Bayan Voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bayan Voleybol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2010 Perşembe

Sarı Melekler Gümrüğe Takıldı


Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.

Sonra?

Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.

Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000

Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.

Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.

Ama bir kitle var ki...

Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.

Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?

Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.

Breh breh breh...

Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?

Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?

Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?

Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?

Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?

Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.

Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde "Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap "Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!

Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.

Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk" demiş.

Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...

21 Aralık 2010 Salı

Dünya Fenerbahçe Oldu


Söylenecek bir şey yok. Beste aşağıda. Güfteyi de siz zaten biliyorsunuz...

Şampiyon Fenerbahçem, ne istersen iste benden.


20 Aralık 2010 Pazartesi

Katar'da Final ve Bayrak Kadın Eda Erdem


Bu takıma finaller çok yakışıyor.

Katar'da da bu yakışan elbiseyi üstlerine giydiler. Darısı kupanın başına...

Fenerbahçe her alanda "bayrak" sporcu sıkıntısı çekiyor.

Genç yaşında kadroya katılan Eda Erdem, camianın bu eksiğini giderecek en önemli oyunculardan birisidir.

Onları yalnız bırakmayın. Onlardan desteğinizi esirgemeyin. Eda'nın gelecekte kaptan olarak sancağı taşımasına yardım edin.

16 Aralık 2010 Perşembe

Fenerbahçe, Brezilya'ya Karşı... Valla Lan!

Aslında resmi sitenin yakın zamandaki halleri oldukça ilgi çekici.

Bilhassa amatör branşlara ve altyapılara dair bilgi akışının geçmişe nazaran hızlanması çok güzel.

Ama eski alışkanlıklar da çabuk bırakılmıyor tabii. Arada illa ki arıza çıkacak ki ne kadar kurumsal (!) olduğumuz hatırlansın bizlerce.

Yukarıdaki resim Katar'da bir turnuva için bulunan kadın voleybol takımımızın, rakibiyle aynı salon içinde çalışmasını gösteriyor.

Fenerbahçe, Brezilya ile mi oynuyor, yoksa Brezilya'dan bir takım ile mi, karar sizin? diyeceğim ama Fenerbahçe resmi sitesi kararı çoktan vermiş. Herhalde soğuk vurduğu için votkayı seri şekilde çeken birileri var photoshop başında.

10 Aralık 2010 Cuma

Sarı Meleklerin Moskova Deplasmanı


Dinamo Moskova - Fenerbahçe maçının özeti bu yukarıdaki sahneydi. Biz vurduk, onlar blokladı. Maç sonunda onlar sevindi, biz yıkıldık.

Şimdilik "Canları sağ olsun" cümlesini zikredebiliriz. Ortalığı vaveylaya vermeye de gerek yok. Neticede bu takım, öyle ya da böyle Türkiye Ligi'nin en büyük şampiyonluk adayıdır. Avrupa'da ise kimyasal kaynaşma süreci geride kaldığı zaman 21 sayı fark yemiş olma saçmalığını bizlere unutturacak, bir daha böylesine ezilmekten kendini sıyıracaktır.

Tabii bu durum, insanların aksayan yönleri ve oyuncuları "yüksek sesle" eleştirmesine de engel olmamalı. Neyse... Kısa bir Dinamo deplasmanı hikayemizi anlatalım.


Dinamo Moskova'nın Avrupa Kupası maçlarını oynadığı salon olan Druzhba, şehir merkezindeki büyük bir spor kompleksi alanının hemen yanında yer alıyor. Kocaman otoparklar, biri büyük, diğeri küçük, iki stadyum, muhtelif spor salonları, halı sahalar ve tenis kortlarıyla dolu Luzhniki alanı Türkiye'de hep hayalini kurduğumuz "sabah gir, gece çık" organize spor bölgesini olanca yoğunlukla özletiyor.

Moskova metrosunun kırmızı hattındaki- "Vorob’evy Gory" istasyonunda inildiğinde salona ulaşmak 10 dakika sürüyor. Tabii ben bunu ilk maça gidişimde yaklaşık 1.5 saat kompleks içinde dolaşarak, acı biçimde öğrenmiş bulunuyordum. Rusça bilmeden Mecnun gibi dolaşırken, en sonunda el kadar bir ufaklıkla İngilizce konuşabilmiş, "Siz ters yöne gelmişsiniz. Dümdüz karşıya gideceksiniz" cümlesiyle kendime gelmiştim. Cahillik çok kötü şey...


Vorob’evy Gory, 300 metreye yakın istasyon uzunluğu ile Moskova'nın en uzun metro durağı. Üstünden geçen köprünün altına inşası bitirilip, hizmete açıldığında tarih 1959'muş. 1983 senesinde aşınma yüzünden yolcu trafiğine kapatılmış; yeniden açılması ise 2002'yi bulmuş. Dış duvar niyetine bir şey yok, komple cam var. Bizim metrolarda hafif sakil duran sanat sergileri, burada yadırganmayacak güzellikte duruyor.

İstasyon - Salon arası mesafe 10 dakika demiştim ama maç günü 20'yi bulduk. O yöne giden ahali olarak, yolda zombiler gibi yavaş yavaş yürümemizin sebebi yoğun buzlanmaydı. Rusya Olimpiyat Komitesi'nin binasını geçip, köşeyi döndüğüm zaman karşılaştığım manzara lacivert bir denizdi. Ben "Acaba Moskova'da yaşayan kaç tane Fenerbahçeli maça gelir?" diye düşünürken, karşıma çıkan ilk kalabalık, maça girmek için dışarıda içtima düzeninde bekleyen balya balya FSB personeli oldu. Salon girişine doğru onların arasından yürüdüm.


Druzhba, 3500 kişilik güzel ve sıcak bir salon... File arkası tribünlerinden bir tanesini büyük bir Dinamo Moskova bayrağı kaplıyor. Bayrağın sağında solunda kalan küçük boşluklara oturanlar da var ama asıl kalabalık yan tribünlerde. Yukarıdaki resimde karşı yakada gözüken tribünün turuncu koltuklu bölümüne üniformalılar oturuyor. Tam karşılarındaki protokole ise ağa babaları, takım elbiseler ve kollarındaki hatun kişilerle yerleşiyorlar. Üst kısımlarda, bölük pörçük oturan ve yine parça parça tezahürat yapan küçük gruplarla beraber diğer halk tayfası oturuyor. Bayrak olmayan diğer file arkası çocukların ve nispeten sessiz sakin oturanların yeri.


Geçen de yazdığım gibi, ortalama 2000 kişiye oynamasına rağmen tek düze sloganlar dışında fazla bir şey üretmeyen bir taraftarı var Dinamo'nun. Skorbord altlarındaki, 5 sıralık ve 57 kişilik köşe kısımların tekini bile doldurabilecek herhangi bir ateşli taraftar kitlesi salonu tezahürat anlamında yıkabilir. Anonsları yapan vatandaş ve oyunun (savunma hücum dahil) devamlı içindeki orkestra ise tam tersine çok başarılı. Yine de ufak bir deli tayfası yok değil. Üniformalıların sol üstünde konuşlanmış küçük bir grup maç boyunca susmadan kendini paralıyor.

Salona girdiğimde takımlar ısınmaya başlamıştı. Önce yan tribüne oturdum ama bir kaç tane formalı vatandaş görünce onların yanına, file arkasına geçtim. Moskova'da çalışan Türklermiş. Herhangi bir organizasyon olmadan tanış halleriyle gelmişler. Bilmem ne kadar Türk'ün bir şekilde yaşadığı Moskova'da Fenerbahçe öksüzdü anlayacağınız. Gerçi bu öksüzlük sadece taraftar anlamında değildi...

Bir soru:
"Bugün Fenerbahçe futbol takımının Moskova'da hazırlık maçı olsa, kaç yönetici kafileye katılır?"
Cevap kapısı 3-5'den açılır herhalde.

Diğer bir soru:
"Peki, Fenerbahçe kadın voleybol takımının Moskova'daki şampiyonlar ligi maçında kaç yönetici vardı?"
Cevap 0 (yazıyla sıfır)

Sadece (resmi sitemizin deyişiyle) "Acıbadem Sağlık Grubu Yönetim Kurulu Başkanı" olan Mehmet Ali Aydınlar tribündeydi, o kadar... Bu devasa ayıbın sebeplerini hemen herkes biliyordur aslında ama neyse... Fazlaca üzerinde durmaya değmez. Bu tip tuhaflıkların tez zamanda son bulmasını dileyelim biz.


Maça gelince...

Al Pacino başkan ne demiş?
"Vanity is definitely my favorite sin"
Sürecin özeti benim için budur.

Fenerbahçe'ye en yakışmayan şey "Buna koyarız. Şuna dayarız. Ona sokarız" halleri... Herhangi bir oyuncu özelinde değil, belki takımın tümünde de değil ama camianın genelinde şemal buydu, şekil aksi oldu. Dinamo Moskova bizi fena halde terse yatırdı. Birinci ve üçüncü setlerde oyun 21'e ulaştığında Fenerbahçe'nin 14 olması katlanılır şey değildi. Bloklarda bu kadar ezilmek ve düşülen çaresiz haller de cabası.

Mehmet Ali Aydınlar, maç bitiminde bir hışım kalktı, gitti. Bu işleri biraz biliyorsam, maç sonunda takımın genelindeki yüzü gülen hallere bozulmuştur. Galibiyette nasıl ki sevinci dibine kadar yaşıyorsan, mağlubiyette de bunun hakkını vermek gerek ama maşallah yukarıdan görebildiğimiz kadarıyla durum pek de öyle değildi.

Maçtan sonra sağda solda konuşulanların anlayabildiğim kısmına kulak kabarttığımda, söylenenlerin en dikkat çekeni, Fenerbahçe takımına Nihan gibi bir liberonun az geldiğiydi. Kısıtlı voleybol bilgimle gördüğümü sandığım şey doğruymuş demek, diye düşündüm. İstatistiklerin "excellent" demesi bir tarafa, bilhassa ilk iki sette olmayacak işler hep liberomuzun üzerinden yürüdü. Nicole Davis sonrası, Ayça Naz İhtiyaroğlu ile şok geçiren libero mevkiinin, Valeriya Korotenko'nun peşinden Nihan Ataman Güneyligil'e kalması çok yazık. Naz'ı hala kenarda görmek de öyle.

Ze Roberto, yargıları yargılanacak bir hoca değil. Hatta Adnan Kıstak, Üzeyir Özdurak ve Jan De Brandt sonrası büyük bir lütuf ve zirve noktası. Seçimler konusunda söylenebilecek tek şey, Naz'ın Fenerbahçe'de oynatılması zorunluluğudur. Türkiye tarihinin en pahalı transferi ve Milli Takım'ın bir numaralı pasörü dururken yabancı haklarından bir tanesinin pasöre kullanılıp, liberonun yerli kontenjanından harcanması inşallah bizi paralamaz.

7 Aralık 2010 Salı

Fenerbahçe Moskova'ya Geliyor


Biz de tribünde yerimizi alıyoruz nasipse.

Buralardaki tribün hallerini görünce insan "Keşke voleybolda deplasman kültürümüz olsaydı" diye düşünmeden edemiyor. İmrendiğim tek şey orkestraları oldu. Hemen her fırsatta devreye giren mükemmel bir ekipleri var. Onun dışında, 3500 kişilik salonun yarısını dolduruyorlar ve belli anlar dışında öylece oturuyorlar. Sağlam 50 kişi olsak o salonu başlarına yıkarız. Gerçi maça gelen Moskova taraftarlarının % 70'ini KGB ve FSB personelleri oluşturduğu için "Dışarda kaçanın anasını s......" şeklinde mevzu gideri yapamayız ama o kadar da olacak artık.

