12 Mart 2009 Perşembe

Bayan Basketbol Nereye?


Memleketimizde “Futbol Harici Sporlar ve Halk Kitleleri” dendiği zaman, akla gelen ilk şey, ikincinin birinciye karşı takındığı ilgisiz tavırdır. Bunun nedenleri üzerinde yorulmuş kafalara ve kesilmiş ahkamlara bir yenisini eklemiş olacağız bu yazıyla. (Hanım koş, memleketi kurtarıyorlar…)

“Spor Organizasyonları” denen şey, “izlenirliği oranında” popülarite ve yine bu minvalde katılımcılar kazanarak, hayatını devam ettiren bir olgudur. Ve böyle bir yapı için “Halkın ilgisine mazhar olamamak” kadar acı bir şey düşünülemez. Kaldı ki bu yokluğa teslim olan camiaların; eninde sonunda, Western filmlerinde gördüğümüz, saçı sakalı birbirine girmiş vaziyette nehir yatağında ömür çürüten altın arayıcıları misali, kısıtlı çevresinde yaşayan topluluklar haline geldiğini görürüz.

Biz basketbol genelinde, bayan basketbol özelini ele alalım. Ama önce uzuunca bir girizgah…

Halkın futbola dayanması ya da medyanın salt futbolu dayatması şüphesiz ki ilgisizliği etkin kılan etkenlerin arasında yer alıyor. Peki, keyfiyetten sadece bu iki unsurun dinamikleri mi sorumlu tutulmalı? Maalesef çoğunluğun tercih ettiği tarz bu ama konuyu böylece ele almak; kolaya kaçmanın dik alası, ağa babası ve hatta paşa dedesi olur.

Bir kere “Tüm genellemeler yanlıştır” kabilinden düşünecek olursak, 7’den 70’e tüm taraftarların doğuştan birer “Tophaneli Osman” olmadığını kabul etmek gerekir. Tabii bu coğunluğun işine gelmiyor. Üç saatlik bir opera seyretmenin müthiş bir kültürel birikim / sanat tutkusu olarak addedildiği memleketimizde, aksi yönde bir tutkunun sahibi olan binlerce kişilik bir kitlenin notu ise (belki anlaşılamaz geldiği için) menfi nispette hemen verilebiliyor:
“Bunlarin alayı manyak şekerim”

Değil... Doğru algılama, eğitim ve yönlendirme meselesi bu… Doğru yönlendirmede inat etme meselesi…

Nedeni ve sonuç tespiti benzemiyor ama işin medya ayağına bakalım... Kar amacı güden bir kurumlar silsilesinden sportif idealizmin kıyılarında gezmesini beklemek ne kadar doğru? Birey birey sorsanız tüm gazeteciler, köşe yazarları vb. kalem emekçileri “Sporun toplum sağlığı açısından önemi”nden dem vururlar ve şüphesiz samimidirler ama iş “Yayın Politikası” denen merete gelince, spor bilinci gelismiş toplum değil, kırmızı meşin önemli olduğundan, o samimiyetin yansımasını manşetlerde göremezsiniz.

- O nümayiş nedir? Kim bunlar?

- Sormayın mirim. Taraftar diyorlar bunlara. Bir velvele, bir tantana ki çekilir dert değil.

– Aman aman, elinde şemşîr mi var onların?

- Yok muhterem. Döner bıçağı diyorlar adina. Birbirlerini kesiyorlar bununla.

- Bu nasıl spor yahu? Bab-ı ali uyuyor mu?

- Uyusalar yine iyi. Adeta yangına körükle gidiyor matbuat alemi. Bilcümlesinin yatacak yerleri yok vesselam.

Bu tiyatral anlatım doğru mu? Biraz evet, biraz hayır lakin çok eksik olduğu kesin… Sezen Aksu’nun şarkısında dediği gibi “Masum değiliz, hiçbirimiz” ama tüm suçun faturasını; kendisine miras kalan bir kültürü (evet kimilerince beğenilmese de yanlışları olduğunu savunsak da bu bir kültürdür) yaşayan “taraftar” kitlesine ve kitle o yöne meylettiği / maden oradan cıktığı için, kendisi de bu yolda devam eden tiraj odaklı medyaya cıkarırsak cözüm arayışı sürdürmenin manası yok. Cünkü eksik parçaları olan bir puzzle tamamlanamaz. Ortadaki kocaman deliğe bakılıp “Biz nerede yanlış yapıyoruz?” diye sormaya devam edilir anca...

“Bık bık bık susmak bilmedin. Ne olacak peki? Sadede gel” diyorsunuz değil mi? Çözüm basit.

Bir kere “Biz bayan basketbolun ilerlemesini istiyoruz” diyen ilgili birey, kurum ve kuruluşların bu konuda elinden geleni yapmasi gerek. “Onca şeyi bu muğlak sonuç cümlesine bağlanmak için mi yazdın?” demeyin. Ben şu anda “elden geleni yapmak” konusunda samimi bir şekilde idealizm gösteren insan sayısının çok olduğuna falan inanmıyorum.

Biz bireylerden başlayalım.

Faal oyuncular arasında “iş güç dağdağası”ndan, emekli oyuncular arasında ise “büyütülecek çocuk” vb. uğraşlardan firsat bulabilerek, bu tip iyileştirme / geliştirme çalışmalarına girişecek daha fazla insanın çıkması gerek.

Bayan basketbol hususunda kalemine kuvvet verilmiş ve sosyal anlamda çevresini muhabbet sarmış insanların; sadece kendi aralarında yazıp çizmemesi gerek. Bu gönüllülerin; enerji, sinerji, ya da işte adına her ne deniyorsa onu, yazılarıyla, ilgili devlet kurumlarına da bıkmadan usanmadan iletmeleri gerek. Her ne kadar Devlet Dairelerimiz Aziz Nesin öykülerindeki görüntülerinden zerre kadar taviz vermeden günümüze ulaşmayı başarmışlarsa da; artık “Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğü” dönemlerinde değil, iletişim çağında yaşadığımızı hatırlamak gerek. Velhasıl kolu yorulsa da; hedefi tam ortadan vurma ümidini ayakta tutarak, taş atmaktan vazgeçmeyecek insanların coğalması gerek.

Bugün sporla ilgili devlet kurumlarının ataleti ve aymazlığı şüphe götürmez bir gerçek (ve gerçek olduğu oranda engel) şeklinde karşımızda duruyor. Talimatnamelere ve bürokrasiye teslim olmuş, sadece emeklilik günü doldurmaya calışan insanların istirahatgahı haline gelmiş makam odalarından bir şey beklemenin yersizliğini öne süren herkese “Haklısınız...” ile başlayan cevaplar verilebilir elbette ama devamı da gelir. “Haklısınız... Ama hiç değilse bunu değiştirecek birilerine ulaşabilmek için uğraşmamız gerek”. Zeki Alasya ve Metin Akpinar’ın dediği gibi... Bize de çıkabilir...

Bu tip işler; gönüllü bireylerle bir yere kadar işlerlik kazanır. Adına Federasyon kurulmuş, yani seçilenler tarafından yönetilen organizasyonların ittihatından ve terakkisinden, ilk sorumlu olan ise şüphesiz, icra makamının ta kendisidir. Yani? Yanisi şu.

Her şeyden önce “Türkiye Basketbol Federasyonu” denen kurumun, Türkiye Bayan Basketbolu’nun da Federasyonu olduğunu hatırlaması ve bu yoldaki üstün (!) çabalarına yeni bir ivme kazandırması gerek. Senede bir kez All Star organizasyonunu Anadolu illerinde yapmak ve altyapı şampiyonalarını yine Anadolu’da düzenlemekle somut bir ilerlemeye varılması zor.

Bütün bunları alt alta koyduğumuz zaman ortaya çıkan sorumluluk tablosu da şu.

Federasyon
Devlet Kurumları
İdareciler
Aktif Oyuncular
Emekli Oyuncular
Teknik Personel
Gönüllüler
Medya
Taraftarlar

Bu bir kabahat tablosu değil ama mantık çerçevesinde baktığımız zaman, “var olan ilgisizliğin ve umursamazlığın mimarları” sıralamasında medya ve taraftarların en son sıraları işgal etmesi gerektiğini söylemek de yanlış olmaz.

Federasyon, altında olduğu devlet aygıtına baskı yapacak. İdareciler bu baskıda Federasyon’a yardımcı olacak. Aktif ve emekli oyuncular ile teknik personel, emek harcadıkları spora sosyal bir anlam yükleyen bu türden işlere omuz verecek. Gönüllüler, sivil bir inisiyatif oluşturarak etkinliklerin ulaştığı alanı genişletecek. Bu sayede destek ve etki mecrası fazlalaşan organizasyon, ulastığı kitle nispetinde medyanın dikkatini çekecek. Medya da konuya eğilme raddesini arttıracak.

Aksi halde, şimdiki gibi bir yapıyla, yani teorisiz ve şuursuz pratikle, ne sportif anlamda bulunulan yerden bir adım ileri gidilebilir ne de kitleler oyunun tribünlerine ya da içerisine cekilebilir. Güldünya şarkıları dinleyip, takdir etmekle, Sezen Aksu’nun Kardelen şarkısının klibine duygulanmakla kalmamak lazım. Biraz da aksiyon gerekiyor. Aksini iddia eden ve “Durarak da ilerleme kaydedilir” diyen varsa gidişatın merhum Attila İlhan’ın aşagidaki şiirine doğru olduğunu arz eder, hayırlı günler dilerim.

O yanlış evlenip çabuk ayrılan kızlar
Her gece uykusuzluk, her sabah zorluk
Mutluluk size uzak ne desem yalan kızlar.

Iş güç dağdağası büyütülecek çocuk
Yaşamaya vakit yok ah kızlar, aman kızlar
Ulan kızlar, ulan kızlar.

Her yerde yadırganır çevresi ona soğuk
Yanlızlıktan her dakika kırılan kızlar
Bir çoğu umutsuz, birazı aksi, birazı uçuk
Her sözü her bakışı tartışılan kızlar.

Erkeklere sürek avı, kadınlara korkuluk
Ah kızlar aman kızlar, ulan kızlar, ulan kızlar.

Hiç yorum yok: