29 Mayıs 2009 Cuma

Omurga Meselesi

Çapulcular.
Hainler.
Gaspçılar.
Falan.
Fişmekan.
Kimdi bunlar?
Yönetime göre GFB.

Peki "GFB'ye göre yönetim" neydi?
Haklı serzenişlere sebep olan, muhtelif yanlışlıklarla bezeli yaklaşım sahibi. Sırf bu yüzden istifa etmesi gereken icra makamı.

A Blok kombinesini yenilemek üzere kulübe telefon açıyor biri. Kulüp diyor ki "Bizimle alakası yok. GFB üzerinden alacaksınız"

Her işin bir zorluğu var şüphesiz. Lakin en zor olan omurga sahibi olmak herhalde...

28 Mayıs 2009 Perşembe

Dört Gözle...

Bugün kişisel arşive dalmış bulunduk. Yukarıda, hayatımda ilk objektif görüşüm gibi...
"Bu ne laaaaaan?" bakışı.

Gözler artık bu kadar açılmıyor. Kartlaştık, malum...
Yine de "dört gözle..." bekliyorum gelmeyi. O'nu görmeyi...

Celal Amca

Bostancı'da, Daryol sokaktaki apartmanda bir Celal amca vardı. Rahmetli dedemden çok sonra ama çok elim bir şekilde göçtü, gitti ebedi aleme. Pederin gönderdiği eski fotoğrafların arasında elimden tutmuş resmimizi görünce bir rahmet okuyayım dedim.

Çocukluğum boyunca elimden tuttu Celal amca. Kah karşı bahçedeki kaplumbağaya bakmaya, kah arka bahçedeki dut ağaçlarından düşenleri toplamaya gittik.  Biz tren yollarını oyun bahçesi bellerdik. O "Tren yoluna gitme, tehlikeli" derdi. Tren yolunda vefat etti, Celal amca.

Sonra senelerce trenlerle okula gittim, geldim. Sonra "çok sevdiğimi" de senelerce trenler taşıdı okuluna.

Ne zaman Bostancı-Suadiye arasında gidiş-dönüş yolum uğrasa bir banliyö treninden Koru apartmanının raylara bakan geniş bahçesine; hızla geçip giderken sallana sallana, kabristanlardan geçerken de adet edindiğim üzere mevtalara, Celal amca'ya da bir Fatiha...

Leia Başkan

Öyledir, böyledir, Expanded Universe'de şunu yapmıştır, bunu etmiştir fark etmez; Star Wars aleminin en delikanlı insanlarından birisi Darth Vader'a şu aşağıdaki gideriyle Leia Organa'dır arkadaş.

"Maybe Vader had died heroically, but ten minutes of contrition did not make up for years of atrocities."

Sen galaksinin anasını belle, “Master Skywalker, there are too many of them, what do we do?” diye yamacına gelen el kadar sabileri acımadan kesip, bütün sinemanın krize girmesini sağla. Takip eden 19 senede onlarca Jedi'ın canına kıy. Ondan sonra götünün kılları ağarmış İmparator'u, ağlak oğlun halledemeyince kaldırıp attın diye kahraman ol. "Bring balance to the force" olsun hesapta. Siktir ulan pezevenk Anakin!

Arkandayız Leia reis...

Hastasıyız MFÖ'nün

Tattidi tega kuytiga 
Keyyuma fiyaka keka 
Şaia kuba entrika 

İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go 
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go

Uykular bize haram oldu vallah.
İçim bir fena oldu billah.
Çekilin yoldan, geliyor batman yallah.

İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go

Şikişik oynak nakati tik tak şipşak. 
Humduku luk tuk biz uçtuk dikkat!
En önce nurduk sonra bozulduk imdat. 

İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go
İk ben çıkıleng çıkıleng çıkıleng go

Uykular bize haram oldu vallah.
İçim bir fena oldu billah.
Çekilin yoldan, geliyor batman yallah.

Dörtte Üç

WNBA oyuncuları, yaklaşan sezon için "Media Days" kapsamında poz vermişler. Tüm çekimlere buradan ulaşmak mümkün.

Bizim seçtiğimiz resim, dörtte üç hatırası olan bir tane.

Soldan sağa:
Lisa Leslie, Marie Ferdinand, Tina Thompson ve De-Lisha Milton Jones.

Lisa Leslie; Spartak Moskova formasıyla, Rodi Restaurant'tan çıkan tayfanın rakı-balık eşliğindeki salvolarına maruz kaldı.

Marie Ferdinand; bir sene formamızı giydi.

De-Lisha Milton Jones; trajik Ros Casares maçımızın İspanyol tarafındaki kahramanı.

Yıllar geçiyor...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Dr. Funda Pala ve Fikirsizler

Fenerbahçe'nin kongre süreci geride kaldı. "Kişilerden bağımsız hale getirilen ve kendi ayakları üzerinde durabilmesi sağlanan" bir kulübün başkanlığı için (hele ki bu kulübün adı Fenerbahçe ise) idareye talip kimsenin çıkmaması bir garabetti. En azından bu kongreyle o garabet ortadan kalkmış oldu.

Şadan Kalkavan'ın adaylık macerasını kendisinin dahi çok fazla ciddiye aldığını sanmıyorum. Zira, kimileri tarafından küçümseniyor olsalar da Şadan Kalkavan vb. isimler kulüp / kongre dinamiklerine çok hakimdirler. Durumu en güzel analiz eden cümleler, yaşımız kadar Fenerbahçe yaşamışlığı bulunan King Santillana reisin ilgili yazısında;
"Aslında Şadan Kalkavan da seçimin sonucunu bile bile girdi bu işe. Amacı belki de uyarmaktı. "Burası Fenerbahçe Spor Kulübü ve sahibi sen değilsin" mesajını vermek istedi belki de. Peki verebildi mi ? Bu sorunun cevabını Fenerbahçelilerin takdirine bırakıyoruz ancak şunu söyleyebiliriz; doğru dürüst, somut, elle tutulur gözle görülür tek bir hedef ve proje sunmaksızın 1216 oy almak normal şartlarda zor olsa gerek.."

Kongrenin en mühim hadisesi Dr. Funda Pala'nın adaylığı idi benim nazarımda.

"66 oy alabilmiş bir adaylığın bu denli ehemmiyet arz eden noktası ne olabilir?" diye sorulabilir ama kazın ayakları öyle değil. 

Her sosyal toplum, gelişme süreci içerisinde kendi elitini (ki bu dernek kisvesindeki spor kulüplerinde biri gidip, biri gelen Şambabalar ve adamları olarak temayüz eder) yaratır ve hususiyetleri ne olursa olsun, geride kalan herkese bu kitle tarafından "Sen de kimsin? Ne anlarsın?" muamelesi çekilir. Bir kere senelerdir kulüp yönetim mekanizmalarının içinde veya yakınında yer alarak, bu sayede klasik kongre manevralarının eğitimini almış elit (!) tabanlı insanlardan hem mevcudiyet hem de zihniyet bakımından farklı birinin, bir akademisyenin adaylığı neresinden bakılırsa bakılsın önemlidir. Halkın Takımı Fenerbahçe'de halen halkın varlığının ispatıdır. Funda Hoca'ya naçizane birinci teşekkür bunun için.

İkinci teşekkür kongrede "Taraftar ve Hassasiyetler" ile ilgili söylediklerinden ötürü. 

Kongre üyelerinin ve divan kurulunun tamamına yakını Fenerbahçe taraftarıdır. Evet, "Tamamı" değil, "Tamamına yakını"... Çünkü 1950'lerin ortasından başlayıp, 1980'lerin sonuna kadar giden o "Kleptokrasi" döneminde "Kongre avucumuzda kalmalı" hırsı, Fenerbahçe'nin içerisine yabancı unsurları da soktu. Bunların halen tam manasıyla temizlenmediğini görmek için sosyal tesislerde bir kaç gün geçirmek yeterli.

Kimisi için "Başka bir takım taraftarının Fenerbahçe'ye üye olması" yadırganacak bir durum olmayabilir ama bir nevi gönül işi olan "kulüpçülük" bu tuhaflıkları sonsuza kadar kaldırmaz. Fenerbahçe büyüklüğünde bir yapı elbette bunları tolore edebilir ama tolerans düzeyi yükseldiği zaman, hassasiyetlerinizi koruyamaz hale gelirsiniz.  Maddi yapıda ve sportif konularda kısa vadede başarı yakalarken harcanan çabadan daha fazlasını "bunları muhafaza etmek" aşamasına gelindiğinde göstermek gerekliliğini inkar edemeyiz. İşte bu da ancak "Fenerbahçe taraftarının kırmızı çizgileri olduğunu bilen ve buna saygı gösteren bir icra anlayışı" ile yapılabilir.

Geride kalan 10 küsur sene "Fenerbahçe Amatör Branşları"nın ayağa kalktığı bir zaman dilimi oldu. Buna karşın tabelaya yansıyan başarının hemen altında, memleket sporunun genel problemi olan "Altyapı'dan Üstyapı'ya Geçişsizlik" yatıyor. Bu sorunun çözümünde en önemli sac ayağı "Kulübe Adanmış Kadrolar"dır. Yönetim Kurulu nasıl ki kendisini "En Fenerbahçeli Kadar Fenerbahçeli" olarak tanımlıyorsa, branşlarda sporcuların üzerinde yer alan insanlar da böyle olmalı.

İşte kongre karşısında bunu dile getirebilme cesaretine sahip olduğu için ve "Amatör branşlardaki başarılarla gurur duymanın yanında hem amatör hem de profesyonel branşlarda Vefa’nın bir semt adı olmadığının Fenerbahçe yönetimi tarafından da bilinmesi gerektiğini" hatırlattığı için bir teşekkür daha borçluyuz Funda Hoca'ya.

Gelelim "Fikirsizler" kısmına...

Geride kalan Aziz Yıldırım dönemi; belki Aziz Yıldırım'ın da en başlarda istemediği ama sonradan alıştığı bir "İcazetsiz ve işaretsiz düşünemeyen kitle" oluşturdu. Bu kitleyi şöyle tanımlamıştık zamanında:
"Gözünü resmi tebliğlerden başka hiçbir şeye çevirmeyen‚ bundan başka herşeye sorgulamadan tepki koyan (dolayısıyla emir komuta zincirine‚ nispeten de olsa bağlı)‚ grup olarak hareket etmeyi tercih etmeyen‚ sadece kendi kuralları ve çekinme ihtimali olan yasal düzenlemelerle kendisini bağlayan..."

Bu kitlenin en büyük özelliği "karşıt gördüklerine" koyduğu sert tepki oldu. Kimi zaman Aziz Yıldırım'ın kendisinin bile göstermediği bir şevk ile itham fırtınası halinde muhalif insanların (tabii ki en başta tribünlerin) üzerine gittiler.

Bu izlenimi, geride bıraktığımız kongre genelinde ve Funda Pala'nın adaylığı özelinde pekiştireceğimizi düşünüyordum. Öyle de oldu. Geçmiş kurullardan birinde yaptığı konuşma ile yine bu insanların tepkisini çekmiş, türlü çirkinliklerle karşı karşıya kalmıştı Funda Hoca. Seçime giden süreçte internet sitelerinde bu adaylığı müstehzi ifadeler ile değerlendirenlerin, seçim esnasında ve sonrasında Aziz Yıldırım'ın Funda Hoca'ya sergilediği kibar üslubu gördükten sonra takındıkları tavır "Fikirsizlik" hususunda ne denli ileri gidildiğinin göstergesidir. En büyük tehlike budur!

Bu kongrede hiç bir aday "Fenerbahçe kötü olsun" diye göreve soyunmadı; orası kesin.

Aziz Yıldırım, 10 küsur senedir yaptıklarıyla bir çok takdiri haketti; muhakkak.

Lakin "Fenerbahçe Taraftarı" denen kitleyi, tek sesliliğin esiri haline getirmeye çalışmak ve tek adamlığın boyunduruğu altında tutmak istemek; her türlü manevi değeri eninde sonunda yıkacaktır. Bu kitlenin yaptığı ve bugüne kadar icra makamını sürüklediği nokta budur. 

Öngörü sahibi olduğunu iddia eden her lider gibi Aziz Yıldırım da farkında olmalı ki; kalabalık halk yığınları bazen nümayişleriyle o kadar muktedir hale gelir ki "Biz Cumhuriyet'iz" derken "Monarşi"ye yol aldığınızı  farketmezsiniz bile. Bugüne kadar olan budur. "Dünle beraber gitti cancağızım" deniyorsa, yarın bundan farklı olmalıdır.

26 Mayıs 2009 Salı

Bir İhtimal...

Muhtemel mi seni görmek?
----------------------------
Bir ihtimal daha var.
O da ölmek mi dersin?
Söyle canım ne dersin?
Vuslatın başka alem.
Sen bir ömre bedelsin.

Sükut etme nazlı yar.
Beni mecnun edersin.
Vuslatın başka alem.
Sen bir ömre bedelsin.

Kazak Okçular

Hemen yanımızdaki stadyumun göbeğine öğlen saatinde ortam kuruldu. Öğrenci okçular geldi, sürekli bir atış, bir temaşa. "Standart bir okul için fazla değil mi bu kadar okçu?" diye sordum."Uğraşıyor çocuklar"cevabını aldım. 

Şaşkınlıktan soru da bir tuhaf çıktı ağzımdan. "Bizde bu kadar öğrenci değil okçuluk, bütün spor dalları için toplanmaz. Sizde nasıl oluyor?" diye soracaktım halbuki.  Bizde olsa direk "dersten sonra mekana akın" olur, bunlar boş vakitlerinde paso spor takılıyor. Ellerinden tutan ve para olmadığı için pek fazla bir adam çıkaramıyorlar, o ayrı. Çıkan da "Para var, imkan var" diyerek Rus tabiyetine geçtiğinden Kazak'tı, Kırgız'dı, Özbek'ti diye anılmıyor sonrasında.

Tabii aktivite olur da bizim herşeyden anlayan milletimiz eksik kalır mı?
"Şuradaki pek iyi atamıyor abi. İki yandaki sarılı çocuk sağlam bak."
"Siktir lan. Asıl en öndeki yeşilli fena. Attığı ok gözükmüyor"
"Bak bak piçe bak sapladı. Helal lan sana."

Kazakistan'da öğrenci okçular ve birbirinden Malkoçoğlu ve Battal Gazi halkımız. Hal-i pür melalimiz.

24 Mayıs 2009 Pazar

II. Bişkek Muhazarası

Yorgunluktan ve sinirden, yazıya resim koyacak halim dahi yok. Bu gece, daha doğrusu sabaha karşı ikinci kez Bişkek'e gidiyoruz, vize almak için. Minimum 24 saat uykusuzluk ve stres garantili yolculuk. Neyse, vizeyi alalım, sonra da izin dilekçesini yazalım da; fazlasını çekmeye de razıyım.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Ombudsman Canarino

Evet, şapkayı da aldım, geldim. Anlatın bakalım; nedir alıp veremediğiniz gençler?
Sağdaki, efendi ol. İndir ayağını.