Vesileyle, Onat ve Oksana kardeşlerime de teşekkür edeyim bir kez daha.

Siz olmasanız çekilmezdi bu Moskova.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Müesseselere... Bir... Ki... Üç...


Gökten üç balyoz düşmüş.

Yerden sekip... Neyse...

Gökten düşenleri payına düşürenler ise şöyle:

Vakıfbank'a bir, Güneş Sigorta'ya iki, Türk Telekom'a üç...

Müessese haramiliğine karşı, inadına spor kulübü kültürü. İnadına Fenerbahçe..

Fotoğrafların arasında Selcan Teoman'ı da gördüm. Şırınga korkusu yaşamış mıdır acaba? Yıllar önce Fenerbahçe taraftarına attığı iftiralardan sonra ne kadar da aldık yürüdük. E harami saltanatı bu; uzun sürmez. Sizinkisi biraz istisna oldu ama sonunda kaide geldi.

Voleybola tekrar hoş geldin Fenerbahçe.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Vur, Vur, Kafasına, Kafasına...


Çivi gibi. Çivi gibi. Naz, Naz, Naz...

Mükemmel yakalanmış bir enstantane; bugün oynanan Almanya maçından.

Yürekler ağza geldi, gitti, geldi, gitti müsabaka boyunca.

2-0 öne geçtik, 2-2 yaptılar, final setinde bitirdik.

Şimdi göreceğiz bakalım, erkek basketbolcuların "Maddi manevi oooo" zevzekliğine mangırları toka edenler, bu kızların mütevazi duruşuna ve başarısına ne karşılık verecekler. Ama doğru ya, kadınların spor yapması caiz değildi. Unutmuşuz... Hem ayrıca, ponpon kızlara bile tahammül edemeyip, her sahaya çıktıklarında içeri kaçanlar var bu ülkede. Bu kızlar şortla falan sürekli sahada. Eyvah ki ne eyvah!

30 Ekim 2010 Cumartesi

Voleybol Yazarının Gider Yapması


Voleybol demişken, geçende internette dolaşırken rastladığım şu yazıları koymamak olmaz.

Hani "elit spor, elit insanlar" falan diyorlar ya voleybol ve camiası için.

İşte bu elitizme dair iki çarpıcı örnek ile karşınızda bu güzidelerin güzidesi topluluk.

"Kaynatma katranı olmaz ki şeker, cinsine kurban olduğum cinsine çeker" meseliyle özetlenebilecek mevzunun kahramanlarından Bülent Karadaş bir yazı kaleme alıyor, peşine de Cengiz Tokgöz cevabı döşeniyor.


Bilhassa Tokgöz'ün yazdığı yazı ve sitede kullandığı fotoğraf çok ilgi çekici.

Her an Bülent Karadaş'a reddemeyeceği bir teklif yapıp, eğer kabul etmezse at kafası keserek, yatağına koyacakmış gibi duruyor.

Cengiz Bey'e, Luca Brasi'yi çağırın.

Bayan Kadın Hanım Kız Avrat Karı Nisa Voleybolu


Voleybol Magazin sitesinde "kadın voleybol mu densin, yoksa bayan voleybol mu?" anketi açılmış.

Ankette 881 kişi oy kullanmış ve büyük çoğunluğu "Bayan kullanılsın" demişler. Bu arkadaşların Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne hali hazırda "Kamutay" deyip, demediği de merak konusu ama esas mevzu başka.

Haber öyle bir dille yazılmış ki 881 kişinin çok acayip bir çoğunluk olduğu anlaşılıyor. Büyük ihtimalle cunta tarafından atamaları çok kritik noktalara yapılmış olan birlik komutanlarıdır bu kişiler. Her an hiyerarşik ve eş zamanlı iki darbe yapıp, sporcuların iffetini korumak ve akan kardeş kanını durdurmak için NTVSpor ile Vakıfbank yönetimine el koyabilirler.

