Tribun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tribun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2011 Cumartesi

Ben Artık Tribüncü Değilim


Bu his içimde ne zamandır var, emin değilim. Galiba 2007'den, Fenerbahçe'nin 100. Yılı'ndan beri...

"Fenerbahçe Taraftarı" denen kitlenin orta ölçekte bir kısmı, amatör branşlarda sürekliliği sağladığından ve bunların içinde yer alan "gözümüzde büyüttüğümüz" bazı tribün ağa babaları, yöneticilerle içli dışlı olmaya başladığından bu yana, bağlarım zayıflıyordu.

Omurgasızlığın cirit attığı beldelerde, bizim gibi hürriyetini kan diye damarlarda gezdirenlerin ikameti çok zor. Ben de o yüzden terk ediyorum artık meskeni.

"Tasmasız ve Bağımsız Tribüncülük" zagonunca mücadele etmek için cephede kalanlara sabır ve kolaylık dilemeden önce, "Buraya nereden geldik" kabilinden, bir iki şey karalayayım.

Zirveye çıkan yolun başlangıcını, Fenerbahçe - Eczacıbaşı maçı için gittiğimiz Ankara'da; yanımızda olan büyük (!) bir ağabeyimiz, Hakan Dinçay'a rastlayıp "Bir cep telefonunuzu alayım" dediği zaman gördüm.

Hani olur ya, ne konuşulduğunun farkında olmadığınız, daldığınız vakitler... Çevrede gördüğünüz bir şeye takılıp, "Ne oluyor lan?" dersiniz. Diyaloğa şahit olan Erkut kardeşimin, mide bulantısı aksettiren yüzünü görüp de o tarafa bakınca anlamıştım, yöneticiye yanlayan bir taraftar kişi ile karşı karşıya olduğumuzu. Şaşırdım. Biz "kimseye müdana yok" diye bilirdik.

Geçenlerde yapılan ve Sporda Şiddet Yasası'nın tartışıldığı panele başkanlık eden, anlı şanlı bir avukat yine yukarıdaki zamanlarda, Fenerbahçe - Vakıfbank voleybol altyapı maçında, sahadaki 14 yaşındaki çocuklara "Yediden yetmişe hepiniz hırsızsınız" diye bağırınca da şaşırmıştım. Öyle ki sporcuların velileri isyan edince üzerine yürüyen "kerameti kendinden bile menkul olmayan" tiplerden iğrenmek sonradan aklıma gelmişti ki onlar da tribünlerin büyüklerindendi (!)

Takip eden senelerde, tribüne yöneltilen onlarca ağır ithama sessiz kalınmasına, "önlem" adı altında can yakmalara karşı bir şey yapmadan "cefa" diyerek çakılı kalınmasına, pahalı bilet fiyatlarına açıktan isyan edilmemesine, ona, buna, şuna, bir sürü şeye şaşırarak bugünlere kadar geldim.

Ama en büyük şaşkınlığı şu son birkaç aylık süreçte yaşadım.

Fenerbahçe'nin tribün grupları faaliyetlerine son verdiklerinde, aşağıdaki satırları yazmıştım. Ve ne yalan söyleyeyim, "Bu grupların birer bildiri yayınlayıp faaliyetlerini durdurduğunu açıklaması, Türkiye’nin sivil toplum örgütleri tarihinde kendine yer bulacak kadar önemli bir gelişme. Eskilerin dediği gibi, elif çekilince nokta koyan çok olur. Fesih kararını açıklamalarına rağmen, adeta “Osmanlı’nın yasağı üç gün sürer” sözüne atıfla geri dönen başka tribünlerin misallerinden farklı olarak..." diye başlayan cümlelerden, bu kadar kısa zamanda pişman olacağımı aklıma bile getirmemiştim.

Aslında Barış Gerçeker'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Geri Vites" başlıklı yazısı, olan biteni güzelce özetlemiş. Buradan okuyabilirsiniz.

Ama fazladan bir şey var. Hani Barış'ın, yazısını yayınlayan organ yüzünden frenlemek zorunda kaldığı ya da belki çoktan törpülenen bir his. Bende de son bir kez parlayıp, artık yanmamacasına sönen şey. Bir şeylerin farklı olduğuna inanıp, kötü gerçekle yüzleşme zamanı geldiğinde yakan, yıkan, deviren acı.

Diplomasi güzel şey... Çam devirmeden, diyalogla anlaşmaya çalışmak, kutlu şey... Ama yaşananlar?

Şimdi sorsak, birileri diyecek ki:
"Tribünün gerçekleri..."
Doğrudur. Demek ki biz bilmiyormuşuz.

Ya da çıkıp diyecekler ki:
"Sevdamızın büyüklüğü..."
Doğrudur. Demek ki biz sevmiyormuşuz.

Engin kardeşim Facebook'da sormuş; "Ne çabuk unuttu herkes bu tribüne yapılanları. Salonlarda bile serseri durumuna soktular bizi. Yazık! "Başarılar önemli değil, bizim için önemli olan Fenerbahçe'nin değerleridir" diyenler neredeler şimdi?" diye.

Ben cevap vereyim. Her zaman oldukları yerdeler... Masa başında...

Bilgi de, görgü de, sevgi de tekel olmuş. Yöneticilerin plastik kartlara ve lisanslı ürünlere indirgediği taraftarlığın tribündeki bayiileri piyasayı sarmış. Sadece onlar yaşıyorlar, biliyorlar, seviyorlar. Bizim dünyadan haberimiz yok.

Fazla edebiyat yapmadan, bir alıntıyla kapatalım bu defteri... Şevket Süreyya Aydemir'in "Suyu Arayan Adam" kitabı şöyle bitiyordu:

"Epiktetos haklı:
"- Allahın bize verdiği en büyün nimet, malik olduğumuz halde, malik olduğumuzu bilmediğimiz kuvvetleri, bir gün kendimizde bulmak kudretidir."
Ve gene onun dediği gibi:
"- Huzurun bir pahası var"
Evet, onu ödemek lazım. Benim ödediğim paha, hayatımın hepsidir. Ama bundan üzgün değilim. Ödediğim bedel, ulaştığım kaynak için çok değildir. Çünkü bu kaynağın başında ben, yıllar yılı kaybettiğim en değerli şeyi, yani kendimi buldum."

Tribün hayatın ta kendisidir. Hayatta sömürülmeyi içine sindirebilenler, buyursunlar, tribünde de "Müstemleke Valisi" olsunlar. Bize uymaz...

Yüreğim masayı değil, cepheyi tercih edenlerle birlikte çarpacak ama ben artık tribüncü değilim. Güzel bir geçmişti. Geride kaldı...

10 Ocak 2011 Pazartesi

Var mı Arttıran?


Partizan taraftarı, takımlarının su topu müsabakasını izliyor.

Aslında izlemiyor. Taraftarlık yapıyor.

Soru şu:

Kaç fırın ekmek yemeliyiz?

Ben 40 diyorum. Var mı arttıran?

28 Aralık 2010 Salı

17 Yaş Üstü Şerefsizler ve Yitip Gidenler


Türkiye'de bir oyun oynanıyor; adı da 5149.

Henüz "Bu oyuna herkes dahil edildi" diyecek kadar komplo teorisyenliğine sarmadım ama bir süre önceki Beşiktaş - Bursa maçında provası yapılan vaziyetin, geçtiğimiz gün de farklı bir taraftan sahneye konduğuna inanıyorum.

Bu işlerle yakından ilgili bir çok insan, tribünü, dinamiklerini ve bunlara bağlı olarak "karşı unsurları" az çok biliyor. Beşiktaş - Bursa maçında olanların "hafif yol verilen, göz yumulan" şeyler olduğunu da öyle.

Otobüslerce adam deplasmana gelecek. Onları karşılamaya barlar dolusu adam hazırlanacak. Ama bi hikmet-i müteal, deplasmana gidilerken hangi noktalarda çiş molası verildiğini bile ezbere bilen ilgililerin bu konuda bir önlemi olmayacak. Yiyene afiyet olsun.

Ben size, bugün itibariyle tanıdık gelecek "based on a true story" bir şey anlatayım mı?

Bundan 2 sene evvel, Fenerbahçe yıldız kız basketbol takımı Bayrampaşa'da deplasmana gidiyor. Orada Galatasaraylı bir sporcu velisinin organize ettiği bir kısım tayfa bizim oyunculara sarıyorlar. Ha hu derken bu maç geride kalıyor ve o arkadaşlar bir de Kadıköy çıkartması yapmaya karar veriyor. O dönem Kazakistan'da, şantiyede, bilgisayar başında rapor vermekten dibi düşen benim bile bundan anında haberim oluyor. Lakin aradan geçen onca süre zarfında kulüpten kimsenin haberi olmuyor (!) Caferağa günü gelip çatıyor. Olanlar malum.

Bugüne gelecek olursak...

Fenerbahçe U17 takımı Florya'ya deplasmana gidiyor. Karşı taraf organize oluyor; pankartlarla ve "aile olmadığı belli" bir tayfayla geliyor. Ama bizimkilerden kimsenin haberi olmuyor, kimsenin tuhafına gitmiyor, kimse "Ne oluyor yahu" demiyor. Hiç haberleri olmuyorsa rezalet. Haberleri oluyor da bir şey yapmıyorlarsa daha büyük rezalet. Çünkü bu adamların bize karşı duyduğu hisler ortada. Bu hislerin bazılarının gözünü ne kadar döndürdüğü ortada. Dolasıyla ateşle barut yan yana geldiği zaman bunların yaşanacağı da ortada.

Fenerbahçe taraftarının % 99.99'u amatör branşlara iştirak etmeyip, sadece "Aziz Yıldırım'ı övme" vesilesi olarak kullandığı için vaziyetlerden haberleri olmuyor ama bizim oyuncularımız çok fena durumlardan, çok küçük vesileler ile kurtuluyor. U17 maçının tek farkı o vesilelerin zuhur etmemesiydi. Bu sebepten, ben herkesten önce o çocukları oraya "saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasıyla gönderenlere kabahat buluyorum. Efendim "Nereden haberleri olacaktı" da falandı fişmekandı. Bugün Fenerbahçe Spor Kulübü istediği takdirde, o maçın oynandığı saatte oradan geçecek kuşun bile istihbaratını yapar, emniyete kaydını aldırır; "132 adet karga, 45 adet güvercin, 221 adet serçe" diye.

Galatasaray'ın ihmali, emniyet kuvvetlerinin umursamazlığı, adli mercilerin yetersizliği... Bunların hepsi Fenerbahçe Kulübü'nün müdahalesiyle çözülecek işlerdir. Aksini söyleyenle bir asır tartışırım. Ama Fenerbahçe bu işlerin peşini bırakalı çok oluyor.

Pek muhterem sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'nun memleketi Adana'da Fenerbahçe kadın basketbol takımının başına gelenleri hatırlar mısınız? Ceyhan takımının yöneticileri kazandıkları maçtan sonra Fenerbahçe'nin soyunma odasına girme terbiyesizliğini yapıp, üstüne üstlük kızlara "Kestanenizi çizdik mi?" demişlerdi. Hediye olarak da yolda otobüsler taşlanmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. İstanbul'daki Ceyhan maçı kana bulandı.

Camianın gözbebeği denen, Kraliçeler denen kadın basketbol takımı, Akatlar'da senelerce her maç neler yaşadı. Mahmut Uslu'nun manevi evlatlarından Remzi Dilli oyuncuların anasına, bacısına, yedi sülalesine edilen küfürler için kızlara "Takmayın kafaya" derken, küfür edenlere elini göğsüne götürüp "Eyvallah" çekerken ve kızlar bu yüzden hüngür hüngür ağlarken herhangi birisi çıkıp "ne oluyor" dedi mi? Şükran Albayrak alnının ortasına yabancı madde yiyip kanlar içinde kaldı da ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. Sonunda Caferağa'daki bir Beşiktaş maçında ortalık karıştı.

Galatasaray - Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı bir tane. Turgay Demirel, bizim bir yöneticimizi aramıştı da (ismini üçüncü kez yazmayayım şimdi. Gelmesin Beter Böcek gibi) "Maça gelmesen iyi olur. Şimdi taraftarı tahrik etmenin lüzumu yok" demişti. Onun üzerine ilgili yönetici "takımı yalnız bırakmak pahasına" maça iştirak etmemişti hani. Sonra olaylar çıkınca hakem sahayı boşaltma kararı almıştı da ancak teşrif etmişti beyefendi. Lakin sahadan çıkmak yerine, protokol tribününe geçen 1000 kadar Galatasaraylı için "gık" bile diyememişti muhterem. Boynunu kısıp, oturmuştu.

Hak aramak, hesap sormak falan deyince aklıma hep yukarıdaki örneklerin yanında, bu son anlattığım görüntü gelir. Bakarsa görmek zorunda kalacağı için "bakmayan" bir idareci profili.

Fenerbahçe voleybol takımı Katar'da Dünya Şampiyonası oynuyor. Kulüp Başkanı çorbacı açılışındaki haberleriyle önde.

Fenerbahçe takımının sporcuları sopa yiyor. KulüpBaşkanı Topuk Yaylası'nda Sinan Engin'i ve (buraya dikkat) Mehmet Ağar'ı ağırlama haberleriyle önde.

Tamam bunlar da olsun (mümkünse Sinan Engin ve Mehmet Ağar olmasın) ama bu camia sahipsiz olmadığını da bir haykırıversin. FBTV bir OHAL ilan etsin. Durmadan yayın yapılsın. Tüm yöneticiler gelsin. Olağanüstü bir toplantı yapılsın. Bir gövde gösterisi çıksın. Yok. Yok. Yok oğlu yok.

Ben büyüklerinden başka bir Fenerbahçe'yi dinlemiş, ona aşık olmuş birisi olarak, bu konuda emniyete ya da adli makamlara yüklenen bir şeyler yazamam.

Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında anlatılan bir iki "Fenerbahçe isteyince olur" meselinde koltukları kabarıp, ağlamaklı olan bendeniz oturup da "Fenerbahçe istediği halde olmuyor" yazısı yazamaz. Çünkü bu aczimizi kabullenmek olur.

Yanlış anlaşılmasın, "benim bildiğim" Fenerbahçe'nin bittiğini biliyorum ama kabul edemiyorum. Hayal dünyamda yaşıyorum. Onu yıkmayayım.

Ha belki bu mevzunun peşi bırakılmayacak. Belki adli makamlar işin gereğini yapacak. Belki ibret olsun diye cezalar yağacak ama gönül istiyor ki "sahaya lazer tutan kendi taraftarını" günlerce ihbar ve teşhir edip emniyete aldıran Fenerbahçe yönetimi, resmi iletişim kanallarında bu herifleri sokağa çıkamaz hale getirecek işler yapsın. Gönül istiyor ki "Fenerbahçelinin kılına zarar verecek adamı pişman ederiz"i bu vesileyle sürekli hissedelim. Ama olmayacak. Bir süre sonra geçecek. Bunu bile bile neyi yazayım? Nasıl yazayım? Bitmiş bu iş.

Tek biten yöneticiler de değil. Tribün de bitmiş. "Gelsinler bize saldırsınlar" ya da "Hesap soracağız" yazılarını acı bir tebessümle okuyorum. Bor'daki pazar kalktı. Niğde'deki de. Eşek yolda öldü. Bizim elimizde sürüklediğimiz kuru bir semer. Hayalimiz onu bize eşek gösteriyor. "Öyleyse çektiğimiz ağırlık ne?" diyeceksiniz. "Haşa huzurdan" o da kendi eşekliğimizin yükü. Koca tribünü bu hale koyarken ne ektiysek, bütün biçtiklerimiz şimdi sırtımızda.

24 Aralık 2010 Cuma

Mahmut, Görüyor musun Neler Oluyor?

İyi oku he mi?

Ha benim Mahmut'uma...

Bir de "Bu işler hemen değişmez. Sanki dedikleriniz olunca bir anda her şey farklı mı olacak sanıyorsunuz?" diyenler vardı.

Hanimiş de hanimiş...

23 Aralık 2010 Perşembe

Sarı Melekler Gümrüğe Takıldı


Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.

Sonra?

Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.

Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000

Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.

Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.

Ama bir kitle var ki...

Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.

Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?

Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.

Breh breh breh...

Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?

Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?

Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?

Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?

Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?

Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.

Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde "Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap "Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!

Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.

Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk" demiş.

Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...

20 Aralık 2010 Pazartesi

Aslında Tek Suçlu Fenerbahçe Taraftarı


Gecenin sabaha karşı vaktinde bir kardeşimin facebook sayfasında gördüm bu fotoğrafı. Öylece kaldım.

Kim bilir kaç yaşındasın şimdi. Yaşıyorsan izliyorsundur, görüyorsundur. Senden fazla yok artık bizim tribünlerde.

Biletler pahalı, her maça gelemezsin.

Elindeki bayrak lisanslı ürün değilse tribün zabıtaları hesap sorar sana.

"İndirsene o bayrağı çocuk. Sahayı göremiyorum" diyen bile çıkar.

Biz "Yeni nesli kaybediyoruz" dedikçe "kurumsallık" cevabı verenler iyi baksın bu fotoğrafa. Farkında değilsiniz çoğunuz; iki tane tesis, üç tane hisse senedi için halkın sevgisini, camianın nüvesini, varoluş ruhunu satıyor şimdilerde Fenerbahçe'yi yürütenler.

Ve bizler, o tüccarlara karşı isyanın bayrağını böyle dimdik tutamadığımız için suçluyuz. Tabureye tekme atma zamanı geldi de geçiyor...

17 Aralık 2010 Cuma

Fenerbahçe'nin Monşer Tribünleri İyi Baksın



Ağzım açık, yer yer gözlerim dolarak izledim.

Tribüncüğü yönetimlerle diyalog sürdürüp tribünün ruhunu oluşturan şeylerden taviz vermek olarak değerlendirenlere ve taraftarı holding çalışanı olarak gören yöneticilere inat, hep bağımsızlık, tam tribün!

15 Aralık 2010 Çarşamba

Çift Döner Bıçaklı Şansal Büyüka


Görüntüler burada.

