Ne UEFA'da final oynamak, ne kupayı kaldırmak, ne o, ne şu, ne bu. Adım gibi eminim ki oksijenini tribünde tüketen onca Fenerbahçelinin dün akşam en çok içini çektiren görüntü bu vb. sahneler olmuştur. Kendi stadında hapis gibi Fenerbahçe taraftarı. Meşale yasak. Pankart yasak. Her şey yasak... Neyse elbet biz de "Güzel günler göreceğiz, güneşli günler"
21 Mayıs 2009 Perşembe
Tribünde Bir Of Çeksek...
Ne UEFA'da final oynamak, ne kupayı kaldırmak, ne o, ne şu, ne bu. Adım gibi eminim ki oksijenini tribünde tüketen onca Fenerbahçelinin dün akşam en çok içini çektiren görüntü bu vb. sahneler olmuştur. Kendi stadında hapis gibi Fenerbahçe taraftarı. Meşale yasak. Pankart yasak. Her şey yasak... Neyse elbet biz de "Güzel günler göreceğiz, güneşli günler"
Bişkek'e Doğru...
Bişkek'in eski adı Frunze. Taksim Anıtı'nda Atatürk'ün arkasında bulunan bir Sovyet Generali'nin adı. Bizimle de yakından ilgili bir General. Soner Yalçın'ın ilgili yazısından bir kaç paragraf var aşağıda...
---------------------------------------------
General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahipti. Bir çiftçi çocuğu olarak 1885 yılında Bişkek'te dünyaya geldi; 19 yaşında Bolşevik Parti'ye katıldı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı yükseköğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.
1906'da Lenin ile tanıştı. Tutuklanarak kürek cezasına çarptırıldı. 1916'da firar etti. 1917 Devrimi'nde Minsk ve Batı Cephesi ordularına komutanlık etti; devrimin zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynadı.
Devrimin ardından başlayan iç savaşta da çok kritik roller oynadı. Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi'nin komutanlığına getirildi. 1920 yılında Güney Cephesi'nin başına geçti.
1921'de Merkez Komite üyesi, 1925'te ise Sovyet Devrimci Askeri Konsey Başkanlığı yaptı. 31 Ekim 1924'te ülser rahatsızlığı nedeniyle yattığı ameliyat masasından bir daha kalkamadı. 40 yaşındaydı.
Frunze'nin mezarı, Kızıl Meydan'da, Lenin Mozolesi'nin arkasındaki Kremlin duvarındadır.
Ölümünün ardından doğduğu şehir Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'in adı Frunze olarak değiştirildi. Ne var ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, şehre tekrar Bişkek adı verildi.
General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahipti.
Lenin'in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921'de Ankara'ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi'nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal'le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922 günü arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.
---------------------------------------------
General Mihail Vasilyeviç Frunze, Sovyetler Birliği tarihi içinde önemli bir yere sahipti. Bir çiftçi çocuğu olarak 1885 yılında Bişkek'te dünyaya geldi; 19 yaşında Bolşevik Parti'ye katıldı. Siyasi faaliyetlerinden dolayı yükseköğrenimini yarıda bırakmak zorunda kaldı.
1906'da Lenin ile tanıştı. Tutuklanarak kürek cezasına çarptırıldı. 1916'da firar etti. 1917 Devrimi'nde Minsk ve Batı Cephesi ordularına komutanlık etti; devrimin zaferle sonuçlanmasında büyük rol oynadı.
Devrimin ardından başlayan iç savaşta da çok kritik roller oynadı. Kızıl Ordu Başkumandanı Troçki tarafından Doğu Cephesi'nin komutanlığına getirildi. 1920 yılında Güney Cephesi'nin başına geçti.
1921'de Merkez Komite üyesi, 1925'te ise Sovyet Devrimci Askeri Konsey Başkanlığı yaptı. 31 Ekim 1924'te ülser rahatsızlığı nedeniyle yattığı ameliyat masasından bir daha kalkamadı. 40 yaşındaydı.
Frunze'nin mezarı, Kızıl Meydan'da, Lenin Mozolesi'nin arkasındaki Kremlin duvarındadır.
Ölümünün ardından doğduğu şehir Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'in adı Frunze olarak değiştirildi. Ne var ki Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, şehre tekrar Bişkek adı verildi.
General Frunze, bizim tarihimiz açısında da önemli bir yere sahipti.
Lenin'in özel talimatıyla, olağanüstü elçi sıfatıyla 13 Aralık 1921'de Ankara'ya geldi. Onuruna düzenlenen mitingde yaptığı konuşma büyük etki yarattı. Millet Meclisi'nde konuşma yaptı. Frunze, Mustafa Kemal'le yakın ilişki kurdu. Sakarya cephesini gezdi. 5 Ocak 1922 günü arkasında iyi duygular bırakarak ülkesine döndü.
19 Mayıs 2009 Salı
Küçükyalı'da Graffiti
Kadıköy'e gidecekken minibüs caddesi kalabalıksa tercih edilen mavi başlıklı minibüsler ile Abdi İpekçi'ye giderken binilen 500T'nin geçtiği E-5'e doğru, Karayolları Caddesi'nden çıkarken bir benzinci vardır.Geliş yönünde ise; o benzincinin ara yolundan girer araba içeriye. Fırının karşısında, Kanarya Apartmanı'nın önünde durulur.
Bir de benzincinin ilerisindeki üst geçitten görünen Ulusoy terminali vardır. Oradan, O'nu uğurlamalardan dönerken, O gidince manası kalmayan mahalleye ve arkadan O'nun otobüsünü takip eden onlarca araç akarken Marmara'nın güneyine doğru; öylece bakakalınırdı o ara yoldan karayoluna. Unutulmaz zamanlar...
Geçen yıl bu zamanlar çekmiştim bu resimleri. O benzincinin ara yol duvarından graffitiler işte...
Dolar Bazında Taraftar
Röportajın bir çok "Madem öyle, peki neden?" denecek kısmı var ama hazırlanmış, danışıklı sohbetlerde bunun olması imkansız olduğu için "olmayacak duaya amin dememek" gerek. Aşağıdaki cümleler, daha doğrusu İlker Yasin'in cümlelerinin doğrulanması biraz ayıp olmuş. Açtığımız zaman "Dolar bazında yukarı çıkan bilet fiyatlarının genel seyirci kalitesini yükselttiği ve küfürü azalttığı" ortaya çıkıyor (!). Bu da demektir ki İlker Yasin'in ve (daha da acısı) Fenerbahçe Başkanı'nın gözünde, mali durumu vasat ya da altında olan insanlar kalitesiz ve küfürbaz insanlar. Yani nasıl "Aslında kaşık yok"sa, bir Galatasaray maçında stadın en pahalı tribününden rakip tribünlere "Amcasına pipisini gösteren çocuk gibi maslahatını sergileyen" adam da yokmuş. Bu terbiyesizler, itler-köpekler hep fakir insanlarmış. Vay anasını! Ayıptır, ayıp...Fenerbahçe, "Halkın Takımı"dır. En azından, geçmişte öyleydi. Bu zihniyetle başka bir şey, başka bir takım olma yolundayız maalesef.
İlker Yasin:
Fenerbahçe taraftarının kesinlikle bu stada genel seyirci kalitesini yükseltmek, küfrü bu statlardan azaltmak için siz bilet fiyatlarını belli bir Dolar bazında yukarı çıkardınız. Ve onun çok faydasını gördünüz, değil mi?
Aziz Yıldırım:
Doğru.
İlker Yasin:
Fenerbahçe taraftarının kesinlikle bu stada genel seyirci kalitesini yükseltmek, küfrü bu statlardan azaltmak için siz bilet fiyatlarını belli bir Dolar bazında yukarı çıkardınız. Ve onun çok faydasını gördünüz, değil mi?
Aziz Yıldırım:
Doğru.
Çok Üzgün
Taraftarlar olarak, futbolcu milletinden "Profesyonel Amatörlük" mefhumunu beklemeyi bırakalı çok uzun zaman oldu. Fakat sporcu tayfası bir türlü kendilerine dayatılan klişelerden kurtulmayı başaramadı. Bu kadar ortalık yere sıçılan bir sezondan sonra ne söylenirse söylensin, necaseti sıvamak olacağını idrak edemeyenlerden Ali Bilgin çıkmış, anlatmış; "Bu sene başarılı olamadık çünkü odur, budur, şudur" diye. Sonuna da eklemiş; "Her şey bir yana camiayı üzdüğümüz için çok üzgünüz"Resimde Ali Bilgin'i "Camiayı üzdükleri için çok üzülürken" görüyoruz.
Mahmut Tuncer'in efsane (!) şarkısı gelsin.
Hemen IPod'una yükle Ali "The Wise"
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Deniz
Oha!
Ne ohası?
Aram yok birader, kendisiyle.
Ha izlemesi güzel... Şüphesiz yüzmesi de öyle...
Ama yüzeni izlemesi daha güzel. Yüzen, güzel olunca.
Ne zaman "Haydi yüzeyim. Deneyeyim" desem. Aklıma 21 yaşım ve yüzen güzel gelir.
Velhasıl "Yüzen Güzel" yakınlarda olmayınca, denizin de manası yok.
Şampiyon!

Senelerdir "bir eksik, bir fazla, beş eksik, üç fazla" altyapı maçlarına gittiğimiz için midir, bilinmez. Bizim tayfada yeri başkadır altyapı takımlarımızın. Helal olsun kızlar.
---------------------------------------------
Fenerbahçe 95 - 64 Antalya Koleji
1. Periyot : 27-12
2. Periyot : 26-19
3. Periyot : 23-12
4. Periyot : 19-21
Ayşegül: 29 sayı, 5 ribaund, 4 asist
Bade: 2 sayı
Büşra: 1 sayı
Duygu: 19 sayı, 8 ribaund
Ecem: 11 sayı, 4 ribaund
Elif: 2 sayı
Olcay: 6 sayı, 11 ribaund, 12 asist
Özge: 11 sayı, 5 ribaund
Özlem: 11 sayı, 4 ribaund
Tuğçe: 3 sayı, 7 ribaund
Dede ve Torun
17 Mayıs 2009 Pazar
Kamboçya
Bugün bir Kamboçyalı ile tanıştım. İnsanın aklına Khmer Rouge geliyor tabii Kamboçya deyince. 4 sene içinde ülke nüfusunun dörtte birini öldüren Pol Pot pezevengi ve şürekasının elinden kurtulanlardan bir tanesiydi. Çok az kalmış hapishanede. Vietnam ordusu gelince kurtulmuş. Daha çocukmuş o zaman. Kendisiyle yaşıt bir sürü kız ve oğlan çocuğunu öldürmüşler gözlerinin önünde. Arkadaşlarının arasından rastgele bir tane seçtikten sonra, salıncağa bağlayıp, sallarken ateş ettiklerini anlattı, anlattı, anlattı...
Kırmızı görmeye dayanamadığı için yaz kış güneş gözlükleriyle dolaştığını söyledi.
Naci Barlas : Bölüm V
Naci ağabey'in kaleminden, Fenerbahçe hatıralarına devam...Naci Barlas'ın Anıları - 1
Naci Barlas'ın Anıları - 2
Naci Barlas'ın Anıları - 3
Naci Barlas'ın Anıları - 4
--------------------------------------------
--------------------------------------------
O sene kadar kötü bir yılı hatırlamıyorum. Talebelerin spor kulüplerinde oynama yasağı Kaleci Hüsam’ın futbolu bıraktı zannettiğimiz 1 aylık boykot cezası. Bek Muzaffer ağabeyimin kaleci oynayarak her maçta gol yemesi, idare heyetinin ikiye bölünmesi yani bir kısmı eski kurucular veya eski ağabeyler bir kısmı da futbolcuları tutanlar.