Sokakta Spor

Hepi topu üç ülke görmüşlüğümüz var ama "Sanatı, sporu ve yeme-içmeyi açık havada bir yere toplamış ülke" diye sorsalar Kırgızistan birinci sırayı alır o üçü arasında. Oynamayı pek bilmediğim masa tenisinin topuna vurulduğunda çıkan nevi şahsına münhasır sese aşinayız. Parkta yürürken solumuzdan gelen sese yönelince bu manzara ile karşılaştık. Koca bir arayola boydan boya yerleştirilmiş ping pong masaları. Bir resim ile ekonomik sorunlarla boğuşan Kırgızistan'ın sportif resmini çizip, bir kaç cümleyle bizim memleket sporuna bağlayacak ve "Sporu halka getirmek böyle bir şey herhalde" diyecek değilim ama sporu halktan kaçırmamanın da bir meziyet olduğunu kabul etmek gerek. Kendi memleketimde görsem göğsüm kabarır...

Şşşt Lan Sincap!

Bişkekli ağabeyimiz İsrafil Rıdvanov bizi gezdirirken bol bol yeşil alan gördük. Sokaklarda muazzam bir yeşil hakimiyeti var. Oksijen manyağı olduk çıktık gün boyunca. Hava nemli olmadığı için gezerken bir şey hissetmiyor insan.

Büyük parklardan birinin içerisindeki heykellerin resmini çekiyordum ki "paaat" diye bir ses duydum arkadan. Dönüp bakınca, yukarıdaki resimde tırmanma eylemi esnasında yakaladığım turuncu arkadaşı gördüm. Tırmanıp, tırmanıp geri düşüyordu. "Acemi sincap mı lan bu?" diye düşünürken bir de baktım ki yukarıda on tane daha sincap; takılıyorlar. Dengesini kaybeden hop, aşağıya. Ayağımızın dibine düşüyor, yüzümüze bakıp, bakıp yeniden tırmanıyor. Sordum. "Neden bu kadar evcil gibi bu apaçiler?" diye. "Burada hayvanlara kimse karışmaz, görüşmez" dedi İsrafil abi. Bizde olsa kuyruğuna teneke bağlayan mı ararsın, taşlayan mı? Hayvanlık parayla değil, ormanda da değil...

Bişkek'e Gittik

Vizeyi yenilemek için Bişkek'e gittik. Bürokrasinin kurbanı olup, babayı alarak döndük. Hani normalde de uyuyamıyorduk ama bünye yatağa uzanınca, dört dönerken bile bir şekilde dinleniyordu. Saatlerdir ayakta gezince, üstüne uykusuzluk eklenince ve bir de gelme sebebimize ulaşamayınca delirdi vücut ve zihin. Sataşacak yer aranıyor adeta.

Yukarıdaki resim Kırgızistan sınırının hemen gerisindeki göl. Buradan insanın içine yayılan ferahlık ilerleyen saatlerde işler yüzünden sinire dönüşse de hakkını vermek gerek, güzel manzara vardı. Gece dönüşte sınırdan geçen onca arabanın gürültüsüne rağmen kurbağaların vıraklaması duyuluyordu. Artık nasıl bir nüfus varsa... Sinek soykırımı...

21 Mayıs 2009 Perşembe

Koparan Öpücük

CNN'de "Tarihteki On Önemli Öpücük" makalesi yazılmış. Birbirinden tuhaf maddeler var gerçi ama en ilginçlerinden birisi 3 numara. 

"-Hayır, Hayır Demektir-i Kanıtlayan Öpücük"

Thomas Saverland isimli İngiliz centilmeni, 1837 yılında katıldığı bir partide genç bayan Caroline Newton'ı zorla öpüyor. Buna mukabil hanımefendi de Thomas'ın burnunu koparıyor. Bu şiddet karşısında "Thomas'a komaz" durumu ortadan kalktığından ötürü mahkemeye gidiliyor. Hakim davayı, "davadan ziyade komedi" olarak nitelendiriyor ve şu karara varıyor:
"Adam karşısındaki kadını rızası dışında öperse, kadın da adamın burnunu koparmak istemekte ve bunu yapmakta haklı olur."

Vampirliğe övgü...

Blood+ da güzel animedir bu arada...