Galatasaray, Neuchatel Xamax'ı yenmiş; ama maç sonucu, sahaya atılan bir yabancı madde yüzünden iptal edilmiş.

Şansal Büyüka ve Milliyet spor servisinin müthiş zoruna giden bu durum, yukarıda Mustafa Denizli'nin "ehe ehe" diye gülerek karşıladığı manşetle sonuçlanmış. Şansal Büyüka da gelen bütün tepkilere rağmen bu yaptığıyla gurur duyuyormuş.

Sahaya lazer tutan, koltuk kıran herkesi yakın çekim gösterip, kolluk kuvvetlerine hedef gösteren Lig TV'de "Allah Belanı Versin" cümlesi kahkahalar eşliğinde izleniyor.

Keşke o dönem Türkiye'ye gelen UEFA görevlilerinden birisi bıçaklansaymış da, icraatı yapan "Milliyet'i okudum, çok hırslandım" deseymiş. Ya da şimdilerde aynısı olsun. Bakalım neler yaşanıyor. Belki zihniyetin ağa babası Şansal Bey de fikir belirtir.

Sporda Şiddet yasası kesinlikle çıkmalı ama kapsamı medyayı da içerisine almalı. Hem de büyük cezalarla... Gaza gelip, tribünden sahaya yabancı madde atanları ayıklayarak çözüme ulaşamazsınız. Elinde kompresörle hava basanları avlamak lazım.

7 Aralık 2010 Salı

Burak Şakarcan ile Tribüne Dair - I : Ne Olmalı, Ne Olmamalı?


Bir zaman önce blog tutmaya başlayan ama sonra yazmaktan vazgeçen kardeşim Burak Şakarcan, "kelimenin gerçek anlamıyla" Türkiye tribünlerin kurmaylarındandır.

Geçenlerde Twitter'da tribüne ve diğerlerine dair manifesto gibi bir şeyler karalayınca bunları toplayıp, detaylandırmak gerekir diye düşündüm. Ortaya aşağıdaki gibi bir şey çıktı. Devamının gelmesi dileğiyle başlayalım.

1 ) Başkanlar emniyete "Alın bunu" dediğinde, insanlar alınmasın. Bilakis "kamu görevlisi" olmadığı halde talimat verene "Sen kimsin?" densin.

2 ) Emniyet güçleri insanlara ön yargıyla yaklaşmasın. Bir olay çıktığında gelişigüzel kimseye şiddet uygulanmasın. "Bunlar yapmıştır" diyerek, seçmece adam alınmasın.

3 ) Salonlar, stadyum koridorları ve bilet sıraları gibi, kitlenin yoğun olduğu alanlarda biber gazı kullanılması yasaklansın.

4 ) Bilet sıralarında emniyet güçleri karaborsacılarla işbirliği yapmasın.

5 ) Pankartlara özgürlük verilsin. Demokratik protesto ve esprili sataşma pankartları tamamıyla serbest bırakılsın. Sadece kanuna aykırı ve ahlaka mugayir pankartlara tedbir uygulansın.

6 ) Bayrak sopalarının ve davulların, salonlara ve stadyumlara girişi serbest bırakılsın. Sadece bunları saldırı aracı olarak kullanan veya sahaya atanlar tespit edilerek cezalandırılsın.

7 ) Stadyum ve salonlarda yer alan kamera sistemleri doğru ve yerinde kullanılsın. İstendiği zaman "çalışıyor", istenmediği zaman "çalışmıyor" denmesin.

8 ) Başkanların ve yöneticilerin, tribünlerde bindirilmiş kıtalar kullanması engellensin.

9 ) Bıçak vb. yasak madde taşıyanlar cezalandırılırken, o insanları karakoldan çıkaran yöneticiler de unutulmasın.

10 ) Kulüplerin ortam gerecek ve camiaları kavgaya sevk edecek işlerin içerisinde yer alması yasaklansın ve işleyiş sıkı takip edilsin. Örneğin deplasman tribünü bilet fiyatları sabitlensin.

11 ) Türkiye'de hayatın her yerinde kullanılan küfür; stadyumda ve salonda idari / adli ceza sebebi olmasın. Küfür edenler para ya da maça girememe cezası almasın.

Kendimce yorumlayacak olursam "Yanlış" diyebileceğim tek bir madde bile yok. Ekleyebileceğim tek şey şu:

Taraftarlar, Türkiye sporunda yaşanan şiddetin "kalkan vazifesi gören" piyonları olabilir. Ama bunların arkasına saklanıp, şah sıfatıyla tepeden bakan yöneticiler ile vezir pozisyonunda her şeye maydanoz olan medya unsuru, taraftardan kat kat suçludur. Devletin ve yasanın kolu bunlara, yani organize edene ve azmettirene uzanmadığı sürece, 70 küsur milyonluk  ülkede bu şiddeti bitirmenin imkanı yoktur.

Münferitlerin Pankartı : Comandante Alex


Kadıköy tribünlerinde bir ilk yaşandı geçen hafta sonu.

Eskinin "eski" yeninin "okul" açığında kocaman bir pankart açıldı:
"Comandante Alex"

Gerçi içeriği bir şekilde rakiplerce tartışılmaya devam etse de bizim için mühim olan "ilk" olma durumuydu.

Yukarıdaki pankart, stadyumdaki münferitlerin hazırlayıp, açtığı ilk büyük boyutlu pankart olma özelliğini haiz.

Hoş, bu açıdan bakınca sağ alt köşesinde "Okul Açık" tabirini görüyoruz ama demek ki bu isim altında organize olmuşlar.

Grup CK'nın, ÜNİFEB'in  ve Vamos Bien'in yere göğe koyamadığımız ve bir "devrim" olarak nitelendirdiğimiz "uygulamalara karşı faaliyet dondurma" kararında ısrar etme güzelliği bir yana, stadyumdaki münferit seyircilerin bu denli gayret göstermesi de bilahare mutluluk verici.

Teşekkürler münferitler!

27 Kasım 2010 Cumartesi

Bir Müesseseyi Çok Sevdim, O Beni Hiç Sevmiyor


Haber ajanslara düştüğünden beri gözümden yaş eksik olmuyor... Gülmekten tabii...

Efes Pilsen taraftar organizasyonu Efesliler'in karşılaştığı durum, çok sinir bozucu ve onur kırıcı. Normal şartlar altında, "taraftarın halinden taraftar anlar" kabilinden destek olunması gereken bir hadise var ortada, vahşetler denk! Ama şerait müsait değil..

Kısaca özetleyecek olursak, yaşananlar şundan ibaret:

Efendim, Efes Pilsen - Union Olimpija maçında, Efes Pilsen'in vefakar, cefakar ve de mutat taraftarları, her zamanki aksesuarları olan kösler eşliğinde, her zamanki yerlerini alıyorlar. Lakin tam da gülbank başlamış ve aradan çok zaman geçmemişken bir mübelliğ zat gelip, oyuncuların davulun çıkardığı sesten rahatsız olduğunu ve mümkünse davul çalmaktan vazgeçmelerini söylüyor. Tabii Nasreddin ho..., pardon, Efesliler durur mu? Yapıştırıyorlar taaccübü ve reaksiyonu. Pankartlar sökülüyor. Mesken terk ediliyor. "Yanınızdayız" pankartı ters asılıyor ve Asakir-i Mansure-i Efes Pilseni formaları çıkartılıyor.

Makara şurada dursun, biraz ciddiyet...

Yapılan açıklamada şöyle bir kısım var:
"Efes Pilsen Spor Kulübü'nün taraftarı yoktur' diyen insanlara inat takımımızı her şartta her maçta destekledik"

Biz de öyle diyenlerden olduğumuz için gönül rahatlığıyla cevap verebiliriz herhalde:
"Bizi bir tek siz anladınız ama siz de yanlış anladınız"

Oysa dediğimiz gayet açıktı.:
Biz size "Efes Pilsen'de kendini taraftar sananlar olamaz" demedik; "Efes Pilsen'de ve benzerlerinde taraftarlık diye bir şey olmaz" dedik.

Taraftarlık, kulüpçülük demektir. Kurumlarda kulüpçülük yapılamaz. Çünkü kulüpçülük, "Madem kâr edemiyoruz. Kapatalım gitsin" kafasıyla yapılmaz. Yerin dibine de batsa, üç beş kişinin devam ettiği küçücük lokalleri olan semt kulüplerinin bile taraftarı olur ama Efes Pilsen Spor Kulübü'nün taraftarı olamaz. Ancak taraftarcılık oynayan küçük grupları vardır. Onlar da, akşam ezanı okununca "Aliiii, baban çağırıyoooo" diye annesi tarafından eve davet edilip, gelmemekte inat edince babası pencereye çıkan çocuk gibi, "Bak kızıyorum ama..." denince boynunu büküp eve gidiverirler. Aynı bu olayda olduğu gibi...

Ayrıca her fırsatta Türkiye'nin büyük spor kulüplerinin taraftar klişelerini eleştirip, her şeye kulp taktıktan sonra, yapılan açıklamada "yol parası ve simit" gibi güzide deplasman argümanlarını kullanmaları da bilahare takdire şayan. Klasikler kolay ölmüyor tabii..

Söze nihayet verecek olursak...

Kendisini Efes Pilsen taraftarı sanan herkesin burnunun yüksek irtifada gezdiğini söylemek tabii ki mümkün değil ama "basketbol kültürü" üzerine yaratılan bir elitizmin "Biz farklıyız" algısı eşliğinde, bu memleket sporunun temel direği olan spor kulüplerini ve onların taraftarlarını küçümsediğini de kimse inkar edemez. Bu alınan, manidar bir boy ölçüsüdür.

Ne kadar endüstriyel olursa olsun, kurumsallaşma hastalığına kendisini ne kadar kaptırırsa kaptırsın; bir Fenerbahçe, bir Galatasaray, bir Beşiktaş ya da bir Karşıyaka muadili spor kulüpleri, asla müessese soğukluğunda olmayacaklar.

Tuncay Özilhan'ın "Biz yazdık" diye elinde salladığı basketbol tarihi kitabında bahsi geçen yılları açıp, o zamanlarda çekilen Türk filmlerine bakın mesela... Bir tane bile müessese takımının maçına giden insan görebilecek misiniz bakalım? "Ama o basketbooool" demeyin. Spor tarihi tek bir yerden yazılmaz. Bu yaşananlar ve sizin Kaf Dağı'ndaki kafanızın üzerine dökülen soğuk su, yağmur bulutunun değil, Türkiye'nin spor tarihinin, Türkiye'nin büyük kulüplerinin şamarı ve soğuk duşudur.

Yanınızdayız! Kahkahalarla gülmek için...

23 Kasım 2010 Salı

Bir Tribünün Can Çekişmesini İzlemek



Mesai bitimine az kala Nurullah kardeşimden geldi yukarıdaki video facebook'a.. İzlediğimden beri Orhan Veli'nin "Dalga" şiirindeki gibiyim; "dalar giderim mavisinden içeri, karşımda duran resmin"

Nurullah mükemmel özetlemiş:
"Bizim tribünde böyle adamlara cd'yi çizmiş ya da manyak diye hitap ederiz. Başımın üstünde yerin var abi, Buca maçında götü başı ayrı yerde oynayan adamcıklara söylüyorum. Bu adam gibi olamayacaksak, bu tribünü bırakalım, herkezde dalgasına baksın."

Gerçekler acıdır. Tutkulu insan da söylerken acısına tatlısına bakmaz.

Aslında söylemekle düzelecek bir şey yok ama Fenerbahçe tribünü o kadar kötü durumda ki susmak da mümkün değil.

Bir tribün delisi ve manyağı (!) "azınlık" haline geldiğinde veya küfür eden rakibe "Karşılık vermeyelim, ayıp oluyor" dendiğinde biter. O tribün küllerinden doğmaz mı? Pekala doğar, mevzu bahis Fenerbahçe'yse haydi haydi doğar ama "fikri temizlik" yapmadan "asla" tamamen kurtulmaz.

Bugün Fenerbahçe tribününde sette duran adamlar arasında, karşıdan "ana avrat yedi sülale" küfredilirken, sinirden çıldıranlara "Yapmayın. Ceza alacağız" diyenler var. Bağımsız taraftar mı, kulübün maaşlı saymanı mı belli değil.

