üzerinden attığı bakışları birden sertleşiverdi:

“Muhtar’a söyledim.” Diye homurdandı. “Altan, Teşvik Turnuvası’nda Vefa’da oynamış. Resmi maçta oynamış bir oyuncunun aynı sene içinde başka bir kulübe transferi yapılamaz. Bilmiyor musun? Seneye alabilirsin ancak”

Sakince sordum kendisine:

“Teşvik Turnuvası resmi maç mıdır Raşit Bey?”

Bakışları alabildiğine alevlenmişti o anda:

“Bölge tarafından düzenlenen Teşvik Turnuvası’nın resmi maç olduğunu bilmiyor musun sen?” diye homurdandı.

Yine masum bir tavır takınmaya çalıştım:

“Kabul Reşit bey. Fakat hangi kitabın hangi maddesine göre?” diye konuştum. “Bunu bana gösterirseniz, bir daha böyle hataya düşmem”

Rahmetli Reşit Bey, bana bir şey öğretmek hevesiyle işin üzerine eğildi. Çekmecesinden “Basketbol Müsabaka Yönetmeliği”ni çıkardı. Sayfalarını birkaç kez baştan sona karıştırdıktan sonra:

“Buraya alınmamış ama resmi maçtır Teşvik Turnuvası” diye söylendi.

Cüretimi birden arttırıverdim:

“Fakat bu söylediğiniz, Basketbol Müsabaka Yönetmeliğinin son maddesine biraz ters düşmüyor mu Reşit Bey?” diyiverdim.

Adamakıllı öfkelenmişti. Bu öfkeyle yönetmeliğin son sayfasını açtı ve son maddeye baktı. Bu son maddede “Bu yönetmelikte yer almayan hususlar için Futbol Müsabaka Yönetmeliği esas alınır” diyordu. O bu maddeyi okurken, cebimden çıkardığım Futbol Müsabaka Yönetmeliği’ni usulca masası üzerine bıraktım. Bu yönetmelikte “Resmi Müsabakalar”ın ne olduğu açıkça izah eden bir madde vardı. Onu gösterdim. Okudu. Bu maddede Teşvik Müsabakaları diye bir kayıt yoktu. Olamazdı da zaten Teşvik Turnuvaları yalnız basketbol ve voleybolda vardı. Ve takımları liglere hazırlamak amacıyla düzenlenirdi. Reşit Bey fena halde öfkelenmiş, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Üst üste belki üç dört defa okudu maddeleri. Sonra yine gözlükleri üzerinden baktı bana yine:

“Sen de biliyorsun ya Teşvik Turnuvaları’nın resmi maç olduğunu” diye homurdandı.

Boynumu büküp öfkeli gözlerine baktım:
“Kara kaplı kitabın söyledikleri yanında benim bildiklerimin ne değeri olabilir ki Raşit Bey?” diye konuştum.

Durdu, uzun uzun düşündü. Kara kaplı kitap, onun pek büyük bir sadakatle bağlı olduğu şeydi. Birden çekmecesini çekti., bir lisans çıkardı. Bana uzatırken yüzünde ve bakışlarında hafif bir tebessümün bir an için belirip uçtuğunu fark ettim.

“Maddelerdeki açıklardan faydalandın” diye söylendi.

“Vazifemiz de bu Reşat Bey” diyiverdim gayriihtiyari.

Bu kez yüzünde, bir an için de olsa açık ve seçik bir tebessüm belirmişti:

“Hak ettin” diye söylendi “Al Altan’ın lisansını, git”

Lisansı kapmamla teşekkürü basıp odasından fırlamam bir oldu. Kapının önünde tarifsiz heyecanlar içinde, piposunu kemire kemire volta atmakta olan Muhtar’a elimdeki lisansı uzattım.

“Al bakalım Altan’ın lisansını” diye söylendim.

Muhtarcık, elinde tuttuğu lisansa hayretler içinde bakıyor, gözlerine inanamıyordu sanki. Sonra birden boynuna sarılıp “Allah Allah” nidalarını atmaya başlamıştı.

İşte koca Altan Dinçer, yönetmeliklerdeki küçücük bir madde açıklığı sayesinde resmen Fenerbahçeli oluvermişti böylece.

Elbette ki Fenerbahçeli milli futbolcu Yaşar Alpaslan’ın özbeöz yeğeni olan Altan Dinçer de “Oğlan çocuk dayıya çeker” sözünü boşa çıkarmayıp Fenerbahçeli olacaktı. Seneler sonra Altan, yine Fenerbahçeli bir bayan voleybolcu olan Seçkin ile evlenecek ve yıllar sonra da bu Fenerbahçeli çiftin çocukları Kemal Dinçer, Sarı-Lacivert’li forma altında basketbol oynayacak, takım kaptanlığı yapacak ve sonunda takımın menajeri olarak başa geçecekti.

29 Aralık 2009 Salı

Japonya & İstiklal Marşı

Banu Güven, geçen günkü yazısında yer vermiş bu güzel olaya.

Pangea Day organizasyonunun "Ever try singing another country's national anthem?" sloganıyla duyurduğu videoların içerisinde bir Japon topluluğun performans sergilediği Türk Milli Marşı da var.

Linki ise şurada.

Marina'nın okuduğu marşa diyecek fazla bir şeyim yok. Onun canı sağ olsun kafi... Keşke içtenlik ve mecburiyetten doğan içtenlik arasındaki çizgi bu kadar ince olmasaydı memlekette.

Lakin bu yukarıdaki şekilde söylenen İstiklal Marşı da bir başka güzel olmuş. Japonya deyince iş ahlakı, iş ahlakı deyince de Reşat Çiğiltepe geldi aklıma bir anda.

28 Aralık 2009 Pazartesi

İzmir Suikasti : İnfazlar - 2

Kandemir'in "İzmir Suikastinin İç Yüzü" kitabından devam...
-----------------------------------
Baş cellat Selanik kıptilerinden Ali'nin anlattığına göre hapishaneden ilk getirilen Şükrü, Hükümet Konağının Kemeraltı tarafındaki büyük kapısı önüne kurulmuş olan sehpayı görür görmez -çarpacakmış gibi- hızla hemen başını geriye atarak: Vah! Vah! Vah!.. diye titreyerek duraklamış, sonra sessizce başını eğmiş, kendini cellada terk etmiştir. Cellat Ali de bütün mahareti ve çevikliği ile ipin halkasını, bir hamlede boynuna geçirip, ayaklarının altındaki iskemleyi devireceği anca, yani tam boğulurken ip kopmuş, Şükrü de, bir lahzalık bir asılışla bir külçe halinde yere yuvarlanmıştır. Herkes telaşla o tarafa doğru koşuşurken, cellat Ali kendine yardım edenlerle birlikte, yarı ölü hale gelen Şükrü'yü kucaklayarak, karşı köşedeki sehpaya götürüp, tekrar asmıştır. Bu esnada, yani bir ölümden kurtulup, bir ölüme gidiş esnasında Şükrü'nün, boğuk bir hırıltından başka sesi çıkmamıştır.

Arkasından, taksiyle Hafız Mehmet getirilmiştir. Biraz evvel Şükrü asılırken ipi kopan sehpaya doğru sendeleye sendeleye götürülürken, Hafız Mehmet gözlerini yummuş; hiçbir şey görmek istemediğini, ne olacaksa çabuk olup bitmesini mırıldanıyordu. Kopan ipi değiştiren celladın: Şöyle buyurun Hafız Bey ! deyişi üzerine gösterilen sandalyeye çıkarken faltaşı gibi açılan gözlerini sehpaya dikmiş: Zulüm... Zulüm... Zulüm! diye içini çekerek, ip boynuna geçirilirken de:

- Zulüm ile yapılan bina payidar olmaz!.. feryadını koparmıştır.

Rüştü Paşa, Hükümet Konağı önündeki sehpaya götürülürken, gözlerinden yaşlar boşanıyordu:

- Korkumdan değil.. Harp meydanlarında bin defa ölüme göğüs gerdim.. Fakat gözlerimi bile kırpmadım. Ölümün böylesi kahrediyor insanı. Ne olur, beni kurşuna dizin! Bu son arzumu yapın... Ve bilin ki masumum. Bir hatanın kurbanıyım... Beni boşu boşuna itham ediyorlar. Suikast teşebbüsünü duyunca kaç defa yapmayın hem kendinizi, hem muhalefeti mahvedeceksiniz, dedim. Bilir miydim dinlenmeyeceğini? derken, orada, bu faciayı seyretmekte olan İstiklal Mahkemesi azalarından biri:

- Yalnız muhalefet mi Paşa? deyince, Rüştü Paşa, ona dönerek:

- Muhalefet dolayısıyle hepimize, memlekete... cevabını vermiş, sonra; Ellerim kelepçeli, size yardım edemiyorum, göz yaşlarımı bile silemiyorum. Silin kuzum... İpi de geçirin!.. Ha şöyle.. diye cellada bakarak, bir Ahh!.. nidası ile asılıp can vermiştir.

Arif taksiden indirilirken: Çıkarın şu kelepçeleri! Kaçacak değiliz ya.. Başım çok ağrıyor, nedir bu eza, cefa? diye etrafına çıkışıyor ve metanetini muhafazaya çalışıyor, koluna girmek isteyenleri itiyor. Bırakın ben kendim giderim... Size ne oluyor, çekilin! diyordu. Tam sehpanın altına gelince birdenbire durdu:

- Hani Paşadan cevap yok mu? Verir mutlaka verir... Beş dakika bekleyelim... diyordu. Tabii beklenemezdi...

Abidin son derece soğukkanlı metin görünüyor; Bırakın intihar edeyim. Ölümümü istemiyor musunuz? Bırakın ben kendim yapayım. Böyle ölmek istemem... diye dayatıyordu. Sehpanın altındaki sandalyeye çıkarılınca cellada dönmüş:

- Bari ipi kendim geçireyim... Sana zahmet olmasın, ver şunu... diyordu.

İsmail Canbolat kışla önündeki sehpaya götürülürken metindi. Hiçbir şey olmuyormuş gibi sakin, ağır ağır yürüyerek, durdu. Bu esnada ipi boynuna geçirmekte olan celladın gözlüğünü almak isteyişine sinirlendi:

- Bırak gözlüğümü! Vazifene bak!

Tam o sırada vazifeli jandarma zabitlerinden biri telaşla koşup gelerek: Canbolat bu mu? diye cellada sorduktan sonra ona sokulmuş kim ve gazap dolu bir sesle: Nasıl?.. Erenköyünde zavallı, masum inzibat çavuşunu vurur musun!.. İşte intikamı alınıyor! diye bağırmıştı. Canbolat, bu zabite dik dik bakmakla iktifa etti. Hiç sesini çıkarmadı.

Sarı Efe Edip suikastın yapılacağı yere yakın ikinci Beyler Sokağı başındaki sehpaya çıkarılırken hiç sesini çıkarmamış, yalnız cellada: Beni fazla eziyete sokma, elini çabuk tut.. demiş, cellat başı Ali de:

- Haydi... Haydi... Merak etme bir lahzalık iş. Dişini sık! cevabını vererek sandalyeye tekmeyi vurmuştur.

Ziya Hurşid tam suikast yapmayı kararlaştırdığı yerde Kemeraltı Camii'nin köşesinde asılmıştır. Sehpaya yaklaşırken yanındakilere soruyordu:

- En son gelir bezme ekabir derler ya... Ben de sonuncu asılan mıyım? Cevap alamayınca sesini yükseltti:

- Ben zaten başka şey beklemiyordum. Sizin elinizden yalnız bu gelir.. Amma bu da bir zevk. Hürriyetsiz bir memlekette yaşamaktansa, namusuyla ölmek daha hayırlıdır. Zahmet buyurmayın, ben işimi kendim görürüm... Ve sehpaya bakarak:

- Ne mükemmel şey! Salıncağa da benziyor. Yüksekliğine de diyecek yok, yerde kalan insanlara yüksekten bakacağım... İstediğim de buydu... derken etrafındaki kalabalık arasında birine gözünü dikerek:

- Kılıç Ali mi o? Nerede bakayım? deyince, Celladın rivayetine göre Kılıç Ali de görünmemek için çömelivermiştir.

Bu esnada işini bir an evvel bitirmek telaşında olan celladın:

- Aman Bey'im... Vakit geçiyor, çabuk ol.. deyişine gülen Ziya Hurşid:

- Acelen ne be kuzum telaş etme... Ölecek ben değil miyim? Gidiyorum işte... Dünya sana kalacak. Merak etme... Beş dakika sonra öbür tarafta, soyuna sopuna kavuşacağım. Mektubun falan varsa ver de götüreyim. Haydi Allahaısmarladık... demiş ve Polis Müdürü Azmi Bey'in:

- Uğurlar olsun... cevabına gülümseyerek can vermiştir.

Hükümet meydanının denize yakın tramvay durağı önünde Halis Turgut, otomobilden indirilip de sehpayı görünce: Hey Allahım! Hey Allahım! diye bir müddet söylendikten sonra, hiçbir harekette bulunmadan, sessizce kendini cellada teslim etmiş, yalnız son anında:

- Ben ölüyorum amma fikrim ölmez. Yaşasın Türklük! diye bağırmıştır.

Baytar Rasim; kışla kapısının önündeki sehpaya doğru götürülürken:

- Akşam rüyamda görmüştüm, buyur bakalım, işte şimdi karşımda... Her zaman rüyam böyle çıksaydı ya... diye bir hayli konuşmuş, son sözü de:

- Yolcu yolunda gerek... Haklı haksız gidiyoruz işte... olmuştur.

Çopur Hilmi, sessiz sedasız gitmiştir.

Gürcü Yusuf da öyle.. Dili tutulmuş bir vaziyette daha sehpaya çekilmeden ölmüş gitmiş gibiydi.

Laz İsmail: Çabuk olup biter mi bu iş? Nasıl olacak acaba? diye diye, otomobilden indirilip sehpaya yaklaşınca, gözlerini açmış:

- Vay anasını bu ha!.. Ben de başka bir şey zannediyordum. Bunu çok seyrettim... Haydi öyleyse. Gayret bizden kuvvet sizden. Amma tez olun, canımı çok acıtmayın. İpimi boğazıma iyi geçirin, ne olacaksa olsun bitsin... Allah taksiratımızı affetsin! diye gitmiştir.

Böylece sabahın üçüne kadar bütün mahkumlar asılmış bitmişti. Asılanların göğüslerine takılan kağıtlarda şu satırlar vardı:

"Türk vatan ve namusunu kurtaran Aziz Reisicumhur Hazretlerine suikast icra ve heyeti vekileyi iskat ve taklibi hükümet edecekleri bir anda derdest edilip bilmuhakeme, mücrimiyeti sabit olan ve Ceza Kanununun 55 inci maddesi delaletiyle 57 inci maddei mahsusasına tevfikan sulben idamına karar verilen (.........) dır."

Maznunlar saat 10'a kadar sehpalarda bırakılarak akın akın gelen meraklılara teşhir edilmişler, ondan sonra arabalara yüklenen cesetler evvela karantinadaki Merkez Hastahanesine götürülüp, üstlerindeki eşyalar alınmış ve oradan Kadife Kale civarındaki Kokluca mezarlığına sevk edilerek gömülmüşlerdir.

24 Aralık 2009 Perşembe

Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Kadın

Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" isimli kitabından...

------------------------------------------------

Osmanlı topluluğunda kadın, taassuba karşı devletin başlıca tavizi idi. Taassup için ahlak, ırz, ırz da bilhassa kadın demektir. İstanbul'da kadınların ırzından yalnız kocaları, ana babaları sorumlu değil idiler. Bütün mahalle halkı aile hayatını kontrol ederdi. Bir eve kadın alındığı haberi duyuldu mu, imam, bekçi ve belli başlı mahalle eşrafı gider, o evi basardı. Çatı arasına ve kümese kadar aramadığı yer bırakmazdı. Sokakta herkes kadın kıyafetine karışmak hakkını kendinde görürdü. Yüzler, eller, kollar ve bacaklar iyice kapanmalı, çarşaflar vücut biçimini hiç sezdirmemeli, peçeler bir süs değil, tam bir örtü olmalı idi. Bazı kibar semtlerde ve Beyoğlu'nda bu disiplin biraz gevşerdi. Fakat harp, pahalılık gibi hadiseler olduğu veya idare aleyhine dedikodular arttığı vakit, hemen kadın kılığı günün meselesi haline gelirdi. Kadın erkekle bir arabaya binemezdi. Vapurlarda, tramvaylarda, muhallebici dükkanlarında kadın yerleri perde veya kafesle erkek yerlerinden ayrılmıştı. Mesirelere kadar her yerde harem kısmı vardı.

1908 Meşrutiyeti'nden sonra dahi mesela kız mekteplerinde edebiyat hocası harem ağası idi. Batılı tefekkür adamı, bir milletin medeniyetini ölçmek istiyor musunuz, kadına nasıl muamele ettiğine bakınız, der. Osmanlı topluluğunda bu bir dişi muamelesi idi.

Türkçe oynayan tiyatrolarda kadın rolü, bilhassa Ermenilerde idi. Ortaoyununda kadın "zenne"dir: Yani kadın rolünde yaşmaklı bir erkek!

Kaçgöç hemen hemen umumidir. Evinin kadınlarını yakın erkek ahbapları ile tanıştıran açılmış aileler bile, erkek misafirlerini selamlıkta kabul ermek, "dile düşmemek" zorunda idiler. Rahmetli Müşir Ethem Paşa'nın bir fıkrasını duymuştum. Girit'te vali iken bir konsolosun davetine gitmiş. Hristiyanlar ve ecnebiler kadınlı erkekli imişler. Kendisine:

- Bakınız, biz bu davetlere kadınlarımızla geliyoruz. Siz niçin böyle yapmazsınız? diye sormuşlar.

Pek Fransızca bilmeyen rahmetli Müşir:

- Yoo, demiş, bizde femme maison, clef poche (Bizde kadın evde, anahtarı cepte)

Hamdullah Suphi, Türk ocaklarında Türk kadınını piyano konserleri veya konferans vermek üzere sahneye çağırdığı zaman, bu, zamanın büyük hadiseleri arasına geçmişti.

Bununla beraber harem, artık selamlık duvarını zorluyordu. Edebiyat, kadın davasını tutuyordu. Birinci Dünya Harbi gelince, bu da geri kaldı. Hele bozgunlar üzerine Enver Paşa halk arasındaki dedikoduları durdurmak için kadın tavizine girişti. Çarşafların ayakların hangi noktasına kadar ineceğini tespit etmek üzere bir komisyon bile kurulmuştu. Bir gün bir polis müdürü, Ada otellerinden birinde bir karı kocanın beraber oturduklarını duyunca, bizzat otele giderek kadını sokağa atmıştı.

Çanakkale cephesinde dövüşen büyük rütbeli bir subayın, anaları Alman olan kızları bir gün Alman davetlileri ile buluşmuşlar. Enver Paşa bunu duyunca, cephede harp eden babayı hemen emekliye ayırmıştır. O aileden bir hanımla evli olan bir rüsumat memurunun da vazifesine nihayet verdirmiştir.

Mütareke gazetelerini okuyan, Osmanlı saltanatının sanki kadınlar yüzünden batmış olduğunu zanneder. Mondros'ta teslim olmuşuz, kadına hücum. Düşman donanmaları İstanbul Limanı'na demirlemişler, kadına hücum. Hazne dar, o ay maaş çıkmamış, kadına hücum. Gazetelerin birçoğunda İstanbul polis müdürlüğü kadın meselesi ile alakalanmadığı için tenkit edilmekte idi.

Fakat kadınlar, bilhassa Beyoğlu ve Kadıköy semtlerinde, ecnebi işgali sırasında, hayli serbestleşme denemesinde bulunmuşlardır.

------ O ------

Mustafa Kemal'in anlattığına göre, İsmet ve Fevzi Paşalar, devrimlere başlamazdan önce, kendisine evlenmek tavsiyesinde bulunmuşlar. Yeni ve gerçek hürriyet devri, kadınla başlayacaktı. Kadın hayata katılacaktı. Halbuki biz 1923'de Ankara'ya gittiğimiz vakit, ora hayatını İstanbul'dan da çok geri bulmuştuk. Ankara'da İstanbul alafrangalarından hemen hemen hiçbir aile yoktu. Çankaya'da oturan birkaç uyanık milliyetçi, kendi aralarında erkekli kadınlı buluşmakta idiler. Fakat sokak tamamıyla kadınsızdı. Cinsi ahlak da bu yüzden, pek aşağı idi. Hatta burada zikretmekten utandığım bir ağız tamimi yapıldığını hatırlıyorum.

Mustafa Kemal dar kabı kıracaktı.

Burada devrimci Mustafa Kemal'in hayran kaldığım bir özelliğini anlatmalıyım. Mustafa Kemal, bir Şarklının tamamıyla zıddına, kendi mizaç ve adetlerini çiğneyerek fikir kahramanlığı etmiştir. Sevdiği musiki alaturka, inandığı ise Garp musikisi idi. Evinden alaturka musikiyi eksik etmemişken, milli eğitimde yalnız Batı musikisini tutmuştur. Daima musikisiz devrim olmaz, sözünü tekrar eder "-Çocuklarımızın ve gelecek nesillerin musikisi, Garp medeniyetinin musikisidir" derdi. Garp musikisinin ancak pek hafiflerinden zevk almakla beraber, hemen hemen bütün inceliklerini kavradığı alaturka musiki ile onun arasında ve alaturka lehine bir mukayese yaptığını hatırlamıyorum.

Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını büyün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medeni kanunla Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanının sonuçları ile karşılaşmak lazım gelince "- Bize göre değil ha çocuklar..." derdi.

Devrimci ve ıslahatçı Mustafa Kemal, bir beyin adamı idi. Beyni, kendi kalbinin de bütün isyanlarını ezerdi. Bir gün bir Türk armasına hangi timsaller konacağı tartışıldığı sırada, eski Türk kurdundan bahsedilmesi üzerine:

- Timsal... timsal... İnsan zekasıdır timsal, diye haykırmıştı.

Zeka, akıl ve müspet ilim, onun saygısı yalnız bunlara olmuştur.

Kadını kurtaracaktı. Kurtarmak için önce açmalı idi. Haremi yıkmalı idi. İlk yapılan işlerden biri, İstanbul tramvayları ile vapurlarındaki perdelerin kaldırılması olmuştur. Gariptir, o sırada pek aydın ve ileri bir İstanbul hanımı ile, Halide Edip'le (Adıvar) konuşuyordum. Hanım, Ankara aleyhindeki cepheye katılmıştı. Bana:

- Hem efendim bizim peçelerimize, perdelerimize ne karışıyorsunuz, demişti.

Pek talihsiz adamdı Mustafa Kemal! Fakat talihinden de kuvvetli idi. Fikirlerini en çok anlayabilecek olanların, rüyalarında görmedikleri ve ilk gençliklerinden beri özledikleri ıslahat tedbirlerini tatbik ettiği zaman, onların mırıldandıklarını görmüştür.

Dikta perde idi. Dikta peçe idi. Kara kuvvetin ve taassubun diktası altında şark köleliği ömrü sürenler, kendilerini bu diktadan kurtaran inkılapçıya:

- Ben senden hürriyet istedim mi? demek istiyorlardı.

Kerpiçten bir okulu, galiba bir Rum okulu imiş, Hamdullah Suphi, Türk Ocağı'na çevirmişti. Mustafa Kemal ilk defa arkadaşlarını hanımları ile oraya davet etti.

Hala gözümün önündedir. Salonun bir tarafında kadınlar, bir tarafında da erkekler toplu olarak oturmuşlardı. Ayakta yalnız birkaç uyanık hanım vardı. Kadınlar büfeye gidip bir şey yemek için bile kımıldamıyorlardı. Hiç kimse kimseye ailece takdim edilmiyordu. Kadınlar erkeklerin göz hapsinde idiler. Mustafa Kemal bize:

- Çocuklar, ayaktaki hanımlara itibar ediniz. İkram ediniz. Oturanları kıskandıralım. Yavaş yavaş hepsi kalkar, diyordu.

Yavaş yavaş hepsi, fakat o akşam değil, bir iki yıl içinde yerlerinden kalktılar ve topluluğa karıştılar.

- Elbet, bu açılışta biz de kurbanlar vereceğiz, fakat nihayet alışacaklar, diyordu.

Kadın hareketi büyük bir hızla gelişti. Mustafa Kemal ve İsmet Paşa davetlerin kadınlı olmasına bilhassa dikkat ederleri.

Nihayet hareket Medeni Kanun'a, kadınla erkek arasındaki her türlü hukuk farklarının kaldırılmasına kadar gitti. Parola, ileride hiçbir gerilemeye imkan vermeyecek kadar, kadına her meslekte yer vermekti. Kadın milletvekili, belediye azası, hekim, avukat, her şey olmalı idi. Üniversitede erkeklerle beraber okumalı idi. Seçimlerde rey vermeliydi. Taassup şaşırıp kalmalı idi.

Mustafa Kemal büyük bir realisttir. Köy kadınını zorlamamıştır. Devrimlerinde evrimciliğe bıraktığı tek şey belki de budur. Köyde çok evliliğe dahi göz yummuştu. Kök kadınının kurtuluşu iktisat ve terbiye şartlarının tamamlanmasına bağlı kalmıştır. Tarlada çalışan kadın, nihayet hür olur. Nihayet bütün haklarını alabilir. Kadın davasında tehlike, harem dişiliğidir.

Meclis'teki ve gazetelerdeki taassup çığırtkanları boşuna yoruldular. Mecliste bir hoca mebus, sık sık kürsüye gelir, "Florya"da denize giren kadınlardan bahseder, dururdu.