27 Kasım 2008 Perşembe

Twilight

Sinemada en son gittigimiz vampir filmi Dracula 2000 idi. Seneler gecmis beyaz perdede vampir gormeyeli. Twilight’i da canli seyredemeyecegiz ama nostalji yasatacak gibi duruyor. Konu soyle.

Bella, “Okulda cheerleader olacagim, trend neyse dibine vuracagim” demeyen, yani yasiti kizlar gibi hoppa olmayan, icine kapalica bir kardesimizdir. Renee denen tenesir paklayasica annesi, yeni kocasi ile Florida’ya tasinmaya karar verince Bella’da babasinin yanina, baskent Washington’in Forks adinda Ingiltere iklimli bir kasabasina gider. “Ulan hic bir sey degismeyecek anasini satayim” karamsarligiyla yerlestigi bu guzide kasabada Edward isimli esrarli ve piril bir gencle tanisir. Kisa surede, delici gozlerinden cikan bakislarin taa icine kadar isledigini goren Bella, gozlerin sahibi Edward’a “Erkekim” demeye baslar. 05 Eddy citalardan hizli kosmakta, tek eliyle arabalar durdurmaktadir. Ilk bakista cinsin onde gidenidir, daily planet muhabiridir, super kahramandir ama isin dogrusu kendisinin vampir oldugudur. Her vampir gibi olumsuzdur ama her vampir gibi olmayan “vejetaryen”lerdendir ve insan kani kullanmamaktadir. Yine de kendisini tavsandi, geyikti kesmemekte, kirsal alandaki nefes alma yuruyuslerinde (!) cografyanin kendisine sundugu gri ayilara ve dag aslanlarina saldirarak ihtiyacini karsilamaktadir. Ama Bella ile yakinlastikca icguduleri kendinden gecmeye baslar. "Ask mi, kan mi?" arasinda kalir ve (bir sinema klasigi olarak) olaylar gelisir.

Stephen King'in "Salem's Lot"u ile basladigimiz vampir meraki devam ederken, alinacak Dvd'ler listesine bunu da sokuyoruz neticede.

Hiç yorum yok: