
Mesai durumlarına dair
Fasulyeden'de bir yazı vardı, şimdi bulamadığım. Çok güzel özetliyordu, ne türlü adamlarla karşılaştığımızı ve normal sosyal hayatımızda
"Ulan ben bunu bir yol dövsem ya" dediğimiz insanlarla, mesai arkadaşlığı gibi vaktin çoğunu alan bir şeyi sürdürerek işyerinde nasıl bir
"Anormal Sosyal Çevre" edindiğimizi... Belki biz de halimizle, tavrımızla
"Bu manyağı nasıl işe almışlar? Kimlerle aynı ortamda solunum yapıyoruz?" dedirtiyoruzdur. Hatta ne belkisi, kesinlikle diyorlardır. Fakat beşeri asgari müşterekler denen davranış öbeği bu kadar da göreceli değil aslında...
Bizimki gibi çapı ve muhtevası belli bir çemberin içerisinde, fazla insanla muhatap olmadan geçip giden iş günlerinden ziyade, bilhassa bankacılık ve bağlı dalları gibi, müşteriyle ve mesai çevresiyle iletişimin en üst düzeyde seyrettiği işlerde, sosyal etkileşim de aynı paralelde oluyor. Yakınlarımızdan duyduğumuz ve en uç örnekleri teşkil eden durumlara geçmeden önce, nispeten masum bir örnek.
Barad-Dur ile, kız arkadaşının girdiği uzmanlık sınavı için Marmara Üniversitesi'nin kafeteryasında beklerken, yanımızda oturan ve eşinin sınavdan çıkmasını bekleyen evli bir arkadaşı anlatıyor:
"Parmağımda yüzük olduğunu gördükleri halde, oğullarını tanıştırmak için getiren müşteriler var. Bankacılık işlemi için getirdiklerini söylüyorlar ama yaklaşımlarından niyetleri belli. 'İşte bu da bizim oğlumuz. Bir de bunun büyüğü var' diyorlar. Seç, beğen, al demek istiyor resmen. Ne diyeyim? Gülüyorum ben de artık"
Komik... Bile bile gelip, karşıdaki insana "Yedi Kocalı Hürmüz" muamelesi yapmak biraz ayıp, biraz terbiyesizlik, biraz trajikomik ama neticede komik... Yılışıklığın cılkını çıkartan durumlara rastlansa da müşteriden gelen yaklaşımların savılması kolay oluyordur genellikle. Sadece iş konuşulması gereken bir süreç içerisinde, konu başka yerlere sapmaya yeltendiği zaman "Ben buraya iş için geldim. Akıllı ol"un sezdirilmesi zor olmuyordur ve bu yaşananlar genellikle "Bugün başıma gelene bak. Ne manyaklar var" temalı anılara dönüşüyordur bir süre sonra.
Fakat "bokunu çıkartmak" konusunda istidat sahibi bir millet olduğumuz için böylesine tebessüm ettirmeyen vaziyetler de zuhur ediyor. Hem iletişimde bulunulan firma dışı unsurlara, hem de mesai arkadaşlarımıza; ama özellikle ikincisine karşı...
Söz konusu olan sadece erkeğin kadına / kadının erkeğe, bir beklenti şemsiyesinin altına girerek yaklaşımında ortaya çıkan tuhaflıklar değil. Astın üste, üstün asta, birbirleri arasında hiyerarşik bir sıralama bulunmayan ve hatta işle ilgili, mekan paylaşımı dışında, hemen hiç bir ilişkisi bulunmayan insanların birbirlerine davranışlarında karşılaştıklarımız, işin kendisinden daha da stres verici olabiliyor. Kestirip atmak konusunda çember dışından insanlara olduğumuz kadar sert davranamayabiliyoruz.
Tabii burada bir parantez açıp, "Biz" ile "Başka Bizler"i ayırmak gerek. Sosyalliğini tribün (hayatın tam içerisi) ile eski "samimi ve güzel" yıllardan devşiren ve bunun dışında asosyalliğin sınırlarını zorlayarak belki de yanlış yapan (?) bizleri bir yana koyup, kendine Carpe Diem'i düstur edinerek hayatı anına göre yaşayanlardan bahsetmek gerek.
Zira birincisi, biraz da kirpi gibidir. Birden, ikiden sonra üçüncü zevzek ve üçüncü tuhaflık gelmez kolay kolay. Nam yürür; hemen herkes "Aman bulaşma deliye" sayhasıyla uzakta durur. Her ne kadar kurunun yanında bazen yaşı yaksa ve bu sayede ara sıra gelen iyi insanlardan olunsa da, bize göre güzeli budur. Belli bir yaştan sonra dost-arkadaş gelmez çünkü...
Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür.
İkincisi, yani Bodrum'da kalırken merhum babasının büstü önünden her geçtiğimde bir selam çaktığım, rahmetli Can Yücel'in yukarıdaki mısralarına göre yaşayanlar içinse "Her canlı Heidi, her canlı Peter"dır. Aksi ispat edilene kadar herkes iyi niyetlidir. Bazen aksi ispat edildikten sonra bile iyi niyet devam edebilir (!)
Uzun bir parantez oldu. Saded kulvarına geri girelim... Mesai arkadaşlarının hadsizliği, insanı çok zor durumlara itebiliyor. Bunu engellemek için akla gelen ilk şey bu insanların saçmalıklarını dillendirmek ve "zor duruma sokanı, zor duruma sokmak" ama bu tercih bizim gibi fevri adamlara göre "Budur" denecek bir seçenek olmasına rağmen, hiç de diplomatik değil. "Ortalığı ayağa kaldırmamak gerek" şeklindeki mutedil hal, daha akla yatkın. Çünkü hakikaten ortalığı ayağa kaldırabilecek şeyler oluyor. Standart arkadaş kaprislerinden, ast / üst hazımsızlıklarına, evli barklı bir mesai arkadaşının gelip saçmalaması gibi aşırı örneklere kadar geniş bir skala... Lakin itidal sahibi taraf olmak, madalyonun çalışanları ilgilendiren yüzü. Bir de çalışanların yakınlarını ilgilendiren yüz var ki bazen aradaki çizgi misina inceliğine erişebiliyor ve o misina, haddini bilmeyenin boynuna geçmeye hazır bir boğma ipine dönüşüyor.
Üzülen bir insan.
Üzen bir insan.
Üzülen insanı seven bir insan.
"Bence sen de haklısın" denebilecek iki ruh hali.
"En kötü karar, kararsızlıktan iyidir" klişesi.
Ve soru.
"Öldürür müsün, sabaha mı bırakırsın?"
Ben olsam öldürürüm. Mecazenden aslene kadar yolu var. Dile de kolay ele de. Çünkü sabaha bırakmakla bir şey olacağı yok.
Çünkü "Hayır aslında evet anlamına geliyor" lafına japon ile yapışmış, yani her lafı mabadından anlama yetisine sahip bir güruhtan söz ediyoruz. Türkiye'de kurumsal olduğunu iddia eden ve gerçekten buna çabalayan şirketlerin en büyük sorunu piyasa şartları ise, ikinci büyük sorun da insan. Sadece işini yapmaya çalışan ve zevklerini / tutkularını bu işin altında bırakmamaya çalışan yüzbinlerce personelin yanıbaşında, sayıca çok daha fazla zevzek var. Kendisine yeterince yakın davranmadığına inandığı için astını ezmeye kalkan üstlerin zehir ettiği günler / aylar var. İşteyken sadece işine odaklanmayı isteyenleri, gönül eğlencesine katmak isteyen hadsizlerin yarattığı rahatsızlık var. Ve bunlar sivrisinekler gibi hep olacak. Mühim olan "Sinektir, onun da canı var" dememek. Bunlar, kovulduğu zaman "Ulan ben bugüne kadar kan emdim ama şu son yaşadığım şey ile anlıyorum ki yanlış yapmışım. Bundan sonra arılarla beraber o çiçek senin, bu çiçek benim gezeceğim" demezler. Dönüp tekrar yapışırlar... İzin vermemek gerek.
Bu kadar yazdık, çizdik. Belki meramımızı anlatmaya yetti, belki yanından bile geçmedi. Ama her halükarda müsterih olmanın sevinci var içimde.
Zira şöyle bir bakıyorum etrafıma. Tribünün ve geride yılların bana bahşettiği onca insan içerisinde; onca ağabey, onca kardeş. Biz hep kirpiyiz biraz. Kolay kolay diken batmaz bize.
Ve yine bir şöyle bakıyorum etrafıma; kirpi olmayanlara, Carpe Diem diyenlere. Onlar da Nazım'ın meşhur destanındaki gibi aslında. Yani O, oradaki gibi. O ki...
...bir kerre vakterişip
«-gayrık yeter!...»
demesin.
bunu bir dedi mi,
«isrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»
Daha ne isterim... Müsterihim...