Fakat hatırladığıma göre o sıralarda Güneş Kulübü kapandı ve bize Cihat, Boncuk Ömer, Melih Kotanca, Adnan, Rebii gibi yıldızlar transfer oldu. Andan maalesef çok talihsiz bir şekilde hastalandı. Zannederim ayağı kangren oldu ve vefat etti.
İşte 1940 yılında yepyeni bir Fenerbahçe sahaya çıkıyordu.
Ayrıca Fenerbahçe atletizmde de harikalar yaratıyordu. Haydarpaşa Lisesi Müdürü Saffet Şavlı’nın fevkalade sportmen birisi olması Türkiye’ye pek çok yıldız futbolcu ve yıldız atletler hatta voleybolcular yetişmesine vesile olmuştur.
Bir gün okulun dahili radyosunun mikrofonlarından Atletizm yapmak isteyen talebelerin Muallim Muavini Nazmi Tüfekçi’ye isimlerini kaydettirmeleri suretiyle antrenman gün ve saatlerinde izinli sayılacakları ve bu atletlerin Fenerbahçe Spor Kulübü ile yapılan anlaşma gereğince kulübün Atletizm pistinden ve antrenörlerin den yararlanacakları anons edildi. İşte o sene 100 ve 200 metre Türkiye ve Balkan şampiyonu olan Muzaffer Baloğlu ile beraber bir çok şampiyon atletler Türkiye’ye kazanıldı. Tabi bu arada ben de dahil olmak üzere pek çok talebe atletizm yapmak üzere isimlerimizi yazdırıp Fenerbahçe Stadı’na gittik. Ben 1500 metre koşmak istediğimi söyledim ve beni Rıza Maksut’un gurubuna verdiler. Antrenmana başladık. Bu 1500 metre denen mesafe üç gün koşsan bitmeyecek kadar uzun geldi. Sonra 800 derken biz bu işi erbabına bırakarak gene mektebe Fizikçi Sarı Kenan’ın kucağına düştük.
Fenerbahçe’ye gelince, 1940 yılı milli lig şampiyonu olduk. Hele her takımın baş belası olan Vefa’yı kavga dövüş 4-3 yendiğimiz maç başımıza büyük bir dert açtı.
Maçın başında iki sıfır galip durumda iken Vefa’lı bir bek Melih’i öyle bir biçti ki Melih 5 dakika dışarıda tedavi oldu ve sahaya kafası sargılar içinde döndü. Ve bir ara Melih o sargılı kafası ile bir kafa topunda iki Vefalı beki birden sedyelik etti. Maç durdu. Melih maçtan atıldı ama biz dördüncü golü atınca havalara uçtuk.
Sonra öğrendik ki Melih’e 9 ay boykot vermişler. Biz de Acem’in kahvesinde Boncuk Ömer, Taka Naci, Melih Kotanca karesinde pişpirik çalımlarını ilerletmeye koyulduk. Ancak Melih bütün gücü ile atletizme yöneldi. 100 metreci, 400 metreci, ciritçi derken Dekatloncu bir şampiyon Melih oldu. Dünya 400 metre üçüncüsü Mandikas’ı geçti. Bir günde 5 müsabaka kazanan bir rekortmen oldu.
Her ne olursa olsun Melih Kotanca’nın yokluğu her maçta belli oluyordu. Aynı zamanda hem asker futbolcular hem talebe olanlar kulüplerde oynayamadıkları için Fenerbahçe’nin kadrosu 22 kişiye düştü ve neticede averajımızın .ok iyi olmasına rağmen 1 puan farkla şampiyonluğu Beşiktaş’a kaptırmıştık.
1940-1941 sezonu Fenerbahçe için stadı bakımından büyük bir şans ve imkan yılı olmuştur. Çünkü Taksim’deki Taksim Stadı yıktırılmış ve yerine Taksim Gezisi ve parkı yapılmış olduğundan bütün maçlar Beşiktaş’taki Şeref Stadı ile Kadıköy’deki Fenerbahçe Stadı’nda oynanmıştır. Bu suretle de bizim maç seyretme şansımız artmıştır. Yalnız o sene başı şanssızlıklar da olmuştur. Mesela Melih Kotanca uzun bir müddet Atletizm Milli Kampına alınmıştır. Yok Balkan Atletizm şampiyonası yarışmaları idi derken Melih sadece 2 maçta oynayabildi. Fenerbahçe en mühim santraforundan mahrum kaldı.
Ayrıca senelerce emek vererek formunun zirvesine getirdiğimiz Bek Yaşar mühendis mektebini bitirdi ve işi icabı Ankara’ya gitmeye mecbur kaldı ve bu suretle esasen Fazıl abi de sporu bıraktı ve zaten biraz da yaşlanmıştı. Dolayısıyla Lebib Elmas’ın yanına yeni transfer Taci geldiyse de müdafaa biraz zayıflamıştı. Buna rağmen ligin sonunda finale Başiktaş’la başa baş girdik. Ancak 1940 senesi Türkiye şampiyonluğu maçlarına ligin sekizinci haftasında 9 ay boykot alan Melih iştirak edememiştir.
Ayrıca Türkiye şampiyonluğu final maçının Ankara’da oynanacağı tarihle İstanbul’da Beşiktaş’la oynayacağımız tarihle aynı güne rastladığından Fenerbahçe aynı günde iki maç için A ve B takımlarını ikiye bölerek Ankara’da Türkiye şampiyonluğu final maçını İstanbul’da da Beşiktaş’la lig maçını oynamış ve her iki karşılaşmayı da kaybetmiştir. İşte bu yıl Fenerbahçe 1 puan farkla şampiyonluğu da kaybetmiştir. Fakat gene de ikinci olması ve takımın çok iyi futbol oynaması taraftardaki Fenerbahçe sevgisine zerre kadar tesir etmedi. Hele lig maçlarının bitiminden sonra Milli Küme başladı ve Milli Küme İzmir, Anka şehirlerinin de iştirakiyle yapıldığı işçin daha da heyecanlı ve daha büyük bit organizasyon sayıldığından ilgi ve heyecan daha fazla idi.
Aslen Fenerbahçe 1940 senesi milli küme’de bir yenildi ile Türkiye şampiyonu oldu. Güneş kulübünden gelen Cihat, Melih, Ömer Rebii’nin katılımından başka sahaların yıldız futbolcusu Küçük Fikret Haydarpaşa Lisesini bitirmiş ve Fenerbahçe takımındaki sağ açık yerini almıştır.
Alaş Otonomiyası
Yukarıdaki bayrak bizimki değil. Hemen her şeyiyle aynı ama ortadaki ay yıldız sarı renkte. Kazakça yazılışı "Алаш аутономиясы" olan Kazakistan Alaş Özerk Devleti'nin bayrağı. Alaş Devleti, 13 Aralık 1917'den 26 Ağustos 1920'ye kadar hüküm sürmüş. Şimdiki Kazakistan sınırlarının Kuzeydoğu kısmında kalan Semey (o zamanki adıyla Alash-qala) şehrini başkent yapmışlar.
Alaş Partisi'nin üç lideri (Ahmet Baytursinuli, Alihan Bokeikanov and Mir Yakup Dulatuli) tarafından Ekim Devrimi'nin akabininde kurulduktan sonra "Beyaz Ordu" ile birlik olarak, "Kızıl Ordu"ya ve Bolşeviklere karşı savaşmışlar. 1919 itibariyle, Beyaz Ordu ufak ufak savaşı kaybetmeye başlayınca düşmanla görüşmeler başlamış. Fakat Kızıl Ordu savaşı tamamen kazanınca bölgeyi işgal etmiş ve özerk hükümeti ortadan kaldırmış.
İşgal bölgesine "Kırgız Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" adı verilmiş. 1925'de bu isim "Kazak Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti" olarak değişmiş, 1936'da ise "Özerk" kelimesi silinmiş ve 1991'e kadar kullanılacak olan isim oluşmuş.
Alaş Hükümeti'nin liderlerine gelince;
Kazakistan Yüksek Okul Programları'nda halen geçerliliğini koruyan teorilerin sahibi olan dilbilimci ve şair Ahmet Baytursinuli, 1937'de, 64 yaşında tutuklanmış ve "Milliyetçi hisler beslediği nedeniyle" idam edilmiş.
Yazar olan Alihan Bokeikanov, Sovyet hakimiyetinden sonra Bolşevik Parti saflarında çalışmaya başlamış. Ancak önceki politik yaşantısı yüzünden kendisine sürekli şüphe ile yaklaşılmış. 1926'da ve 1928'de iki kez tutuklanmış. 1930'da Moskova'ya girişi yasaklanmış ve nihayetinde 1937'de tutuklanarak, yine aynı sene 71 yaşındayken idam edilmiş.
Liderlerin en genci olan şair ve yazar Mir Yakup Dulatuli ise aynı akıbete, en erken uğrayan isim. "Aşırı milliyetçi" olduğu gerekçesiyle 1928'de tutuklandıktan, 7 yıl sonra, 50 yaşındayken kurşuna dizilmiş.
Hadise Tabela'da
Sabaha kadar Harry Potter'ın izlemediğim bölümlerine sardığımdan yarışmayı falan seyretmedim. Hürriyet'ten haberini okurken dikkatimi çeken bir şey oldu. Herhalde haber metnini yazan arkadaşın kafası bir ara dumanlandı. Ülkeleri yazarken bir coşku yaşamış. Hadi İsvçre, Portakiz ve Azarbeycan bir nebze de... Makadenyo bambaşkaymış gerçekten.
Kafamız güzel.
Haber çok güzel.
Örövizyon herşeyden güzel...
16 Mayıs 2009 Cumartesi
Önleme Dikiz!
Vatan gazetesinde olayın haberi yazılırken "çok normalmiş gibi gözüken" bir satır."Hastanede ilk önlem olarak hastanın yatırıldığı servisin önüne 3'lü bank konuldu ve bankın olduğu noktanın gerisine kimse alınmıyor."
Radyasyonlu çay höpürdeten, şarbonla mücadele konusunda zarf açma dersleri veren, keneye karşı pantolon paçasını içeri sokmayı salık veren bir kısım "geçmişten bugüne" parlementerlerimiz şüphesiz yukarıdaki yaratıcı önlemi de beğeniyle izlemişlerdir. Domuz gribinden olmazsa şaşkınlıktan küçük dilini yutarak ya da gülmekten ölecek insanlar.
Üçlü Bank vs. Swine Flu
Fight!
Üçlü Bank wins. Perfect.
Riya
Günlerdir resmi sitenin açıış sayfasında duruyor buram buram riya kokan şu reklam.Taşlanacağını bilse de...
Deplasman kovalayanlar...
Cebindeki on parasını...
Gören de Fenerium'u ve Fenerbahçe'nin mevcut yönetiminin bazı isimlerini "Taraftar dostu" sanacak. Aslında yanlış cümle oldu. Bu insanların, sempatiyle baktıkları bir taraftar kitlesi var elbette ama bu yukarıda tarif ettikleri insanlar değil onlar.
Taşlanacağını bildiği halde deplasman kovalayanları, taşlana taşlana geldikleri stada sokmayan bir zihniyet...
Taşlandıktan sonra emniyetin saldırısına uğrayan taraftara bir "Geçmiş olsun"u çok görüp, saldıranlara teşekkür eden bir zihniyet...
"Cebindeki on para" lafına gelince... Gülemiyorum bile. Sanki maç biletlerini 44 lira yapan başkası. Öğrencilerin, çocuklarını stada getirmek isteyen orta direk ailelerin, hasılı halkın ayağını tribünlerden kesen zihniyet...
"Bir forma alana bir tane çocuk forması bedava" onu anladık. Peki ama o çocuğu maça getirmenin maliyeti ne?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