Aslında yazının en can alıcı noktası, şu aşağıdaki soru... Mr. Spock görse "Turist Ömer'in kıymetini bilememişim. Ondan daha mantıksız sorular soran da varmış" deyip, kendisini uzay boşluğuna bırakıverirdi.

"Aroma Bayanlar Voleybol 1. Ligi'ni, Aroma Kadınlar Voleybol 1. Ligi diye yayınlayan NTV Spor; Aroma ismini de X bir firma olarak değiştirebilirler mi?"

Kompiter, Mister Voleybolmagazin'in sorusuna cevap verin lütfen!

9 Ekim 2010 Cumartesi

Naked & Nude



Tanıdıklardan sadece Taurasi değil, eski voleybolcumuz Kimberly Glass da çıplak poz vermiş ESPN Body Issue dergisine.. Yukarıda da ilgili video mevcut..

Çalışmazsa diye link de burada..

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Fazla Sakız Çiğneyince...

Neslihan Darnel'in Vatan gazetesinde verdiği röportajdan bir bölüm var aşağıda. Başka bombalar da var ama burayı okuyunca nutkum tutulduğu için devamını getiremedim.

Fazla sakız çiğnemenin gaz yaptığına dair bir takım söylentiler duymuştum ama şu konuşmadan sonra, "hakikaten doğru olabilir mi?" diye düşünmeden edemiyorum.

Buradan dünya üzerindeki bütün sportif federasyonlara sesleniyorum! Eğer birilerine ödül verirken Neslihan'ın serdettiği kriterleri değerlendirmeye almazsanız, yakarız binalarınızı.

Tabii bu yaklaşıma göre ödül alan yabancı oyuncuya, bir seneden az olmamak üzere yurt dışına çıkış yasağı da konmalı. Ya da gitmeden önce Neslihan Darnel'den izin alsınlar. O da olabilir bak!

* F.Bahçe Acıbademle oynadığınız final serisinde çok iyiydin. Ama ödül almadın. Bunu nasıl yorumluyorsun?

Benim ödül almamam önemli değil. Ama Avrupa Ligi ve Dünya Şampiyonası öncesi milli oyuncular onore edilebilirdi. Mesela Gamova 3 ödül aldı da ne oldu? Rusyaya döndü.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Voleybolun Delileri

Bir camiayı överken diğerine bok atmak akıl karı değil ama bazen anlaşılabilir. Hazımsızsındır, kuyruk acın vardır, falan filan. Eczacıbaşı'na transfer olduktan sonra aşağıdaki demeçleri veren Neslihan'a ve Elif'e ise akıl, sır ermiyor. Çünkü söyledikleri laflar, nereden tutsak elde kalıyor.

Sizin ananız, babanız daha bilmem hangi meyve ağacında vitaminken Fenerbahçe, Türkiye'nin cümle spor sahalarında cirit atıp, destanlar yazıyordu. Yazdığı destanlar arşivlerde, kitaplarda mevcut. Attığı ciritler ise bilip bilmeden konuşarak Fenerbahçe'ye sallayanların boş bulunan deliklerini tıkıyor.

Şu ülkede, müessese kulüplerini zirvelere koyup, asırlık spor kulüplerini küçük görerek elit olduğunu sanan sporcular kervanına katılan iki kişiye daha güldük beraberce. Hele sen Elif... O "42 yıllık kulüp" lafı ile "Ben Mesih'im" diye ortalarda gezinen Mehmet Ali Ağca'dan bile daha komedyen olmuşsun. Sanki Fenerbahçe geçen sene kuruldu. Hadsiz...

