
Bir yazı önce “Bayan basketbolun temayüz etmesi için şu gerek, bu gerek” demiştik. “Bu hafta konumuza nostaljiyle devam ediyoruz” tornistanı yapmayalım, konunun üzerine gitmeye çalışalım. Yani kaldığımız yerden devam…
Neden bizim ülkemizde altyapı yok? Neden altyapıyı oluşturacak kitleyi, önce tribüne, sonra da sahanın içerisine çekemiyoruz? İşte, manzarası bu soruların cevabı olan küçük bir pencere, Uzak Asya’dan açılıyor önümüze.
Mukim bulunduğumuz yerin iki adım ötesinde bir üniversite stadyumu mevcut. Mesaiyi toparladıktan sonra, “Sağlıklı Yaşam İçin Yürüyüş Şenlikleri” kapsamında atletizm pistinde tur atarken (ki bu vakitler bizim için gecenin körüne tekabül ediyor) bile, bir sürü öğrenciye rastlıyoruz burada. Stadyumun tribünlerinde oturan, yürüyen, koşan, sahanın ortasında kültür fizik takılan bir sürü genç...
Bu manzaradan sonra Türkiye gibi; 12 Dev Adam, Potanın Perileri, Filenin Sultanları vb. üst yapı sloganlarının gırla gittiği ama altyapı anlamında “Sıfıra sıfır, elde var sıfır”ı düstur edinmiş bir ülkeyi düşünüp de meyus şekilde iç çekmemek mümkün değil. Altyapı maçlarını izlemeye, salonlara gelen öğrencilerden bile para alınan bir zihniyet karşısında bedbin olmayıp da ne halt edeceksin zaten!
Mesela bizim memlekette öğrenciler “Spor yapacağız” diye karanlık çöktükten sonra stadyuma girmeye kalksalar, önce “Hadi evladım. Bakın işinize” diye bir baştan savma ile karşılaşırlar. Biraz ısrarlı olmaları halinde ise “Anarşist” damgası yemeleri kaçınılmaz olur. Her ne kadar “spor yapmak isteyen birisinin, anarşist olarak nitelendirilmesi” Bakunin’i mezarında perendelere ve burgulara sevkedecek bir durumsa da “Yönetmelik Ülkeleri”nde bu vaziyet normaldir.
Yönetmelik Ülkesi ne demek?
Yönetmelik Ülkesi; her türlü faaliyete, “Bürokrasinin Isaura’sı” gibi davranılan ülkedir. Bunun en can alıcı örneklerinden birini, bugün spor organizasyonlarımızın hamisi konumunda olan Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün web sitesini açıp, sol taraftaki menüden “Mevzuat” bölümüne tıkladığınızda görebilirsiniz. Karşınızda açılan ekran, sayısı yüz küsuru bulan kanun ve yönetmelikler bütünüyle, adeta bir “Yüksek Lisans” vesilesidir.
Elbette, kuralsız müsabaka olmaz. Elbette kanun ve yönetmeliklerle müdafaa edilmemiş organizasyonlar suistimale açıktır ama “Spor” denen şey de bir ekonomi, bir devletler arası ilişkiler, bir cihet-i askeriye meselesi değildir. Dolayısıyla kitlelerin oyuna dahil edilmesi de yukarıdaki kurallar bütününün (en az talimatname tanzim etmek kadar önemli) bir görevidir.
Peki bu durum neden normal? Cevap oldukça basit... Memleketimiz okullarında, ekseriyetle ve üç aşağı beş yukarı, hala aynı beden eğitimi dersi yapılmıyor mu? Temeli bu olan anlayıştan ne gibi bir yenilik ve ilerleme bekleyebilirsiniz?
Dersimiz Terbiye-i Bedeniye. Şimdiii... Herkes buradaysa... Tek kol aralığı hizaya gel. Rahat. Hazır ol. Sola dön. Sağa dön. Geriye dön. Uygun adım marş. Yürüyüş bitti mi? Düz takla. Ters takla. Kasadan atla. Hadi bakalım topla serbest çalışma.
Anormal bir tuhaflık değil mi? Ama asıl anormallik başka yerde. Şurada...
Erkek basketbol, bayan basketbol, engelli basketbol, altyapı basketbol falan filan derken, bir sürü sitede basketbol yazılıp, çiziliyor. Son derece aydın beyinlerin; ilerici fikir fırtınalarına, isabetli eleştirilerine ve vurucu tespitlerine şahit oluyoruz. Teknik taktik, havalarda uçuşuyor. E spor bu, tekniksiz taktiksiz olmaz haliyle. Peki gerisi? İlaç için bir kaç tane gidişata değinen yazıdan fazlası yok. “Demek ki herkes memnun” diyeceğiz, e o da yok. Hem perhiz var, hem de paso lahana turşusu yani.
Altyapı ile, oyunun temeli ve amacı ile ilgili mücadeleyi bitirmeden yol alan organizasyonlar, eninde sonunda kolonları sağlam yapılmadan ve kaba inşaatı bitmeden, ince işlerine girişilen konutların akibetine uğrar. Açıkça söylemek gerekirse; basketbol üzerine bunca yazıp çizen insan ve site, “Kitlenin Basketbola Çekilmesi” ile ilgili çalışmalar yapmaktan ve bunu vitrininin bir köşesinde sabit tutmaktan imtina ediyorsa, onların özverisinden ya da isteğinden söz etmenin mümkün olmadığını düşünüyorum.
Yukarıda bir yerde “turşu” demiştik değil mi? Türk sinema tarihinin en başarılı filmlerinden birisidir, Neşeli Günler. Bu anlattıklarımızla filmin de yakın alakası var aslında. Şöyle ki; genellikle basketbol sütunlarında görülen yazılar da “Turşunun iyisi limonla mı yapılır, sirkeyle mi?” tartışması gibi uzun vadede geleceğe yönelik olmayan, gündelik şeyler. Tabii ki isteyen sirke ya da limon ile, güncele dokunsun. O da elzem... Ama “işleyişin yanlışlarına dair” suya sabuna bir yol yaklaşmadan yazmanın da filmdeki Ziya(*) gibi olmaktan pek bir farkı yok.
Hem, bir şey daha var. Hani o, haklarında “Gene geldi bu futbol seyircisi. Hayatım, ben 35 senedir küfür etmeyi bırak, duymamış insanım ama bunlar gelince çok fena oluyorum. Adeta terbiyem bozuluyor” şeklinde yorum yapılan “taraftar” namıyla maruf kitle var ya. İşte onların içinden bir kısım gönüllü bile, “Bayan basketbol sadece Daboviç’in insana tenasülü anımsatan uzuvlarıyla akla geliyor” şeklinde ağıt yakan kalem ve köşe sahibi insanların toplamından daha çok şey yapıyor bu spor için. Kader utansın!
(*) Ziya : Almanya'da arkadaşlarla aslan avına çıktık. Bir ses duydum. Arkama döndüm, onu gördüm. Bir de ne göreyim. Boyu on metre. On metre yoksa da beş metre var. İşte aslan kadar aslan. Çektim tüfeği, bastım. Tık. Tüfekte kurşun yok. Çıkardım çakıyı, açtım, atladım aslanın üstüne. Karnına böyle tak tak tak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder