Ben merkezli hadiseler insana cok cektirir. "Insan, dusunen hayvandir" seklindeki dogru saptamanin yani insan dogasinin en kacinilmaz getirilerinden birisidir "Ben" duskunlugu ama dengede durmasi halinde "Basari" kapilarini acacak olan bu hissiyat, kantarin topuzunun kacmasina sebep oldugunda ise yikimdan baska bir sey getirmez.
Icra makamlari, "Ben" degil de "Biz" dedikleri surece, yani mucadele dusturunu yalnizlik degil, sirt dayanacak bir kalabalik uzerine insa ettikleri zaman engebeleri asabilirler. Hele hele ortada, kohnelesmis duzene baskaldiri niteliginde olan "Devrim" gibi calismalar-projeler varsa, tum ozelliklerine ragmen eninde sonunda "Biz" kumsalinda bir kum tanesinden otesi olmadigini vurgulayabilen bir "Lider Benlik" kazanir.
Buna, birisi olumlu, digeri olumsuz olmak uzere, yakin tarihten iki ornek vermek mumkun.
Birincisi Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Ataturk. Milli Mucadele esnasinda en buhranli gunlerden bazilarini, kurucusu oldugu Meclis'teki muhalefet sayesinde yasayan Ataturk, "Bu badireyi, bu meclisle atlatamayiz" diye Gamli Baykus'luk yapanlarin hepsine "Hayir, sadece bu Meclis sayesinde atlatiriz" diyerek karsi cikmis ve her seferinde dedigini yaparak ve yaptirarak Meclis'i kendi istedigi yone sokmustur. "Biz" olmayi, "milletin sinesinde bir fert" temelinde dusunen yapinin kazanmasi zaten mukadderattir.
Ikinci ornek ise Adolf Hitler. Birinci Dunya Savasi'nda alt tarafi onbasi rutbesinde bir asker oldugu halde, ilerleyen yillarda, bizim "hizli yukselen"imiz Enver Pasa'nin terfisini bile gozyaslari icerisinde birakacak sekilde Alman Ordulari Baskomutanligi'na yukselen ve kendisini her turlu Kurmay'dan, her anlamda ustun gorerek, kendi yarattigi "Ben"likle Ikinci Dunya Savasi'nda buyuk zaferlerle buyuk yenilgiler yasayan bir model. Onun kaderi de yenilmekti...
Bugun, kurumsal alanda, liderlik vasiflarinin kiyasi icin gozonune alinabilecek isimler arasinda en keskinler olarak adlandirilabilecek isimleri saydiktan sonra sadede gelelim.
"Ben liderim". Bunu demekle lider olunuyor mu, bilinmez. Bir "secmen" kitlesinin basa getirdigi insan, suphesiz o kurumun lideri olur ama ya meziyetler ve karakter?
Meziyetler. Bir futbol kulubu baskaninin meziyetleri arasina neler girer? Herseyi bilmek? Kendinden daha ustun bilenler olduguna inanmamak? Bu yolun sonu su sarkiya cikmaz mi?
Peki peki, anladik.
Herseyden sen anlarsin.
Peki peki, anladik.
Herseyi sen bilirsin.
En guzel takimi sen kurdun.
En guzel hocayi sen buldun.
En iyi baskan sensin.
En guzel stadi sen yaptin.
Peki peki, anladik.
Sen neymissin be abi?
Aaaa aaaa aaaa
Ondan da onemlisi var. Bir lider, yonettigi yerde, kendisinden bagimsiz insanlara da olmak uzere her yere elini uzatip "Begenmedigi insanlari digerlerine kirdirmak" ve bunlarin ustune "Bindirilmis Kitalar Atamak" gibi islerin icerisine girer mi? Bir spor kulubu baskani, mesuliyetlerini bir kenara koyup, taraftarina hitaben, hazirlatirmis pankartlar acar mi? Bunlari yaparsa, ona su sarki calinmaz mi?
Elaleme guldurme kendini.
Guldurme kendini elaleme.
Yarim yamalak bir dram icinde.
Yaziklar olsun. Belki daldan dala bir final cumlesi olacak ama MSN'inin yaninda;
"Aziz Yıldırım'ı Fenerbahçe'den çok sevenler bu tablo sizlerin eseri... Sakşaka devam. Hani bedava bilet bitmişti?" yazan Efeser abi'ye kim haksiz diyebilir.
6 Ekim 2008 Pazartesi
5 Ekim 2008 Pazar
Kadro Sevkiyati
5 Ekim 2008 - Pazar
21:00
Sukru Saracoglu Stadyumu
Fenerbahce-Kayserispor
Bir Dernek Baskani tarafindan, tamamen kendi cebinden karsilanan masraflarla kalkan otobusler, hazirlanan pankartlar, muhtelif semtlerden gelecek insanlara dair soylentiler...
Iki sene once Bursaspor macinda sahneye konan oyunun bir benzerinin geldigi gorunuyor. Yonetim eliyle tribune getirilen insanlar, pankartlar... Macta alinabilecek puan kayiplarindan cok, bagira bagira, hem de icra makamindan gelen provakasyonun olasi sonuclarindan korkuyorum.
Bu sezon kacinci kez diledigimi bilmiyorum ama Allah, tribundeki agabeylerime ve kardeslerime sabir versin.
21:00
Sukru Saracoglu Stadyumu
Fenerbahce-Kayserispor
Bir Dernek Baskani tarafindan, tamamen kendi cebinden karsilanan masraflarla kalkan otobusler, hazirlanan pankartlar, muhtelif semtlerden gelecek insanlara dair soylentiler...
Iki sene once Bursaspor macinda sahneye konan oyunun bir benzerinin geldigi gorunuyor. Yonetim eliyle tribune getirilen insanlar, pankartlar... Macta alinabilecek puan kayiplarindan cok, bagira bagira, hem de icra makamindan gelen provakasyonun olasi sonuclarindan korkuyorum.
Bu sezon kacinci kez diledigimi bilmiyorum ama Allah, tribundeki agabeylerime ve kardeslerime sabir versin.
4 Ekim 2008 Cumartesi
No Excuses (by Alice In Chains)
Its alright
There comes a time
Got no patience to search
For peace of mind
Layin low
Want to take it slow
No more hiding or
Disguising truths Ive sold
Everyday its something
Hits me all so cold
Find me sittin by myself
No excuses, then I know
Its okay
Had a bad day
Hands are bruised from
Breaking rocks all day
Drained and blue
I bleed for you
You think its funny, well
Youre drowning in it too
Everyday its something
Hits me all so cold
Find me sittin by myself
No excuses, then I know
Yeah, its fine
Well walk down the line
Leave our rain, a cold
Trade for warm sunshine
You my friend
I will defend
And if we change, well i
Love you anyway
Everyday its something
Hits me all so cold
Find me sittin by myself
No excuses, then I know
There comes a time
Got no patience to search
For peace of mind
Layin low
Want to take it slow
No more hiding or
Disguising truths Ive sold
Everyday its something
Hits me all so cold
Find me sittin by myself
No excuses, then I know
Its okay
Had a bad day
Hands are bruised from
Breaking rocks all day
Drained and blue
I bleed for you
You think its funny, well
Youre drowning in it too
Everyday its something
Hits me all so cold
Find me sittin by myself
No excuses, then I know
Yeah, its fine
Well walk down the line
Leave our rain, a cold
Trade for warm sunshine
You my friend
I will defend
And if we change, well i
Love you anyway
Everyday its something
Hits me all so cold
Find me sittin by myself
No excuses, then I know
Bir Hilal Ugruna...
"Sehitlere Allah'tan rahmet, kederli ailesine bassagligi dilerken, teroru lanetliyoruz" cumlesi adeta ezberletilmis bir replik haline geldi memlekette. Ve 15 askeri daha sehadet mertebesine ugurladik. Ahlardan, vahlardan cok basariya ulasmis icraatlar, ruhlarini sad edecektir onlarin ama uzaktayiz o limana...