Aynı insanlar "Be kardeşim, bu karşısı bize küfür ediyor da bunlar neden ceza almıyor" demiyor. Niye? Çünkü fikri muktedire kelepçeli. Bir yönetici gülümsemesine Fenerbahçe tribününün hür iradesini pazarlamaya teşne...

Ama sorsan, bunlardan kral tribüncü yok. Her milli bayramda Atatürk'ten alıntılar yapan bu güruh, kutsalına saldırıldığında "büyük insanların ve büyük kitlelerin" nasıl çığırından çıkıp şahlandığını okumamış...

Evet, fikriyat gerek ama yetmez; temizlik de gerek. Çünkü amaç bir değilse, yol da bir değil. Yakın yürümenin alemi yok.

Endüstriyel futbol kavramı, Türkiye'de alaturka elitizm eşliğinde ve "insan" unsurunu kenara iterek rezilane bir şekilde uygulanıyor. Türkiye'nin en büyük spor kulübü Fenerbahçe de bu uygulamanın pilot kurumu konumunda. Hem gitgide kötüye giden tribünlerden şikayet edip, hem de yönetimlerin dümen suyunda gidiyor olmak, ne bağımsızlıkla ne de birey olmakla örtüşür.

Tribünde "halayık" zihniyeti gütmek demek, sadece kapı kapanırken hareket edebilmek demektir. O da derman kalırsa ve mide ile gurur kaldırırsa...  Bizimkisi kaldırmıyor, kusura kalmayın... (İlgili atasözü için Bkz. Bu blogdaki muhtelif yazılarda yer alan "halayık" kavramı)

22 Kasım 2010 Pazartesi

İsmail Şenol, Teşekkür, Tekzip ve Devam


İsmail Şenol, kendisinden yola çıkıp genel algıya dair yazdığım "Akatlar" yazısına twitter aracılığıyla cevap vermiş. Hassasiyeti için teşekkür ve yazıya dair tekzip borcum ortaya çıktı. Bir de cevaba cevap hakkı...

"Selam, yazını tavsiye etti arkadaşlar, okudum. Eline sağlık. Ancak yanlış bir anlaşılma var, benim orada bahsettiğim şey, salon içinde her BJK basketinden sonra hoparlörlerden kartal sesi gelmesiydi. Hatta ben ıslık sandım önce, meğer kartalmış. Diğer konuları da Amerikalı takipçilere anlatmanın gereği olmadığını ve ilgiyi yönlendirebileceğimizi düşünüyorum. Sevgiler." diyor İsmail Şenol.

Anlaşılan, orada bir taraftar övgüsünden ziyade, bir durum tespiti olmuş ve ben de onun üzerinden "alakasız gözüken" uzak yerlere yelken açmışım. Ama anlatmak istediğim tam da buydu aslında.

Belki Fenerbahçelilik, belki bundan kaynaklanan Beşiktaş'ı sevmemezlik, belki de (ya bunlara ek, ya da tek başına bir etken olarak) çok sevdiğim tribün ortamlarının "bu derece" kirlenmesinden duyduğum tiksinti yüzünden ön yargılıyım ama 140 karakterlik bir yazıdaki detaysızlık, tek başına fikri deviriyor. Benim gibi ecnebi olmayan ama bir taraftan da İsmail Şenol'u takip ederek maçın yorumlarını okuyan insanlar arasında "İşte yine Beşiktaş taraftarı övülüyor" intibaı uyanıyor.

Yazının geri kalanı bir önceki gibi şekilleneceği için devam etmeye gerek yok. 

Sadece neticeyi bağlamadan önce, ilk yazıda eksik kalan bir noktayı yazayım. Bir tribün insanı olarak, tribünün belli dinamiklerine ve hatta küfüre bile "bir yere kadar" kesinlikle itirazım yok. O yerin neresi olduğu da baş ucu demirbaşımız olan, Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında bihakkın yer alıyor. Bundan ötesini Fenerbahçe tribünleri yapıyorsa, onlar; falanca tribünler yapıyorsa onların karşısındayız.

Velhasıl-ı kelam, İsmail Şenol'un spora dair bir şeyi sırf popülizm maksadıyla övmeyeceğine elbette aklımız eriyor. Aynı Murat Kosova'da ve Kaan Kural'da olduğu gibi... Belki bu insanlar "Bize ne kardeşim? İşinize nasıl geliyorsa" noktasında da durabilirler. Diyecek bir şey yok... Ama Ömer Onan gibi bir oyuncuya, sırf "iyi oynadığı" için küfür kıyamet giydirilebilen, kadın basketbolculara yanan sigara atmanın adetten sayıldığı bir salona dair, yanlışlıkla da olsa en ufak bir "övgü algısı" yaratmak da bu isimlere hiç yakışmıyor.

İsmail Şenol, Algı Kaymaları ve Boku Çıkan Küfüre Saygı Duruşu


Bundan üç sene önce... Akatlar'da yine bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçı... Murat Kosova ve Kaan Kural ikilisi yayında. Tam da Beşiktaş taraftarı olanca sürekliliğiyle Fenerbahçe'nin gelmiş, geçmiş, eşik, beşik, ana, avrat, yedi sülale kavramlarına sinkafı basarken ikili devreye giriyor:
"Beşiktaş tribünleri coştu. Evet, muhteşem bir tezahürat var"

Hoppala Hasan dayı, maslahatım seyirdi...

Çok geçmeden Abdi İpekçi'de bu ikiliyi ayrı ayrı gördüğümüzde, vaziyeti sorup, sitem ediyoruz. Hassasiyetimizde haklı olduğumuzu, o an maçı anlatırken, heyecanla bağırılanların içeriğinden çok, yüksek sese odaklandıklarını ve ne söylendiğini duymadıklarını söylüyorlar. Makul insanlar, makul açıklama. Hiç değilse bir daha olmaz. Ya da "böyle kendimizi avutuyoruz" diyoruz. İkincisi oluyor.

