
Fenerbahçe'nin kongre süreci geride kaldı. "Kişilerden bağımsız hale getirilen ve kendi ayakları üzerinde durabilmesi sağlanan" bir kulübün başkanlığı için (hele ki bu kulübün adı Fenerbahçe ise) idareye talip kimsenin çıkmaması bir garabetti. En azından bu kongreyle o garabet ortadan kalkmış oldu.
Şadan Kalkavan'ın adaylık macerasını kendisinin dahi çok fazla ciddiye aldığını sanmıyorum. Zira, kimileri tarafından küçümseniyor olsalar da Şadan Kalkavan vb. isimler kulüp / kongre dinamiklerine çok hakimdirler. Durumu en güzel analiz eden cümleler, yaşımız kadar Fenerbahçe yaşamışlığı bulunan
King Santillana reisin ilgili yazısında;
"Aslında Şadan Kalkavan da seçimin sonucunu bile bile girdi bu işe. Amacı belki de uyarmaktı. "Burası Fenerbahçe Spor Kulübü ve sahibi sen değilsin" mesajını vermek istedi belki de. Peki verebildi mi ? Bu sorunun cevabını Fenerbahçelilerin takdirine bırakıyoruz ancak şunu söyleyebiliriz; doğru dürüst, somut, elle tutulur gözle görülür tek bir hedef ve proje sunmaksızın 1216 oy almak normal şartlarda zor olsa gerek.."Kongrenin en mühim hadisesi Dr. Funda Pala'nın adaylığı idi benim nazarımda.
"66 oy alabilmiş bir adaylığın bu denli ehemmiyet arz eden noktası ne olabilir?" diye sorulabilir ama kazın ayakları öyle değil.
Her sosyal toplum, gelişme süreci içerisinde kendi elitini (ki bu dernek kisvesindeki spor kulüplerinde biri gidip, biri gelen Şambabalar ve adamları olarak temayüz eder) yaratır ve hususiyetleri ne olursa olsun, geride kalan herkese bu kitle tarafından "Sen de kimsin? Ne anlarsın?" muamelesi çekilir. Bir kere senelerdir kulüp yönetim mekanizmalarının içinde veya yakınında yer alarak, bu sayede klasik kongre manevralarının eğitimini almış elit (!) tabanlı insanlardan hem mevcudiyet hem de zihniyet bakımından farklı birinin, bir akademisyenin adaylığı neresinden bakılırsa bakılsın önemlidir. Halkın Takımı Fenerbahçe'de halen halkın varlığının ispatıdır. Funda Hoca'ya naçizane birinci teşekkür bunun için.
İkinci teşekkür kongrede "Taraftar ve Hassasiyetler" ile ilgili söylediklerinden ötürü.
Kongre üyelerinin ve divan kurulunun tamamına yakını Fenerbahçe taraftarıdır. Evet, "Tamamı" değil, "Tamamına yakını"... Çünkü 1950'lerin ortasından başlayıp, 1980'lerin sonuna kadar giden o "Kleptokrasi" döneminde "Kongre avucumuzda kalmalı" hırsı, Fenerbahçe'nin içerisine yabancı unsurları da soktu. Bunların halen tam manasıyla temizlenmediğini görmek için sosyal tesislerde bir kaç gün geçirmek yeterli.
Kimisi için "Başka bir takım taraftarının Fenerbahçe'ye üye olması" yadırganacak bir durum olmayabilir ama bir nevi gönül işi olan "kulüpçülük" bu tuhaflıkları sonsuza kadar kaldırmaz. Fenerbahçe büyüklüğünde bir yapı elbette bunları tolore edebilir ama tolerans düzeyi yükseldiği zaman, hassasiyetlerinizi koruyamaz hale gelirsiniz. Maddi yapıda ve sportif konularda kısa vadede başarı yakalarken harcanan çabadan daha fazlasını "bunları muhafaza etmek" aşamasına gelindiğinde göstermek gerekliliğini inkar edemeyiz. İşte bu da ancak "Fenerbahçe taraftarının kırmızı çizgileri olduğunu bilen ve buna saygı gösteren bir icra anlayışı" ile yapılabilir.
Geride kalan 10 küsur sene "Fenerbahçe Amatör Branşları"nın ayağa kalktığı bir zaman dilimi oldu. Buna karşın tabelaya yansıyan başarının hemen altında, memleket sporunun genel problemi olan "Altyapı'dan Üstyapı'ya Geçişsizlik" yatıyor. Bu sorunun çözümünde en önemli sac ayağı "Kulübe Adanmış Kadrolar"dır. Yönetim Kurulu nasıl ki kendisini "En Fenerbahçeli Kadar Fenerbahçeli" olarak tanımlıyorsa, branşlarda sporcuların üzerinde yer alan insanlar da böyle olmalı.
İşte kongre karşısında bunu dile getirebilme cesaretine sahip olduğu için ve "Amatör branşlardaki başarılarla gurur duymanın yanında hem amatör hem de profesyonel branşlarda Vefa’nın bir semt adı olmadığının Fenerbahçe yönetimi tarafından da bilinmesi gerektiğini" hatırlattığı için bir teşekkür daha borçluyuz Funda Hoca'ya.
Gelelim "Fikirsizler" kısmına...
Geride kalan Aziz Yıldırım dönemi; belki Aziz Yıldırım'ın da en başlarda istemediği ama sonradan alıştığı bir
"İcazetsiz ve işaretsiz düşünemeyen kitle" oluşturdu. Bu kitleyi
şöyle tanımlamıştık zamanında:
"Gözünü resmi tebliğlerden başka hiçbir şeye çevirmeyen‚ bundan başka herşeye sorgulamadan tepki koyan (dolayısıyla emir komuta zincirine‚ nispeten de olsa bağlı)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece kendi kuralları ve çekinme ihtimali olan yasal düzenlemelerle kendisini bağlayan..."Bu kitlenin en büyük özelliği "karşıt gördüklerine" koyduğu sert tepki oldu. Kimi zaman Aziz Yıldırım'ın kendisinin bile göstermediği bir şevk ile itham fırtınası halinde muhalif insanların (tabii ki en başta tribünlerin) üzerine gittiler.
Bu izlenimi, geride bıraktığımız kongre genelinde ve Funda Pala'nın adaylığı özelinde pekiştireceğimizi düşünüyordum. Öyle de oldu. Geçmiş kurullardan birinde yaptığı konuşma ile yine bu insanların tepkisini çekmiş, türlü çirkinliklerle karşı karşıya kalmıştı Funda Hoca. Seçime giden süreçte internet sitelerinde bu adaylığı müstehzi ifadeler ile değerlendirenlerin, seçim esnasında ve sonrasında Aziz Yıldırım'ın Funda Hoca'ya sergilediği kibar üslubu gördükten sonra takındıkları tavır "Fikirsizlik" hususunda ne denli ileri gidildiğinin göstergesidir. En büyük tehlike budur!
Bu kongrede hiç bir aday "Fenerbahçe kötü olsun" diye göreve soyunmadı; orası kesin.
Aziz Yıldırım, 10 küsur senedir yaptıklarıyla bir çok takdiri haketti; muhakkak.
Lakin "Fenerbahçe Taraftarı" denen kitleyi, tek sesliliğin esiri haline getirmeye çalışmak ve tek adamlığın boyunduruğu altında tutmak istemek; her türlü manevi değeri eninde sonunda yıkacaktır. Bu kitlenin yaptığı ve bugüne kadar icra makamını sürüklediği nokta budur.
Öngörü sahibi olduğunu iddia eden her lider gibi Aziz Yıldırım da farkında olmalı ki; kalabalık halk yığınları bazen nümayişleriyle o kadar muktedir hale gelir ki "Biz Cumhuriyet'iz" derken "Monarşi"ye yol aldığınızı farketmezsiniz bile. Bugüne kadar olan budur. "Dünle beraber gitti cancağızım" deniyorsa, yarın bundan farklı olmalıdır.