Neslihan Darnel:
"Eczacıbaşı'nın Türk voleyboluna yaptığı yatırımı Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş yapamaz. Transferim mutluluk verici. Böyle büyük bir kulübün bünyesinde yer almaktan gurur duyuyorum. Oynamak istediğim bir kulüpte bulunuyorum. Buraya gelmek için kolay bir karar verdim"

Elif Ağca:
"Fenerbahçe Acıbadem sponsorluk desteğiyle son iki yılda başarılı oldu. Bu başarılar sezona özgü başarılardır. Acıbadem ile yaptıkları sponsorluk 2 yıllık başarı getirdi. Ancak Eczacıbaşı 42 yıllık bir kulüp. Gelecek sezon bu gidişatı değiştireceğiz'"

6 Mayıs 2010 Perşembe

Fenerbahçe Şampiyon

Final maçlarında her zaman yaşanan atmosferi bir kez daha yaşadık son maçta. İnsan düşünmeden edemiyor; keşke sezonun genelinde bu seyirci sayısının yarısına oynasak salonlarda. Hoş, bu sezon kız voleybol takımı için bu cümleyi kurmak yanlış olabilir ama on beş kişiye oynanan erkek voleybol maçlarını ve iki haneli rakamlara ulaşamayan kız basketbol maçlarını hatırlayınca buruluyor insan. Neyse, burulma günü değil bugün...

Salona maçtan iki saat önce gelip, deplasman takımının girdiği tarafa yöneldiğimizde kapılar henüz kapalıydı. İki giriş kapısının önündeki kalabalık görünüm itibariyle bas bas bağırıyordu;
"Bugün iğne atsan yere düşmeyecek" diye.

Bugün beni etkileyen şeyler oldu, tribünde, tam önümde.

Salonların kaderidir, kalabalık olduğu zaman insanlar köşelere doğru gelirler. Orada da yer olmadığı bilinir ama ümit işte. Gelinir, köşede bir yere sıkışılır. Burhan Felek'te normal zamanlarda uygulanan "ön sıralara seyirci almama" kararı bu maçlık rafa kalkmıştı, mecburen. O sayede, önümüzdeki koltuklara küçük kızlar oturdu. Maçın ilerleyen dakikalarında onların da önüne, geçiş koridoruna başka küçük kızlar geldi. Adım atılacak yer kalmamıştı.

Yukarıdaki koltuklarda oturan bir kaç kişi, en son gelen kızlara "Burada durmayın" deyince, içlerinden bir iki tanesi ağlamaklı oldu. "Biz İstanbul'da oturmuyoruz. Bu maç için geldik. Ne olur, burada dursak" dedikleri zaman bizde ip koptu. Ne yaptık, ettik, bir şekilde oturmalarını sağladık.

Maç içinde "Gamova... Gamova..." ve "Fener... Fener..." diye bağırmalarına, biz de aradaki alkış temposuyla eşlik edince iyice kendilerini kaptırdılar. Yan taraftan gelen tezahüratlara da eşlik etmeye başladılar. Dönüp dönüp gözümüzün içine bakıyorlar, kendi aralarında konuşuyorlardı; "Arkadaki abilere bakalım, onlarla beraber söyleyelim" şeklinde.

Fenerbahçe böyle bir şey. Taraftarlık böyle bir şey. Takımları, sporcuları, halktan kaçırmakla, bu ülkede "kurum olarak" bir gram ileri gidilmez. "Kurumsallık" demek, "Dünya kulübü olacağım" derken, Türkiye gerçeklerinden kopmak değildir.

Neyse...

Maça dair anlatacak fazla bir şey yok aslında. Şampiyon olduk işte. El alem İster "seve seve" desin, ister başka türlü. 2006-2010 arası, Fenerbahçe kız voleybol takımının maçlarına şahit olanlar, aslında tarihe şahit oldular. Haramilerin saltanatı yıkıldı. Üzerine Fenerbahçe kalesi kuruldu. Surlarda keyif çatıyoruz. Bugün de o keyiflerin en güzeli şampiyonluk bizimdi. Maç sonrasında hatıralar tribüne gönderilirken Çiğdem'in önümüze gelip, ismimi zikrederek bir tanesini fırlatması benim için çok şeye bedel. Kendi adıma, büyük kaptan Çiğdem nezdinde bütün takıma teşekkür ederim. Fenerbahçe tarihine bütün emek verenler sayenizde şad oldu.

Uzun lafın kısası; topuyla tüfeğiyle gelsin şerefsiz müesseseler; "Dünyanın En Büyük Spor Kulübü" Fenerbahçe alayına gider!

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Tayyör, Eşofman'a Karşı

"Kara Murat, Şeyh Gaffar'a Karşı" gibi bir şey bu.

"Violet Duca, Nalan Ural'a karşı" da denebilir.

"Fenerbahçe-Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom İdman Cemiyetleri İttifakı" maçları, tuhaf sahnelere ev sahipliği yapıyor saha kenarında.

Yasak olmasına rağmen devamlı saha içine giren bir Nalan Ural var. O Nalan Ural ile tribünden atışıyoruz biz.

"Çık dışarı Nalan"
"Gir sahaya Nalan"
"Gizem çıksın, sen oyna Nalan"
"Hocam görmüyor musunuz, Nalan sahada. Acıbadem de 500 dolara eşşek gözü yapıyorlarmış hocam"

Gırla gidiyor... Bu biçim hoş sohbet geçiyor maçlar. Buraya kadar normal. Sonrasına gelelim.

Her maça tayyörüyle gelip, protokol sıralarında yerini alan Violet Duca, Nalan sahaya iner inmez el çırpmaya başlıyor. Önceleri takımın motivasyonuna dair olduğunu düşündüğümüz bu hareketi, mola esnasında görünce uyandık.

Kendisi böyle yapmakla, saha komiserine ve muhtelif insanlara, Nalan'ı şikayet ediyormuş. İptidai mektep sıralarından hatırladığımız "hocamocamocamocam" sesleriyle vücut bulan, "tedrisat meftunu talebe" hallerine sebep Nalan'mış meğer.

Çok "Beşiktaş" değil mi bu hareketler, Violet hanım? Öyle, öyle... Öyle olmasa, kupa finalinin rövanşında bu şekilleri yaparken, Aziz Yıldırım'ın bakışları üzerinize sabitlenince, siz de sahaya inmezdiniz. Ve misal burası Beşiktaş olsa "Yıllar önce Samsun maçında çıkan olaylar ve Nalan'ın sahaya inmesi, bütün motivasyonumuzu dağıttı" demek caiz olurdu ama siz Fenerbahçedesiniz, biz Fenerbahçeliyiz.

Nalan sahaya mı indi? Siz de ineceksiniz. Saha komiseri görevini yapmaz Violet hanım. Ancak, sağ ellerinin parmaklarını birleştirip izah-rica hareketi yapar Nalan Ural'a. Çünkü sizin bizden kat kat iyi bildiğiniz üzere, voleybol camiası yıllardır arka bahçe yapıp tepindiği spor salonlarında, oyunu bu kurallara göre kurdu. Burası Beşiktaş olsa, güçlüye sığınıp, kendi güçsüzlüğümüzü örtmek için "Hocam, Nalan silgimi alıyooo" tarzı şikayetler makul görülebilirdi ama siz Fenerbahçedesiniz, biz Fenerbahçeliyiz.

Nalan Ural, alıştığını yapacak, siz alışmadığınızı. Onun alıştığı doğru, sizin alıştığınız yanlış. Kara Murat tek, Şeyh Gaffar bin kişi olsa, sinema salonunda Kara Murat kazanır ama spor salonunda tayyör, eşofmanı yenemez. Nalan Ural'a "Son tahlilde helal olsun" denir. Size? Bilinmez.

Yenilmek Ayıp Değil

Geçenlerde "Filede Fener" programını izliyorum. Yardımcı antrenör Kamil Söz'ün, "Biz hala namağlubuz" demesine şahit oldum. Gerçi lig bazında doğru ve belki motivasyon için muteber bir cümle ama yine de bana çok fazla Galatasaray kokuyor. Bir şeyi sürekli tekrar edip, inanma huyları vardır onların.

Yenildik. Hem yenilmek ayıp bir şey de değil. Bir tanesini "tecrübelilerin en tecrübelisi" bir takıma, diğerini ise neredeyse sürmenaj haller yüzünden ligin diğer iyi takımına kaybettiğimiz iki maç var ortada.

Takımın maç kaybetmesini bu kadar yok saymak, yenilgi yasakmış havası yaratmaz mı? Zaten "vur" denince, öldürmeye teşne bir toplumda, kayıpların aşırı hedef haline gelmesine yaramaz mı?

Yıllardır salonlara uğramadığı halde, bir anda voleybol alimi kesilen insanlar, hele ki Fenerbahçe taraftarıysa bir tek cümleyi içeri atıp, yeri geldiğinde çok sert kullanırlar. Kendimizden biliyoruz. Dicle maçında sahaya giren fazladan yabancı oyuncuya müdahale etmemek bir yana, bu işler de var saygıdeğer Kamil hocam. Aman diyeyim.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Final Koşmacası

Sezon boyunca sergilenen ve kızların adeta canını çıkartan "Koştur, Koştur" fikstür programı, resmen "Tabakhaneye bok yetiştirmek" oldu.

Bugün Voleybol Federasyonu sitesinde yayınlanan yukarıdaki final programı ise resmen "ölü götüne pamuk tıkamak" olmuş.

Eski deyimlerin hakkını veriyor Federasyon...

Gerçi, büyük olasılıkla 1 Mayıs günü oynanacak maçın saati değişecektir. Değişmezse ayıp zaten. Ama ne gerek var insanları germeye?

Olmayacaksa da al pazar gününe, kurtul. Nedir yani? Bir gün sonra oynasa ne olur? Bürokratik cetvelden mi koparız hafazanallah?

Ev Sahibi Dediğin...

Değerli kardeşimiz NYG'nin konuya dair bir önceki yazıda dikkat çektiği üzere; "İstanbul'un Kralı" olduğu iddiasındaki Galatasaray tribünleri, ev sahibi oldukları diğer bir maçta, yani bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe kız voleybol maçında, misafir ağırlarken görüntüleniyor.

O Galatasaray tribünü ki, içindeki insan sayısı kadar pankart getirebilme başarısını sağladı bugün.

Kalk, kalk, kalk, kalk, kalk... Alkışlayayım haydi!

Tribündeki gençler "Salondan çıkmayın, biraz maytap geçelim" diyorlar ya, haksızlar mı?

Ev Sahibi Taraftar

Aşağıdaki müzik eşliğinde, yukarıdaki fotoğrafa bakınca daha bir hisleniyor insan. Daha bir üzülüyor, Türkiye'nin kültür ocağı, batıya açılan penceresi, her bir müspet şeyi Galatasaray için.

Galatasaray - Fenerbahçe, kız voleybol maçında, ev sahibi Galatasaray tribünlerini görüyoruz.

Dın dı dın dı nıııın


27 Nisan 2010 Salı

Galatasaray Eğlencesi

Ben bu akşam Galatasaray maçında çok eğlendim.

Galatasaray tribünleri bir ara "Fener gol gol gol, hakem maçı satıyor" diye bağırmalarıyla herkesi güldürdüler; maçtan sonra da kendi oyuncularına "Aşkımız renklere, sizlere değil" diyerek aynı herkesi düşündürdüler. Allah Galatasaraylı sporculara sabır ihsan eylesin.

Ortalama yaşı 16 olan bu mümtaz şahsiyetlerin maçtan sonra "Fenerliler bizi bekliyor" diyerek, elli ayrı yöne dağılmaları ise, geceye yakışan bir final oldu. Adeta bir orta oyunu izledik.

Teşekkürler Galatasaray. Her nerede Fener'e yeniliyor ve eziliyorsan...