Bu sefer Murat Kosova ile Kaan Kural değil, İsmail Şenol... Yakını bilinmez ama uzaktan bakınca 10 numara gazeteci, 10 numara basketbol insanı, 10 numara spor aşığı gibi duruyor kendisi. Memlekette aranıp da kolay bulunamayan şeyler...

Dün maç oynanırken twitter'dan yazıyordu kendisi. Biz de takip ediyorduk ki şöyle bir cümle geldi.

"In the arena, you're going to hear the voice of eagle after the Besiktas baskets. That's because the team is nicknamed Black Eagles."

Kazakistan'da yakından kartal görmüşlüğüm, hatta koluma kondurmuşluğum var. Devasa bir şeydi, sesini de esirgememişti sağ olsun ama ağzından "sik"e benzer bir kelime çıktığını hatırlamıyorum hayvanın. Şakası bir yana, artık ülkedeki tribün hallerini "bir kaç kendini bilmez"den kurtarıp, özneleri cümle içinde kullanabilmek gerek. Eğer "akil" diye bildiğimiz insanlar bile son yılların en pis derbi ortamlarının yaratıldığı bir salonda ikamet edenler için şu cümleleri kuruyorlarsa, ortada kartal kadar devasa bir yanlış var demektir.

İsmail Şenol ya da benzeri "elit" spor insanlarının bu topa girmesi "kendilerince" uygun olmayabilir. Saygı duyulur, hak verilir. Ama madem eleştirisi yapılmayacak, övgüsü de yapılmasın.

Fenerbahçe yapıyorsa Fenerbahçe. Galatasaray yapıyorsa Galatasaray. Beşiktaş yapıyorsa Beşiktaş... Hatanın adı koyulsun...

Beşiktaş tribünlerine dair kamuoyunda yaratılan bir "mes que un tribün grubu" algısı var. Bu algı, tribünlerde sosyal yönü ağırlıklı, düşünce yapısı kuvvetli, hür iradeye dayalı ve yaratıcı insanların bir araya geldiğini öngörüyor. Kadınlı erkekli, bir sürü gazeteci, yazar, televizyon insanı, sanatçı da "Ayyyyy çok şeker"den "kartal sesleri yankılanıyor"a kadar uzanan bir skalada beğenisini belirtiyor.

İşte bu topluluğun bir gün rakip takım (bilhassa Fenerbahçe) formasıyla Akatlar'da sahaya çıkmayı tecrübe etmesi gerek.. Erkekse alnının ortasına, kadınsa yeni yapılmış fönlü saçların arasına balgamı yemeleri ne kadar sürer, önce onu görürler, sonra da ne kadar isterlerse o kadar överler.

5 Kasım 2010 Cuma

Kayıp Tribün Aranıyor


Eski Türk filmlerinde defaten görülen, halkın tıklım tıklım doldurduğu ve lisanslı ürün giyen olmadığı halde rengarenk coşan tribünler aranıyor.

Görenlerin ve bilenlerin, insaniyet namına fotoğrafları ve görüntüleri bize de kopyalaması rica olunur.


Hani tamam, "gelmez o günler, gelmez o günler, mazide kaldı hep", biliyoruz ama içleniyor insan.

Bizi de anlayın lan! Kurumsallıktan kuruduk kaldık.




Sapık Tribün. Al Bunları. Al Al Al Al Al.


Yukarıdaki görüntü Ukrayna'da, Shaktar tribününde olunca güzel bir görüntü ortaya çıkmış olur, başka da bir şey olmaz.

Hafazanallah, Fenerbahçe tribünü böyle bir şey yapsa...

Ya "Toplumun ahlakını bozuyorsunuz" diyerek, yönetimden mamalanan kimi tribün insanları bunların üzerine saldırır, ya da bizzat yönetim "Teşhircilik yapanları kulübe ya da emniyet birimlerine bildirmeniz rica olunur" açıklaması yapar.

Böyle konularda yapılan mübalağa artık bize de bulantı ve bunaltı verdi ama "Figaro'nun Düğünü" izleyen kitleden bile daha sakin bir tribün, Fizan'da olsa içini burkuyor insanın. Allah bu aralar bilfiil içinde olanlara sabır versin.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Tahtanın Yüreği Olur mu? Tribünün Tahtasıysa Oluyor İşte...


Bu resmi bir kez daha koymuştum bloga.

Geçmişi özlemenin her zaman tutulacak bir dalı olmuyor bu hayatta.

Şimdi sorsan kimse yukarıdakini "bir dal istisna" kabul etmez örneğin... Daha kafadan "O zaman Diana Taurasi mi vardı? Şimdi daha iyi" diyecek bir sürü adam çıkar. Elbette o manada daha iyi her şey ama bir çok kaideyi de yıkacak bir fotoğraftır bu.

Çünkü dünyada spora dair tek mesele, transferi, kupası, salonu ve bilumum maddi imkanı değil. "Mesele yeğennn" diye başlayıp Tuncel Kurtiz tonuyla, edebi bir şeyler söylemeyi çok isterdim ama hem yapamam, hem de gerek yok; zira tek kelime yetiyor.

"Maneviyat"

Türkiye'de devletin bürokrasi kanadı ve tabii ki buna bağlı olarak bağımsız (!) spor yönetimleri, kim bilir belki de Nazi Almanya'sına (kesin yenilgiye kadar) duydukları yüksek sempatinin belli belirsiz yerleştirdiği alışkanlıklar yüzünden, gerekli olanın sadece abideler yaratmak olduğunu düşündüler.

"Kurumsal ve Şahsi Abideler"

Öyle ki bir bakıldığında ucu bucağı gözükmeyecek tesisler konduruldu...

Yüzüklerin Efendisi serisinde olduğu gibi, sadece tasviri bile büyüleyen kocaman, titan heykeli tadında yöneticiler yaratıldı...

Bu kışla gibi tesislerin içine, yani o yöneticilerin peşine de "Ama..." diyeni ezen, "Tımarlı Sipahi" imitasyonu bindirilmiş kıtalar yerleştirildi. Sevgiye değil, korkuya dayalı bir bağlılık oluşturuldu.

Bu memlekette bugünün hesabı, üç gün sonra sorulmaz. Koskoca Osmanlı tarihini, "Kuruluş - Gelişme - Duraklama - Çöküş" diye üçer sayfalık dört bölüme ayırıp, hiçbir tahlil ortaya koymadan çocukları üniversiteye kadar süren, Kurtuluş Savaşı'nın hikayesini 19 Mayıs 1919 - 9 Eylül 1922 arasında ekspres tren gibi koşturan zihniyetin, herhangi bir konuda aklı dank edip hesap soran kitleler yaratması zor. Belki bir avuç insan olur ama onların da gücü yetmez.

Türkiye'deki spor kulüpleri için sorulacak olan "O zamanlar ne olmuştu?" sualinin cevabı belki on yıllar sonra alınacak. Kimse, kimseye kaybolan yılları ve gönüllerin şevkini geri vermeyecek.

Ne yapalım?

Bize düşen bir teselli ikramiyesi oldu, yukarıdaki resimde görüldüğü gibi... Ayağımız basıldığında bazısı kırılan tahta tribünlerinde onlarca maç izledik Caferağa'nın. Şimdinin kombineli plastik koltuklarına monşer popolarını yakıştırıyorlar. Biz o zamanlar oraya Cilalı İbo'yu yakıştırırdık. Bu gurur bize yeter!

25 Ekim 2010 Pazartesi

Fenerbahçe Değil, Başka Bir Şey Olduk


Fenerbahçe - Galatasaray maçı öncesi, FBTV'de bir açılış vardı.

Güzide memleketimizde, açılış deyince tesis, tesis deyince kurdele, kurdele deyince makas, makas deyince sırıtarak kesim yapan yüksek erkan akla gelir.

Bkz. yukarıdaki fotoğraf.

Şükrü Saracoğlu Stadı'ndaki yeni organizasyonun adı Fenercell Tribünü olmuş.

Tribün özel olarak dekore edilmiş. Feng shuiye gözetilmeli.

Her maça özel aktivite olacakmış. Kuş kondurulması iyi olur.

Şu değişim ne tuhaf şey...

Fenerbahçe'yi biraz "eskiden beri" bilen, Fenerbahçe'ye biraz "eskiden beri" sevgisi olanlar şu yukarıdaki resmin içinde bulunduğu habere iyi baksın.

Bir zamanlar...

Fenerbahçe, Baba Yaşar'dı..

Fenerbahçe, Hababam Sınıfı'ydı..

Fenerbahçe Cilalı İbo'ydu..

Fenerbahçe, Turist Ömer'di..

Fenerbahçe, halktı, halkın takımıydı.

Şimdi olsa, Baba Yaşar'ı lisanslı ürün değil de Emel Sayın'ın ördüğü bereyi giyiyor diye stadyumdan kovarlar.

Hababam Sınıfı, taraftar kartı olmadığı için maça giremez.

Cilalı İbo ile Turist Ömer, stadın yakınında görülse polise şikayet ederler; "Bu çapulcuların burada işi ne?" diyerek.

İşler değişti Fenerbahçe'de. Artık muteber olan yukarıdakiler...

Taraftarın adı mı?

Acâib'ül-mahlukât ve garâib'ül-mevcudât

Tribün Öldü. Nur İçinde Yatsın.


Hissizleştim.

Puan kaybına üzülmemek manasında değil bu. Eskisi gibi gülemiyorum tuhaflıklara.

Yıllar yıllar önce, çok uzak bir galakside değil, Yıldız Yokuşu'nda, omuz omuza, kardeş kardeş yürüyen Galatasaraylılar ile Beşiktaşlıları görüp "Ne oluyor yahu?" sorusuyla dolduğunu hatırlarım çocuk kafamın. Hâlâ da anlamam, birbirine "rakip" diyen insanlar, nasıl olur da bir başkasına karşı yan yana olurlar. Belki de Fenerbahçe'nin yanına bu haller hiç uğramadığından idraksizliğimiz...

Normalde 0-0 biten bir derbi maçın ardından, 10 sene sonra ikinci bir UEFA kupası kazanmış gibi sevinen bir Galatasaray camia çoğunluğu görünce "keh keh" gülebilmem lazımdı ama yapamadım. "Senin camian ne yapıyor ki başkasına güleceksin?" sorusu geldi aklıma, takat bulamadım.

Uzaktayım... Galatasaray maçında tribünde olmamak acı şey. "İyi ki yoktum" diyebileceğini de hayal edemiyor insan ama iyi ki yokmuşum.

Şu yukarıdaki resimde arkada flu şekilde duran bir şeyler var. Adına taraftar falan diyorlar. Çoğunluğu şahsen, veya ismen tanıdığım bir kaç avuç insan dışında kalan bu arkadaki ve çevredeki blur arkadaşların ne yaptığını birisi bana anlatsın. Yalan da olsa razıyım.

Tezahürat zaten hak getire... Ona kabul... Herkeste gırtlak yırtacak güç olmaz.

Sahaya baskı nanay... Tezahüratla eşdeğer hadisedir... Üzerinde durmamak lazım.

Benim asıl takıldığım nokta başka...

Televizyon bir çok defa Hagi'yi gösterdi. Ve arkasındaki Fenerbahçe taraftarlarını. Hagi her zamanki gibi ya da bir teknik direktörün olması gerektiği gibi. Ya Fenerbahçe tribünü. Hani o anlı şanlı, eski numaralı. Sus. Pus. Tıp. Melül melül sahaya bakış.

Utandım. Olduğum yerde yerin dibine geçtim.

"Ya ne yapacaklardı" mı? Alsınlar ellerine birer odun ya da plastik boru, gelenin kafasına indirsinler. Olmadı, kağıttan külah yapıp tuh tuh atsınlar demiyoruz da opera seyircisinden halsizce de gözükmesinler bir zahmet.

Sorunun adresi açık... Tribünün sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin kafası bizi bu hale getirdi.  Uzun lafın kısası; Fenerbahçe tribünleri "taraftar halk" ile değil, "aristokrat seyirci" ile dolduktan sonra, Galatasaray'a yenilsek ne, 10 atsak ne? Bitmişiz, ölmüşüz, bin ölüp bir doğmuşuz, bir avuç kalmışız, ağlayanımız yok..