Falan Filan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Falan Filan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mart 2011 Salı

Heves, Sansür, İşkence


Hayatımızın tek gailesi internet değil. İnsanın bunu anlamadığı dönemler bazen çekiç gibi oluyor. Sağlık, iş karmaşası, kırgınlıklar, özlemler... Bunca şey arasında "Orası kapandı. Burası kapandı. YouTube kapandı. Blogger kapandı. vs. vs." haberleri hiç de önemli değil aslında. Hayata dair heves bir kere Kızılırmak suyuna kapılıp gittikten sonra, eksiğin geri gelmesi dışında hiçbir şey kurtarmıyor bünyeyi ve zihni.

Aşağıda, bitiriş tarihini arka kapağa "8 Şubat 2011, Salı, 01:20" olarak not alıp, altına "Gülün Hiç Solmasın" yazarak asıl sahibine okuması için vermeye hazırladığım güzel bir kitaptan; Erdal Öz'ün "Gülünün Solduğu Akşam" kitabından bir bölüm var. Mete Ertekin'in sorguda, işkencede yaşadıkları.

"Sansür" kavramından "İşkence" olgusuna varana kadar, ara yolda upuzun bir koridor olduğunu bilmiyor değilim. Ama öyle ya da böyle, kıyıcı bir alışkanlığın iki ucudur bunlar.

"Bir sağdan astık, bir soldan" şeklindeki adalet anlayışının ya da "Üç sizden, üç bizden" diyen hak dağıtıcılığın insafsızlığı sansür yarası ile başlar. İşkence de o yaranın kabuğunu kopartır. Kanatır.

Uzun lafın kısası. Zaten heves yok. Ve aynı blogger sitesine olduğu / olacağı gibi, falanca hukuk mahkemesinin karar alıp, filanca internet sitesini fişmekan sebep dolayısıyla kapatmasından yıldım. Yılmayanlara selam olsun! Kolay gelsin.

------------------------------------------

Ankara Emniyet Sarayı. İkinci Şube.

Hıdır'ın pencereden aşağıya fırlatılıp atıldığı oda.

Masanın üzerinde bir alet. Manyetoya benziyor. Kollu. Manyetodan çıkıp duvardaki prize giden bir kablo. Bir kablo da kutudan çıkıp bana geliyor. Kordonun yanımda duran iki ucu da sıyrılıp hazırlanmış. Uçlardan birini ayağımın küçük parmağıma, öbürünü de kamışıma sarıyorlar.

Öbür uzaktaki ucu prize soktuklarını görüyorum.

Yerde de çarmıha benzer tahta bir alet var. Çivilenmiş üç santim kadar eninde deri kemerler var üzerinde.

Odada ayrıca falaka ve cop da var. Sopalar, zincirler falan.

"Soyun!"

Soyunmayınca üzerine yüklenip zorla soyuyorlar. Yere, çarmıhın üzerine yatırıp deri kemerlerle kollarından bacaklarından sıkıca bağlıyorlar. Kolları bilekten ve dirsekten, ayakları da bileklerden bağlıyorlar. Kıpırdaman olanaksız. Tekmeler iniyor. İki uçlu kabloyu da getirip sarıyorlar; birini kamışına, birini ayak parmağına. Biri manyetonun kolunu çeviriyor. İki kere falan çeviriyor. "Tırtt" diye bir ses. Uçların bağlı olduğu yerlerinde titreşimler halinde bir gerilim. Anlatılmaz bir acı.

Manyetoyu çevirdikçe ibre yükseliyor, görüyorsun, voltaj artıyor.

"Konuş. Bu daha hiçbir şey değil. En hafifi bu. Yoksa seni hadım ederiz."

İşkenceden sonra tam on beş gün, hem kan geldi kamışımdan, hem de müthiş bir yanma oldu dışarı çıkarken.

Manyetoyu çevirdiklerinde, akım verdiklerinde, kamış çok küçülüyor, mosmor oluyor.

Akımı yükseltiyorlar.

Dayanılır gibi değil. Gerilip kaskatı oluyorsun. Oraların kopacak gibi oluyor. Bütün beden kasılıyor. Ter içindesin. Ve tekmeler. Davranıp kalkmak istiyorsun. Ama nasıl kalkacaksın. Kıskıvrak bağlısın. Tekmeler iniyor.

Elektrik akımıyla bütün bedenin kasılınca, altındaki tahta çarmıh sırtını alabildiğine acıtıyor.

Akımı daha da artırıyorlar. Bir ara dayanamadım,
"Durun," dedim.

Durdular.

Başka bir alet getirdiler. Metal bir kutu. Ondan da iki tel çıkıyor. Manyetodan çıkan iki kordon gibi. Tıpkı. O iki teli de aynı yerlerime bağladılar. Işığı söndürdüler. "Konuşacağın zaman bağır, geliriz" dediler. Çıkıp gittiler.

Karanlık kötü. Aydınlıkta yine de uğraşacak bir şeyler buluyorsun.

Bir ara iki kadın polis kapıda durup alay ettiler benimle:

"Ay, bu muymuş kahraman?" dediler.

Sustum.

İçeride başka biri var mıydı, bilmiyorum. Karanlıktı.

Bu yeni aletin titreşimi, manyetodan daha çok. Manyetodan daha titreşimli. "Zızzz" diye bir ses çıkarıyor. Mil sokuyorlarmış gibi bir acıyı yaşıyorsun kamışında. Yürek atışları anormal: "Plöp! Plöp!" diye çırpınan yüreğinin sesini duyuyorsun.

Bayılma durumuna geçerken, "Ölüyorum" diye düşündüm.

Aradan ne kadar geçti, bilmiyorum. Ayıldım.

Odanın ışığı yanıktı. Başımda insanlar. İğne falan yapılmış; haberim yok.

"Bu ana kadar çok vermeyin" falan gibi sözler.

Kendime gelince kalktım.

"Göstereceğim" dedim.

Birlikte arabayla 15-20 ev dolaştık. Arkamda bir sürü polis. Babayiğit ekip arkamda.

Oyaladığımı anladılar.

"Dönünce gösteririz" dediler.

Döndüğümde savcı gelmişti. Kurtuldum sandım. Yanılmışım.

Yine başladılar. Hem de ilk aletle, manyetoyla başladılar. 60 volta kadar çıktılar. Çok uzun sürüyor. Alıştım. Müthiş bir ter, anlatılmaz bir susayış.

Akım altmış volta çıkınca tel uçlarına su döküyorlar. Suyun yayıldığı yerde, sancı dayanılmaz oluyor, oradaki bütün kıllar dikilip ayağa kalkıyor. Suyun yayıldığı yere akım da yayılıyor.

Baktılar durum kötü. Akımı kestiler.

Büyük bir şişe getirdiler. İçinde sidik gibi bir şey var. Ucu keçeli bir sopayı o suya batırıp ayağımın altına değdirdiler. Sanki kızgın demir sürüyorlar. Sonradan ayağımın alt derileri soyuldu, bir iki gün sonra. Ne olduğunu anlayamadım.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Günahkâr Gönüller

Geçenlerde çok sevdiğim bir ağabeyimle, çok heyecanlı ve hayırlı bir mevzu öncesinde, peşrev bâbında memleketin gidişi ve gelecek hakkında sohbet ederken, "Bu tabii bencilce bir düşünce" diye karşılanan bir söz ettim.

Dedim ki "Detaylar bir yana, benim 'en öncelikli' temennim,  sevdiklerimin ve ailemin, yani eşimin yaşadığı sürecin savaşsız, kazasız, belasız geçmesi. Bizden sonrası tufan olsun demek istemiyorum. Sadece bizim zamanımız da tufan olmasın bir zahmet"

Temenni ile olacak iş değil tabii ki.. Size de çıkabilir cinsinden, şer kabilinden bir piyango bu.

Bencil de değilim aslında ama korkuyorum. Sevdiğimiz, değer verdiğimiz, "öyle olmalarına" alıştığımız kaleler tek tek düşerken, bari biricik sevdiklerimiz, bu dünyanın savaşlarıyla ve çivisi çıkmışlıklarıyla uğraşmasın temennisi bu.

Aşağıdaki hikaye Engin Ardıç'ın 1990 tarihli, Daktilo Konçertoları kitabından, "Günahkâr Gönüller" hikayesinden bir bölüm... İtalyan gazeteci - yazar Curzio Malaparte'nin savaşa dair bir anısını aktarıyor...

-------------------

Kadın olmaktan utanıyorum kimi zaman, diyor Louise, soylu bir Alman kızı bu, bir prenses!


Neden, diyor Malaparte, galiba bir akşamüstüdür. Berlin'de bir kahvede laflıyorlar, bakın, diyor, size Sorocalı kızların öyküsünü anlatayım da dinleyin...


Besarabya'da, Dniester ırmağı üzerinde küçük bir kasabadır burası, Alman ordusu, müttefiki Rumen, Macar birlikleriyle arada çeşit olsun diye bir de İtalyan alayı sanırım, Yüzbaşı Malaparte de nefret ettiği savaşın içinde, nefret ettiği insanların arasında, ne tuhaf, yeni girmişler kasabaya.


Bunlar, küçük Yahudi kızları. Ormanlara, buğday tarlalarına kaçıp saklanmışlar. On sekiz - yirmi yaşlarında kızlar. Çoğu Alman askerleri tarafından vurulup öldürülmüş, sağ kalanları kasabaya geri getiriliyorlar. Çok zaman geçmiş, kızların üstleri başları yırtık pırtık, saçları keçeye kesmiş, elleri ayakları egzamalı, gözleri yaralı kediler gibi...


Günün birinde... İkinci Alman Ordusu'nun sağlık servisi, buğday başakları arasında yakalanan kızları Soroca Askeri Kerhanesi'ne sevkediyor.


Buraya ancak Alman askerleri girebiliyor. Ordu komutanı General Von Schobert (Schubert değil, Schobert) gelip kerhaneyi bizzat teftiş edecektir açılıştan önce. Kızlar, kıpkırmızı gözleri, bitik, anlamsız gülümsemeleriyle Alaman paşasını selamlıyorlar.


SS Sonderführer Schenk, bir akşam kafayı da çekmişler, şnaps içiyorlar ve tatlı Rumen şarabı, Malaparte'ye kalk ulan diyor, kerhaneye gidelim. Yahudi kızı düzmeye.


Temiz aile kızıymış hepsi, Schenk öyle diyor, uzun kırmızı ipekliden sabahlıklar, geniş kollu yeşil gecelikler giymiyorlarmış, hemen her Doğu genelevinde rastlanacağı gibi; hanım hanımcık oturuyorlarmış.


Malaparte, itliğine diyor ki, yahu Schenk, Alman Genelkurmayı bu kerhaneden yüzde kaç komisyon alıyor?


Gözümün önüne başka bir resim üşüşüyor, bir kızcağız, boynunda yafta, iki yanında iki SA neferi bu kez, yaftada:


Ich bin am Ort der grösste Schwein, und lass mich nur mit Juden ein (Ben buraların en büyük domuzuyum, çünkü yalnız Yahudilerle yatıp kalkarım)


Bir Alman kızı bu. Sevgilisi Yahudi'ymiş. "Teşhir ediyorlar" Münih mi? Savaştan önce, 1933, 34 falan olmalı.


Schenk, her ortalama Alman ve hele her SS gibi dangalak olduğundan, Malaparte'nin ağır aşağılamasını çakamıyor, beş fenik bile komisyon almaz, diyor, çünkü kızlar bedava. Kerhane parasızdır.


Hem yalnızca on beş günlüğüne "çalışıyorlarmış" kızlar orada, işleri bitince, on beş gün sonra gönderileceklermiş. Belki evlerine, yoksa hastaneye mi "sevkedilecekler"? Ne bileyim be, diyor Schenk, hem, çok mu önemli bu?


Malaparte üzerine üzerine gidiyor, yahu Schenk, diyor, şu kızların yerine o geneleve Rus esirlerini koysanıza!..


Schenk bu daha da ağır hakareti de yutuyor. Tabii yutacak. Schenk tepine tepine gülmeye koyuluyor. Meğerse işgal altındaki Ukrayna'nın Blazy kasabasında, bir SS komutanı, eşcinsel SS nefeleri için bir "oğlan kerhanesi" açmışmış.


Bir gece, Malaparte eve kendi başına gidiyor... Üç kız var içeride. İtalyan üniformasını görünce azıcık yürekleri ferahlar gibi oluyor kızcağızların, biri hep Venedik'i görmek istermiş, adı Suzanne, ikincisinin adı Loubia, ah diyor, ben de seninle gelmeyi çok isterdim ama, gelemem ki, nişanlıyım ben, savaş biter bitmez evleneceğiz...


Kızlar "çalışmaya" başlayalı on üç gün olmuş, iki günleri daha kalmışmış, topu topu iki güncükleri, ondan sonra ayrılacaklar... Suzanne çok iyi Fransızca konuşuyor, Loubia piyano çalarmış, birinin babası doktor, ötekininki avukat, üçüncü kızın adı Marica, başı ağrıyormuş, yüzbaşının niyetinin "o tür" olmadığını anlayınca odasına çıkıp yatmak için izin isteyip kalkıyor. Öbür kızlar Malaparte'ye cıgara tutuyorlar, şarap çıkarıyorlar.


Çok geç olmuştur. Malaparte de izin isteyip kalkıyor. Kapıda, Suzanne'nin elini tutup dudaklarına götürüyor. Kızın gözlerinin kıyısında iki küçük damlacık beliriyor.


İki gün sonra kızları götürüp kurşuna diziyorlar. Her on beş günde bir genelev boşaltılacak, kızlar idam edilecek, yerlerine yeni vardiya gelecek, on beş gün için, sonra onlar da "değiştirilecekler". Komutanlığın emriymiş.


Kızlar bunu biliyor muydu, diye soruyor Malaparte.


Evet, biliyorlarmış. Soroca'da herkes biliyormuş bunu. Herkes...

Engin Ardıç - Daktilo Konçertoları - 1990

14 Şubat 2011 Pazartesi

Kandil, Sevgili ve Leylâ


Güzel gün, özel gün, mübarek gün. Hepsi bir arada. İsteyen birini tutar, isteyen hepsini...

En az birinin hakkını vereni şanslı sayarım.

Bu hayatta sevgiliye yar değil, yâr olmak lazım.

Görülünce, insanda "uçurumdan atlama" dürtüsü değil, "boyuna sarılma" isteği uyandırmak lazım.

Bunları yapabilen duasını da edip, güzel güzel uykuya dalsın. Yapamayan da kendini ilk bulduğu yüksekten aşağı sallandırsın. Zira ikincisi olunca nefes almak bile zarar...

Her halükarda Safahat'tan bir Mehmet Akif gider bu akşama. Özele de mübareğe de...

Cemâ'atler kölendir: Kâ'be'ler haclen... Gel ey Leylâ;
Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!
Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,
Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ'dan.

8 Şubat 2011 Salı

Beyoğlu, Çocuk ve Sıcak


Yeni Harman dergisinden, Beliz Kudat imzalı bir yazı.

Tıklayın, büyüsün, okuyun...

Belki sarsar, belki gram etki etmez. Ne hissedeceğinizi ben söyleyemem elbette.

Mesela benim aklıma Beyoğlu'nda bir gece vakti, gerçekliğiyle bizi olduğu yere çakan kocaman bir fotoğrafı getirdi.

Hava buz gibi soğuk, fotoğraf ürperticiydi.

Elim sıcaktı, eli sayesinde. Ben hayatta en çok o sıcaklığı sevdim.


14 Aralık 2010 Salı

Baba

İşler yoğun. Kafa da mücbir vaziyetlerden allak bullak... Oturup "Yazacağım" dediğim şey çok ama hal yok, uzun lafın kısası.

Can Dündar kaybetmiş, kaybını yazmış. Kendisiyle beraber, benim gibi, bizim gibi babayla sürekli karışıp duranlara yazmış. Belki her okuyanda Cemal Süreya etkisi yaratmıyor ama gereği de yok zaten. Herkesin acısı ve sevgisi kendisini yakıyor.

Buradan buyurun

Yine uzun lafın kısası... Keşke böyle olmasa... Keşke "uydum hazır olan imâma" derken anlayacağına daha erken dank etse oğulların kafasına babaların demek istedikleri ama keşke ile de hayat geçmiyor işte. Geçerse bizimkisi gibi geçiyor. Fark etmiyorsun, delip de geçiyor. Kendi kendinin sebebi olmak budur...

3 Aralık 2010 Cuma

From Russia With Love



Geç bile kaldık, bloga bu şarkıyı koymakta.
Serinin, büyük bölümü İstanbul'da geçmesi sebebiyle, en çok sevdiğimiz filmlerinden birisidir.
Şu anki durumu da mükemmelen ifade ediyor.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Ondan Öğrendim...


Onu tanıdığımda faal bir öğretmen değil, emekliydi.

Ergen coşkusu ve kart sesle dört döndüğümüz mahalle köşelerinden, yakınlarına gelince  "Efendi ol" diye fısıldardım fikrime. Ve belki de o zamanlar temenna etmenin ne olduğunu bilsem, camekanın önünden öyle geçerdim. Zira insana tevazuyla karışık saray zarafetini her daim hissettirir, bir basamak yukarıda dururdu hep. Hakikaten saraya dayalı bir kökeni olduğunu öğrendiğim zaman "Ben anlamıştım" diyerek hava bile attım kendi kendime.

Öğrenci milleti, kelimenin anlamını bilmese bile, "müstebit" bir öğretmeni nerede görse tanır. Ağır ceza mahkemesi bakışı sürekli bir yerlerde ortaya çıkmaya hazır, sıfatına "ilim sahibi" muallim demeye bin şahit isteyen nemrut tipler olur bunlar. Öyle birisi değildi o.

Mesleğini ideal edinen ve fikr-i sabiti "insan yetiştirmeye" saplanmış öğretmen ise gözleriyle parıldar. Alemi tenvir eder. Taassubun karşısına dimdik dikilmenin ağır yükü omuzlarını çökertmez, bilakis dik tutar. Aynı onda olduğu gibi.

Uzatmayalım, pehlivan tefrikası olmasın...

1999 yılında, deprem olduğu zaman, yeni yeni "iyi" tanıyor, yeni yeni etkileniyordum ondan. 17 Ağustos'un sabahında, herkes boş gözlerle etrafına bakarken, ortalığa hakim olan "onun" emir eri gibi etrafta koşup, söylediklerini yaparken "vatan hizmeti" yapıyormuş kadar yüksek hissetmemin esbab-ı mucibesi, yüksek şahsiyetiydi.

İlk esas duruşumu, 5 yıl sonra gittiğim askerde apoletli bir komutana değil, emekli bir öğretmene göstermiştim o gece.. İnsanlık denen şeyin, tabiatın bizzat kendisinden, altından kalkılmaz bir sille yediği o vakitlerde, insan olmaya dair ne varsa biraz da onun sayesinde öğrendiğim için...

Emr-i hak vaki olup, ebediyete intikal ettiğinde geride kalan iki kişi... Torunları... İnsanları sevmeye dair ne varsa da onlardan öğrendim. Yıllar sonra bile, nesep yoluyla bile öğretmeye devam eden bir öğretmen olmak... Ne büyük şey! Giderken yanında götürdüğü nurlar içinde yattığına hiç şüphe yok...

Yukarıda resmi olan başöğretmenin ve yine yukarıda anlattığım son öğretmenimin şahsında, bütün "idealist" öğretmenlerin 24 Kasım, Öğretmenler Günü kutlu olsun.

16 Kasım 2010 Salı

Önemsiz Bayram



"9 gün iş yok. Hadi tatile gidelim"

Gidelim tabii.

"Hayat gailesi yıktı, devirdi, bitirdi bizi. Azıcık nefes alma imkanını da mı kaçıralım?"

Kaçırmayalım elbette.

Bir de hayatın zorluklarını "artık" çekmeyenler var. Nefes de almıyorlar aynı zamanda. Hepsi birden, bir yerlerde medfun.

Amca, teyze, hala, dede, baba, anne... Bir süre önce sokak isimleriyle ve "Burada çok trafik var, en iyisi arkadan dolaşalım" sözleriyle gidilen adreslerinde artık parsel numaraları..

"Bâtıl inançlar, feodal âdetler" gözüyle bakıp burun havada "Amaaan" diye küçümseyerek yola devam ettiğiniz zamanlardan arta kalan, kazanılması muhtemel sevaplar değil, kaybedilmese de burkulan kalpler olur.

Uzun lafın kısası, bayramın önemsizi olmaz bu hayatta.

Acı ama; elini öpmekten imtina ettiğiniz büyüğünüzü, gözünü öpmekten sakındığınız sevdiğinizi, sesini duymayı boş verdiğiniz dostunuzu, yeşil örtü altında merhum ya da merhume diye görebilirsiniz iki bayram arasında. Ve üzülürsünüz sonra. Şaire falan da güvenmeyin hiç. Öyle "en fazla bir yılda" geçmez ölümün acısı, pişmanlıkla karıştığında.

Sevmediğinizi yine sevmeyin. Küs olduğunuza yine küs kalın. Sebepsiz değilsiniz ya, vardır bir hikmeti... Ama seviyorsanız onu / onları, kırmayın, bükmeyin bayram vakti.. İş işten geçtikten sonra "mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan; yedi kandilli süreyya’yı uzatsan oradan" diyemezsiniz çünkü; sadece şiirdir o. Ne yapabiliyorsanız, bu dünyada yapacaksınız...

Bayramınız mübarek olsun...

22 Ekim 2010 Cuma

Bazen...

Işıl'a ve Benzerlerine Paye Vermeyin...


Fenerbahçe ve Galatasaray kadın basketbol takımları arasındaki fark, yukarıdaki fotoğrafta önde giden ile arkadan gelen arasındaki fark kadar. Ne fazla, ne eksik... Sadece yetenek değil mevzu bahis. Saha içinde ve dışında "görece" taraflı ama "tam manasıyla" sporcu tavır diyelim biz ona.

Yarın bir gün Birsel değişir mi, bilinmez. Ya Işıl?

Bundan sonra söyleyeceklerim sadece onun için değil; benzer durumda olan veya o konuma gelebilecek her sporcu için geçerli. Ve tabii onların arkasında duracak taraftarlar için.

Yaşadık, biliyoruz..

Bir insan, sırf üzerine (üni)forma giydiği için zaaflarından, eksiklerinden ve sorunlarından kurtulmaz. Duruma göre, ya sorumluluk duygusu ağır basar, ileri gider; ya da egosu şiştikçe şişer, olduğu yerde kalır.

20-30 sene geçmişe gidelim... Şimdilerde idol bildiğimiz, yarı tanrı muamelesi yaptığımız sporcuların damarlarını o zaman kesince de, giydikleri formanın rengi akmazdı. O yılların gazeteleri, dergileri hala, bir sürü  yerde önünüze çıkabilir. Görürsünüz.. Hadi onlar o vakitler de medyaydılar.. Yalan yazdıkları algısı yaygın. O zaman kulüp tesislerinin gediklisi eskilerin sohbetlerine bir uzanın. Duyduklarınıza inanamayacağınız anlar olacaktır.

Forma giydiği kulübün su faturasını cebindeki son parayı vererek ödeyen futbolcular, nereden baksanız 40-50 yıl geride kaldı... Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı, Beşiktaş'ı, hayatlarının en önemli ve hatta tek mefhumu gibi seven insanlar aramızdan ayrılalı çok oluyor. Sonuncuların da çok ömrü kalmadı... Hem onlar sadece sporcu da değildiler. Kulübün içine doğmuşlar, tozunu oksijen bilmişler, kupaların üzerindeki pirinç süslemeleri bile birer mücevherat gibi sevmişlerdi. İşin tuhafı, bu insanlar "Falanca takıma gideceğime kefen giyerim" de demezlerdi. Âyineleri işti. Lafa da paraya da fazla bakılmazdı.

Taraftarlık burada tarifine gerek olmayan başka bir şey... En basitinden, alçak irtifalı bir delilik hali. Büyük olasılıkla çoğunluk "Hassiktir ulan" diye geçirecektir içinden ama sporculara bu kadar paye vermeyin. Ne onları sevmek, ne de onlardan nefret etmek işi, yüksek rütbeler eşliğinde olmasın.

En büyük hayallerimden birisi... Hangi takımdan olduğu fark etmez; hani şu "kefen giyerim de o formayı giymem"ciler var ya. Onlardan bir tanesini alıp, önce uyutup, sonra yıkattıktan sonra, kıçına pamuğu tıkıp, kefenleyerek, tam gömülürken uyandırmak.. Bakalım ne diyecek? Fenerbahçeliyse Galatasaray formasına, Galatasaraylıysa Fenerbahçe armasına oracıkta yüz rekat nafile kılmazsa bir şey bilmiyorum.

Kimse onlara "Sporcusun diye, insanlıktan çık. Seveceğin varsa sevme. Nefret edeceğin varsa etme" demiyor. Sadece bünyelerden aşırı coşku yerine "biraz izan" bekleniyor.

Sana gelince taraftar kardeşim...

Sana da "Taraftarsın diye, gözüne perde insin. Formanı her giyene şüpheyle bak" diyen yok. Sadece "biraz müddebir ol" diyoruz.. Sporcu sendense, onu sev ama abartma. Karşındaysa onu sevme ama nefretini kupa sevincinin bile önüne koyma.

Her şeyin başı, ahval ve şerait... Bunlar uygun olduktan sonra, her sporcu, bu işi "aşık olduğunu" söylediği kulüpte bırakabilir ama onlar hiçbir zaman, Zeki Rıza Sporel veya Nihat Bekdik gibi olmayacaklar. Hepsini bırak, senin gibi bile olmayacaklar. Unutma!

19 Ekim 2010 Salı

Karga Bar 14 Yaşında


Facebook'ta bir etkinlik gördüm.

"Katılacak - Belki Katılacak - Katılmıyor" şıklarından üçüncüye düştüğüme üzüldüğüm çok nadir hadiselerden birisi...

"Karga Bar 14 Yaşında" imiş.

Karga deyince, blogun geleneksel cümlesi geliyor aklıma. Bıkmadan tekrar.

"Velhasıl-ı kelam; tam terk-i diyar eylerken, zamanında can vermiş olan can alıcı tarafından "Marş" komutu verilerek, gözlerimin önünden akıp gitmeye başlayacak olan film şeridi biçimindeki "Hatıralar Resmi Geçidi"nde; "Kıt'a dur" komutu vereceğim belki de tek lahzanın geçtiği yer Karga..."

Çok uzun zaman oldu.

7 Ekim 2010 Perşembe

Moskova'ya Giderken...



Ruh halimi bundan daha iyi yansıtan bir şarkı ve solist bulunamaz herhalde... Bir süre Moskova'da olacak Canarino. Her şeyden çok, O'nu çok özleyerek...

Eyvallah.

Elim sanata düşer usta
Yürek acıya
Ölüm hep bana, bana mı
Bana mı düşer usta?


Sevda ne yana düşer usta
Hicran ne yana
Yalnızlık hep bana, bana
Bana mı düşer usta?


Gurbet ne yana düşer usta
Sıla ne yana
Hasret hep bana, bana mı
Bana mı düşer usta?

21 Eylül 2010 Salı

Balans ve Merdiven

Bir önceki yazıda bahsettiğim merdivenden görünen manzara buydu işte.

Yine bir rüya gördüm dün gece.

İki basamaklı bir merdivende oturuyorum. "Ele Güne Karşı" çalıyor. "Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum. Şarkı kesiliyor. Ortalık kararıyor. "Hadi sana güle güle" diyor, yukarıdan bir ses.

Sırtıma yediğim bir tekmeyle düşüyorum, hep düşüyorum.

Burnumda hafif buzlu kahve ile limonlu cheese cake kokusu, kulağımda telefondan çıkan bir deklanşör sesi, gözümün önünde güzel bir çift ayağın resmi...

Ne diyordu Ahmet Haşim, "Merdiven" şiirinde?

"Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak"

20 Eylül 2010 Pazartesi

Ele Güne Karşı...

Güneş yakmıyor, yağmur ıslatmıyor. Böyle de bir etkisi var heyecan denen şeyin. Payımıza güneş düşmüş o gün.

Suratta, uzaktan bakanın ahmakça diyeceği bir gülümseme ile o sahaftan, bu sahafa... Alacağın şeylerin değil de, onları paylaşıp, hararetle anlatacak olmanın yoğun keyfi.

Önce "Aşçıdede Halil İbrahim'in Hatıraları" kitabını gösteririm. "Bak" derim, "İlk sayfanın üzerinde Reşad Ekrem Koçu'nun imzası var"

1960'ların Hayat dergilerini gösteririm sonra. Eski zaman insanlarına bakar, gülümseriz. Bu saçlar nasıl böyle oluyor? Kafasında Mısır piramitleri yerleşmiş kadınlar...

Susadım. Park kalabalığında göz göze gelmeye çalışmanın veya el kaldırmanın yararı yok. Garsonlar karışık dolanıyor masalar arasında. Oraletten ümidi kesip, geçen çaydan bir tane al, kitapları masaya yay. Sadece 1 Lira'ya bir Cemal Kutay kitabı almak nasıl şey?

Yanımdaki adam sürekli küfür ediyor. Nakliye firması varmış. Çalışanlarının koymadığı yeri kalmadı. Karısı da yanında. Onun yerine ben utanıyorum. Küfür etmeyen insan olduğumdan değil de... Evlilikte, karısının yanında... Tuhaf şey...

Adam küfürlere devam ederken, karısı da sürekli "Haklısın" derken masadan kalkıyorlar. Garsona "Çay kötüymüş" deyip, uzaklaşıyorlar. Garson bana dönüp "Ne dedi abi?" diyor. "Çay kötüymüş" diyorum, "Alt tarafı çay ulan bu. İçmeden önce ilk yudumu dilinde dolaştırsaymışsın madem, a pezevenk". Garson kahkaha atarken ben de kalkıyorum.

Nikah dairesinin orada 5-10 dakika, yarı dolu gözlerle etrafa bakmak. Takip eden iki günde ondan fazla "Evleniyoruz, mutluyuz" arabası göreceğimden haberim yok henüz. Az ilerideki arabaya takılıyor gözüm. Aklımdan "Bizimki de siyah olsa" diye geçiyor.

Tam o sırada, koşarken önümde duran bir çocuk "Abi sen kimdensin?" diye soruyor. "Ben benden bile değilim" deyince, bir kaç saniye yüzüme bakıp arkadan gelenlere aynısını sormak için koşmaya devam ediyor.

Gelin kapıdan çıkıyor. Beğenmiyorum giydiği gelinliği.. Benim karımda görün bir de siz. Güzele ne yakışmaz.

Çimenler uzanmış, yatan insanlarla dolu. Kocaman iki köpek geçiyor yanımdan. Peşlerinden kepeneğiyle çobanın teki gelip, yatanları alıp götürecekmiş gibi geliyor manzaraya bakınca. Köpekler parkın içindeki diğer üç tanesine katılıyor. Ben parmaklarımı şıklatınca beşi birden dönüp bakıyor.

Saat ilerledi. Uzaklaşmayayım artık.

Parkın kenarındaki yüksek duvarın çevresi bira kutusu dolu. Orada oturulmaz.. Derken, adamın teki gelip hepsini götürüyor. Hay Allah razı olsun. Mezarlıkta üst üste gömülen ölüler gibi, bira kapakları da gömülü toprağa. Bir de eski 50 Lira çarpıyor gözüme. Tarih kısmı fena yıpranmış, okunmuyor. 1986 ya da 1987 olacak. Çıkartmaya üşeniyorum yerinden. Hah, mesaj da geldi işte.

İstiklal Caddesi'nde uçmayı özlemişim. Başka zamanlarda görev gibi düşüyor yolumuz buralara. Sürekli manevra yapıp yolu zorlayan yayalara sinirlenmenin yerini kibarcık "Hay şimdi" şikayetleri alıyor. Naifleştin Barış. Ne iş! Böyle günlerin her zamankinden.

Şarabi'nin ayakkabı mağazası olması acı şey! Kesin o da üzülmüştür ama bu kadar taktığımı bilse "fazla duyarlı" derdi bana. Zaten şarkılardan bile bu kadar etkileniyor olmama mana veremiyor. Ben de ara ara düşünmüyor değilim, "Ne oluyor?" diye fakat kaç kere geleceğiz bu dünyaya? Benim bildiğim bir. O zaman sevdiklerini kuvvetli sevmek lazım.

Hâşâ diyelim yine de biz ama rint sayılırız az biraz. Ne diyordu akşamında? Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile, avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Çiçek Pasajı.. Seviç.. Dışarıda yer yok. Daha sonra müsait olursa, geçebilir miyiz? Tabii ki... Hadi bakalım, sağlığına...

- Dünyayı senin etrafında mı dönüyor sanıyorsun?
- Evet, öyle. En azından burada... Böyle zamanlarda.

Günün birinde, bana da birisi içinde akı kapasitörü olan bir DeLorean getirse, dünyanın benim etrafımda döndüğü o bütün günleri ezberden tek tek sayar, onlara giderim. Hepsi kült filmler gibi, izlemesine doyulamayan... Yine hepsi kült filmler gibi çabucak geçen...

Daracık sokaklardan yine uç, yine kon. Ayakta mı kalacağız yoksa? Hayır... Hiçbir merdivende bu kadar keyif alarak oturmadım ben. Bundan sonra da o şartlar sağlanmadıkça, kolay kolay bir merdivene oturamayacağım herhalde.

"Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum, "Ele Güne Karşı" çalarken. Dört bir yanda bira var. Bir tane fazladan söyledik anlaşılan. "Ele güne karşı yapayalnız" diyor sahne, "Böyle de olmaz ki" diye bağırıyorum. Peşinden "Nasıl da içtin insafsız!" esprisi bu kafayla bile kötü geliyor, susuyorum, kafamı yukarı kaldırıp, gülüyorum. Gülmenin sözlük anlamı bu... Mutluyum.

Gece çok geç artık...

"Bembeyaz tüyleri geceyi aydınlatıyor" demek abartılı tasvir olmayacak bir kurt köpeği Cadde'de koşuyor. Sahibi de peşinden. Her yerde, her müzikte oynayan insanlar var sağda solda. Her an birisi "Gel Allah aşkına, biz biliyoruz da mı oynuyoruz" diyecek gibi. Aynı kurt köpeği, bir hışım ters yöne geçip, ileriye oturuyor sahibiyle.

Işık yeterli değil ama fotoğraf çekiyorum. "Her şey bitsin o da olur" diyeceğini bildiğim için, ancak içimden "Bizim de" diyorum "olur mu bir kurt köpeğimiz?" Boynunda nazar boncuklu tasmasıyla... Ertesi gün sona ererken göreceğim öyle bir kediyi, kahve yudumladığım yerde. İşaret midir, nedir?

Meydan... Gündüz görürken ne kadar seviniyorsam, gece gördüğümde o kadar nefret ediyorum senden. "Ulan benim ne günahım var? Alt tarafı şehirsel bir yapıyım" deme. "Alamet-i farika" diye bir şey duydun mu sen? İşte ayrılığın o'su, sensin... "Akıllı ol da ayrılma madem" mi dedin? Haklısın, ne diyeyim...

"Gece inerken söner perde perde grubun rengi. Derken başlar semada saltanat. Ben ağlarım gülerken" diyordu, sevdiğim tarzın adını isim olarak alan şarkı... Gün ışıyor. Semada saltanat başladı. Tavşan bile daha huzurlu uyuyordur şimdi deliğinde. Ondan beter bir uyku benimkisi. Sultan Süleyman'a dünya kalmamış, sana bu gece mi kalacaktı gafil?

Otobüsteyim... Arkamdaki bebek, babasının kucağında ağlıyor. Annesi alıp bir ninni söylemeye başlayınca önce ağlaması duruyor, sonra da kesik hıçkırıkları.. Işıklar sönük. Ninni devam ederken, kafam önüme düşüyor.

Rüyamda iki basamaklı bir merdivende oturuyorum. "Ele Güne Karşı" çalıyor. "Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum. İki el alnımda biriken hafif teri siliyor. Kafamı yukarı kaldırıp, gülüyorum, hep gülüyorum...

1 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Şey Olacak...

Başlıktaki o "bir şey" olana kadar tatildeyiz.

Olmazsa hayatın ekranına eski TRT usulü necefli maşrapayı çekip, yarı kapatacağız kendimizi.

Olursa, kaldığımız yerden neşve ile saadet ile devam.

Ha, niye yazıyorum bunları? Benim derdim elalemi gersin diye mi? Yok.

Az çok bizim mesken oldu buralar. Yiğit buradaysa, peşrev buradaysa, mevlit de burada.

Paşam ile baş başa bırakayım ortamı bir süre. Şenlendirmez ama derin derin daldırır. Bu da bir ihtiyaç...

Yarım saat süren nadide eser:

Ne zaman iki satır yazmaya kalksam,
Hep sana hep seni hep bizi yazıyorum.
Ne zaman bir kadeh alsam elime,
Hep sana hep seni hep bizi içiyorum.
Her gece kederdeyim, durmadan içiyorum.
Sevda ektim kalbime, yalnızlık biçiyorum.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Gel Efendim!

Huri gibi yürür gelir yarim salını salını
Bin kere sarsam da doymam ince belini belini
Bal akar dilim emerken tatlı dilini dilini
Sensiz hastayım ümitsiz lokmanım ol
Gel gel gel gel gel gel gel gel gel
Gel efendim gel gel gel lokmanım ol gel
Gel efendim gel gel gel sultanım ol gel

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Güzele Güzelleme

Yaz tümden gelmişken ve bu kadar özlemişken, hiçbir şey yazıp çizesi, hatta yapası gelmiyor insanın; belki güzelce bir şiir dinlemekten maada.

Selçuk Yöntem'in de burada seslendirdiği Cemal Süreya şiiri, Güzelleme.

----------------------------------

Bak bunlar ellerin senin, bunlar ayakların
Bunlar o kadar güzel ki artık o kadar olur
Bunlar da saçların işte, akşamdan çözülü
Bak bu sensin çocuğum enine boyuna
Bu da yatak olduğuna göre altımızdaki
Sabahlara kadar koynumda yatmışsın
Bak bende yalan yok, vallahi billahi
Sen o kadar güzelsin ki artık o kadar olur

İşe bak sen, gözlerin de burda
Gözlerinin ucu da burda yaşamaya alışık
İyi ki burda, yoksa ben ne yapardım
Bak çocuğum kolların işte, çıplak işte
Bak gizlisi saklısı kalmadı günümüzün
Gözlerin sabahın sekizinde bana açık
Ne günah işlediysek yarı yarıya

Sen asıl bunlara bak, bunlar dudakların
Bunların konuşması olur, öpülmesi olur
Seni usulca öpmüştüm ilk öptüğümde
Vapurdaydık, vapur kıyıya gidiyordu
Üç kulaç öteden İstanbul gidiyordu
Uzanmış, seni usulca öpmüştüm
Hemen yanımızdan balıklar gidiyordu.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

1 Temmuz 2010 Perşembe

Hem Kıbledir, Hem Kâbedir

Geldi geçti ömrüm sanki bir akşam.
Sağımda solumda kıble aramam.
Hem kıbledir hem kâbedir yar bana bana.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Hastane Endişesi

Özel televizyonların yeni çıktığı dönemde TeleOn, gecenin kör vaktinde erotikli merotikli korku filmleri verirdi. Gerçi görünen malzeme, taş çatlasa iki kalça, iki memeydi ama millet TRT'de en fazla "öpücük sonrası yukarı yükselen kamera" hallerine teşne olduğu için, herkese çok ekstrem gözükürdü.

İşte o vakitler, sonradan senaryosunun Stephen King'den indirme olduğunu öğreneceğimiz "Salem's Lot" döner dururdu ekranda, iki üç haftada bir. Tümden vampir olmuş bir kasaba, sevgilisini onlardan kurtarmak isteyen bir genç ve sevdiceğinin de vampir olduğunu öğrenince yıkılması vs.

Şimdiki gibi, vampirlik, kurt adamlık ayağa düşmemiş o zamanlar. Yüzyılların husumeti değil de, 16-17 yaşında kız çocuğu için bu güzide camiaların birbirine girmesi, bugünün Alacakaranlık işleri. Neyse...

Tabii çocuğuz o vakitler; filmi izledikçe, "ulan ya yarın öbür gün bizimkiler de böyle olursa" geçiyor akıldan. Halbuki Bostancı'da vampirin ne işi var? Biraz zaman geçince idrak da ediliyor ama hal üstümüze yapışık kalıyor.

Gazetede kaza, televizyonda terör saldırısı, göz önünde kavga dövüş gördükçe "Ulan ya yarın öbür gün sevdiklerimin yakınında da böyle olursa" giriyor oyuna. Eskilerin özlü sözlerdeki yüksek isabeti ve bir zamanlar zikrettikleri "Sakınılan göze çöp batar" deyişi sebebiyle, fazla açığa vurmadan içimizde yaşıyoruz bu hissiyatı. Saçlar da erken yaşta biraz ondan dökülüyor tepe nahiyesinden. Her şeyi düşüne, her şeye takıla...

Hepsi saçma, hepsi bir yana diyelim de; "Atın ölümü arpadan olsun" deyip, zorda kalmadıkça adım atmadığım yere insanın kıymetlileri gidince bir tuhaf oluyor. Bu memlekette en küçük bir şey için, misal gözünü kontrol ettirmek için bile hastaneye giden insanın arkasından dört değil, on dört gözle bakarım ben arkadaş. Hayırlısıyla bit ulan pazartesi! Mesaiden falan değil de mücbir sebeplerden çok fena uyuzum sana bugün.