Milli Mucadele esnasinda Anzavur'a, Hilafet Ordusuna ve muhtelif ic isyanlara "Onlar isyanci ya da dusman degiller, sadece farkli gorusleri savunuyorlar" ongorusuyle bakilsaydi, savastan muzaffer cikilabilir miydi acaba? Ya da Cumhuriyet sonrasi Seyh Sait vb. ayaklanmalara "Onlar siyasi mucadele icindeler" seklinde bakilsaydi, devrimler bu kadar hizla uygulanabilir miydi? Bu insanlara kurulu meclislerde yer verilmis miydi o donemlerde?
Sen daha Turkiye Buyuk Millet Meclisi'ne kadar girmis olani munasip argumanlarla engelleyememisken ve Belediye Baskani sifatli bir tanesi butun Cumhuriyet ve Devrim Kanunlari'ni tek basina alasagi ederken, dagdakini durdurmayi dusunmek iyimserliginde daha ne kadar ruya gorecegiz?
Isin sosyal, ekonomik, cografi degerlendirmesini "sig kalmak" pahasina bir kenara koyalim. Yilda onlarca sehit veriyorsan, savas halindesin demektir. Bu halin gerekleri nelerdir?
Sehitlere Allah'tan rahmet, kederli ailesine bassagligi dilerken, sifahi olarak lanet yagdirmak mi?
Bir hilal ugruna ya Rab "Hala" gunesler batiyor. Birileri de "Hala" seyrediyor. Ama haksizlik etmeyelim. Bu sogukta Meclis koltuklari sicaciktir.
------------------------------
Galiçya’da siperinde uyuyan
Bu nefere dikkatle bak ey şair!
Şair odur,senin yazın hep nesir;
Uyuyan sen,odur sezen ve duyan…
Şair odur,çünkü onun kalemi
Uyurken düşmez asla elinden…
Kalbindeki bütün zevki,elemi
İlham ana vatanından,ilinden…
Vatanını unutamaz hiç kalbi,
Uyusa da cenksiz kalmaz rüyası…
Bebeğiyle yatan küçük kız gibi
Hep göğsünde durur nazlı bombası…
O,belki de biraz sonra vatanının
Selâmeti için şehit olacak
Onun kazandığı adsız bir şanın
Gölgesiyle tarihimiz dolacak
O,orada senin için kanını
Seve seve döker ey şair!
Sen ne için ona birkaç ânını
Vakfederek yazmıyorsun bir şiir!...
O senin için hayatını verirken,
Üşenirsin ona destan yazmağa…
Haktır almak kalemini elinden
Ve git demek ona mezar kazmağa…
Ziya Gökalp.
Milli Mucadele esnasinda Anzavur'a, Hilafet Ordusuna ve muhtelif ic isyanlara "Onlar isyanci ya da dusman degiller, sadece farkli gorusleri savunuyorlar" ongorusuyle bakilsaydi, savastan muzaffer cikilabilir miydi acaba? Ya da Cumhuriyet sonrasi Seyh Sait vb. ayaklanmalara "Onlar siyasi mucadele icindeler" seklinde bakilsaydi, devrimler bu kadar hizla uygulanabilir miydi? Bu insanlara kurulu meclislerde yer verilmis miydi o donemlerde?
Sen daha Turkiye Buyuk Millet Meclisi'ne kadar girmis olani munasip argumanlarla engelleyememisken ve Belediye Baskani sifatli bir tanesi butun Cumhuriyet ve Devrim Kanunlari'ni tek basina alasagi ederken, dagdakini durdurmayi dusunmek iyimserliginde daha ne kadar ruya gorecegiz?
Isin sosyal, ekonomik, cografi degerlendirmesini "sig kalmak" pahasina bir kenara koyalim. Yilda onlarca sehit veriyorsan, savas halindesin demektir. Bu halin gerekleri nelerdir?
Sehitlere Allah'tan rahmet, kederli ailesine bassagligi dilerken, sifahi olarak lanet yagdirmak mi?
Bir hilal ugruna ya Rab "Hala" gunesler batiyor. Birileri de "Hala" seyrediyor. Ama haksizlik etmeyelim. Bu sogukta Meclis koltuklari sicaciktir.
------------------------------
Galiçya’da siperinde uyuyan
Bu nefere dikkatle bak ey şair!
Şair odur,senin yazın hep nesir;
Uyuyan sen,odur sezen ve duyan…
Şair odur,çünkü onun kalemi
Uyurken düşmez asla elinden…
Kalbindeki bütün zevki,elemi
İlham ana vatanından,ilinden…
Vatanını unutamaz hiç kalbi,
Uyusa da cenksiz kalmaz rüyası…
Bebeğiyle yatan küçük kız gibi
Hep göğsünde durur nazlı bombası…
O,belki de biraz sonra vatanının
Selâmeti için şehit olacak
Onun kazandığı adsız bir şanın
Gölgesiyle tarihimiz dolacak
O,orada senin için kanını
Seve seve döker ey şair!
Sen ne için ona birkaç ânını
Vakfederek yazmıyorsun bir şiir!...
O senin için hayatını verirken,
Üşenirsin ona destan yazmağa…
Haktır almak kalemini elinden
Ve git demek ona mezar kazmağa…
Ziya Gökalp.
3 Ekim 2008 Cuma
Alem Adam Gorsun
Fenerbahce.Org'daki haber metnini asagida arz ediyoruz. Resimde, ortada arz-i endam eden Mapavri (Hakan) abi, adamlik mefhumu nedir yine gostermis.
Bir de "Toplu cekilen resimde, Zafer Hoca'nin arkasinda bir sey parliyor ama tahmin ettigimiz sey midir, bilemiyoruz" diyoruz ve topukluyoruz.
PS: Basinin onunde saygiyla egiliyoruz.
PS 2 : Resimde bize gore soldaki Duygu kardesimiz. Genc Bayan Takimi'ndan A takima gecis yapacaklar icinde hemen hemen en fazla umut vaadeden sporcumuz. Sag cenah ise, Genc Bayan Takimi'nin calistiricisi Aydin Hocamiz.
PS 3 : Yasasin Basin :)
---------------------
Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımımız ve altyapı ekiplerimiz Fenerium Turnuvası'nın ardından İstanbul Boğazı'nda gerçekleştirilen tekne turunda bir araya geldiler.
Geçtiğimiz sezonu lig, Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanılığı Kupası şampiyonluklarıyla tamamlayan Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı, 2008 - 2009 sezonu öncesinde yapılan Fenerium Turnuvası'nda da mutlu sona ulaştı.
11 Ekim'de oynanacak Cumhurbaşkanlığı Kupası maçının ardından lig karşılaşmalarıyla sezona merhaba diyecek olan Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımımızın teknik heyeti ve sporcuları ile alt yapı takımı antrenörleri ve oyuncuları özel olarak düzenlenen tekne gezisinde bir araya geldiler.
Sporcularımız, yeni sezon öncesi İstanbul Boğazı'nda gerçekleştirilen tekne turuyla moral depoladılar.
Üsküdar İskelesi'nden başlayan gezi boğaz turunun ardından yine Üsküdar İskelesi'nde sona erdi.
Basketbolcularımız gezi sırasında keyifli dakikalar yaşarken, renkli görüntüler oluştu.
Bir de "Toplu cekilen resimde, Zafer Hoca'nin arkasinda bir sey parliyor ama tahmin ettigimiz sey midir, bilemiyoruz" diyoruz ve topukluyoruz.
PS: Basinin onunde saygiyla egiliyoruz.
PS 2 : Resimde bize gore soldaki Duygu kardesimiz. Genc Bayan Takimi'ndan A takima gecis yapacaklar icinde hemen hemen en fazla umut vaadeden sporcumuz. Sag cenah ise, Genc Bayan Takimi'nin calistiricisi Aydin Hocamiz.
PS 3 : Yasasin Basin :)
---------------------
Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımımız ve altyapı ekiplerimiz Fenerium Turnuvası'nın ardından İstanbul Boğazı'nda gerçekleştirilen tekne turunda bir araya geldiler.
Geçtiğimiz sezonu lig, Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanılığı Kupası şampiyonluklarıyla tamamlayan Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı, 2008 - 2009 sezonu öncesinde yapılan Fenerium Turnuvası'nda da mutlu sona ulaştı.
11 Ekim'de oynanacak Cumhurbaşkanlığı Kupası maçının ardından lig karşılaşmalarıyla sezona merhaba diyecek olan Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımımızın teknik heyeti ve sporcuları ile alt yapı takımı antrenörleri ve oyuncuları özel olarak düzenlenen tekne gezisinde bir araya geldiler.
Sporcularımız, yeni sezon öncesi İstanbul Boğazı'nda gerçekleştirilen tekne turuyla moral depoladılar.
Üsküdar İskelesi'nden başlayan gezi boğaz turunun ardından yine Üsküdar İskelesi'nde sona erdi.
Basketbolcularımız gezi sırasında keyifli dakikalar yaşarken, renkli görüntüler oluştu.
Princess Mononoke
Anime olayini biraz salmisiz. Eski Dvd'lere bakarken yeniden rastladim, oturup tekrar izledim bu filmi.
1997 yapimi ve bence mukemmel bir anime Mononoke-Hime.
Ashitaka isimli bir prensin, kabilesini bir seytanin saldirisindan korurken lanetlenmesini ve sonrasinda yaptigi yolculukta karsilastiklarini anlatiyor. Bu tip uzak dogu kokenli animelerde bol bol atifta bulunulan "Ormanin Ruhu" olayina derin bir bakis. Derin bakis diyince hikayesi "Fransiz Sanat Filmi" tadinda ilerliyor gibi gelebilir ama izledikce basindan ayrilamayacaginizi garanti edebilirim. 10 uzerinden 11.
1997 yapimi ve bence mukemmel bir anime Mononoke-Hime.
Ashitaka isimli bir prensin, kabilesini bir seytanin saldirisindan korurken lanetlenmesini ve sonrasinda yaptigi yolculukta karsilastiklarini anlatiyor. Bu tip uzak dogu kokenli animelerde bol bol atifta bulunulan "Ormanin Ruhu" olayina derin bir bakis. Derin bakis diyince hikayesi "Fransiz Sanat Filmi" tadinda ilerliyor gibi gelebilir ama izledikce basindan ayrilamayacaginizi garanti edebilirim. 10 uzerinden 11.
Scholes
Gozumuzu actik, "Man Utd" dediler. "Hani" dedik. "Aha suradaki kirmizilar" dediler. "O degil de, kizil kim" dedik. "Scholes" dediler. Aradan 20 yila yakin zaman gecti, hala gozunu acip "Hani Man Utd" diyenler o kizili goruyorlar. Hatta bir de yeni anlasma yapmislar. Yas artik olmus 34. Ne jenerasyonlar kendisini takimin degismez AMC'si yapti onu CM'de ve benim gibi ne insanlar "Nasil durduracagiz lan" diye on liberolar doldurdular Liverpool-Man Utd maclarinda ayni ekrana.
Yukaridaki resmin ait oldugu haberden, Scholes'un kucuklugunde inceden bir Oldham taraftarligi vaziyeti oldugunu anliyoruz. 65 yasindaki Ernie, Scholes'a odulunu verirken "I always supported Oldham Athletic and both United and City. (nasil bir sekilse bu artik) I reckon Paul will end up at Oldham Athletic when he calls it a day at United. He lives in Saddleworth and has been seen lots of times watching at Boundary Park" demis. Buyuk yildizin, kucuklugunde sempati duydugu takima gidip, kariyerine orada son vermesi, kasaba filmi tadinda, ic isitici bir guzellik. Scholes'un ipinde mi bilinmez ama...
Yukaridaki resmin ait oldugu haberden, Scholes'un kucuklugunde inceden bir Oldham taraftarligi vaziyeti oldugunu anliyoruz. 65 yasindaki Ernie, Scholes'a odulunu verirken "I always supported Oldham Athletic and both United and City. (nasil bir sekilse bu artik) I reckon Paul will end up at Oldham Athletic when he calls it a day at United. He lives in Saddleworth and has been seen lots of times watching at Boundary Park" demis. Buyuk yildizin, kucuklugunde sempati duydugu takima gidip, kariyerine orada son vermesi, kasaba filmi tadinda, ic isitici bir guzellik. Scholes'un ipinde mi bilinmez ama...
1 Numaraya Dikiz
Flying Dutchman'in hem tenis hem de estetik gozunu kor eden Jelena Jankovic, tek Grand Slam kazanmadan siralamada 1 numaraya yukselmis. Tebrik ederiz. Ama burada kalmasin, asagidaki 1 numarada kalma haftasi listesinde az yukarilara da bekleriz. Tabii oyle 61'ler, 98'ler falan is degil. Misal 209 uygun bir hedef. Oraya gelsin, "Yarabbi Sukur" desin. 2 ne lan?
377 - Steffi Graf
331 - Martina Navratilova
260 - Chris Evert
209 - Martina Hingis
178 - Monica Seles
117 - Justine Henin
98 - Lindsay Davenport
61 - Serena Williams
39 - Amelie Mauresmo
22 - Tracy Austin
19 - Kim Clijsters
17 - Jennifer Capriati
17 - Maria Sharapova
12 - Ana Ivanovic
12 - Arantxa Sanchez Vicario
11 - Venus Williams
2 - Jelena Jankovic
2 - Evonne Goolagong Cawley
377 - Steffi Graf
331 - Martina Navratilova
260 - Chris Evert
209 - Martina Hingis
178 - Monica Seles
117 - Justine Henin
98 - Lindsay Davenport
61 - Serena Williams
39 - Amelie Mauresmo
22 - Tracy Austin
19 - Kim Clijsters
17 - Jennifer Capriati
17 - Maria Sharapova
12 - Ana Ivanovic
12 - Arantxa Sanchez Vicario
11 - Venus Williams
2 - Jelena Jankovic
2 - Evonne Goolagong Cawley
Bizim Banknot-Sizin Banknot
Memleketin para birimi nihayet basindaki Y harfinden de kurtulup, bildik, ozlendik halini aldi. Bugun agabeylerimizin gonderdigi e-postalarda yeni banknotlarin resimlerini gorunce (Eskiye ozlemden midir nedir?) icimiz isinmadi desek, yalan olur. Cocuklugumuzun banknotlarina benziyorlar uzaktan. Nasipse, izinde gidince yakindan inceleriz.
Yukaridaki resim ise Kazakistan banknotlarindan 5.000 Tenge. Bunu ve digerlerini ilk gordugumde, banknottan ziyade bir sanat eseri cabasi ile karsilastigimi dusundum. Fransiz futbol takimlari formalarinin nasil ki her yani reklamsa, bu banknotlarin da her yani firca darbesi sanki. Neresi on yuzudur, neresi arkasidir, 4 aydir anlayabilmis degilim.
Boyleyken, boyle...
Yukaridaki resim ise Kazakistan banknotlarindan 5.000 Tenge. Bunu ve digerlerini ilk gordugumde, banknottan ziyade bir sanat eseri cabasi ile karsilastigimi dusundum. Fransiz futbol takimlari formalarinin nasil ki her yani reklamsa, bu banknotlarin da her yani firca darbesi sanki. Neresi on yuzudur, neresi arkasidir, 4 aydir anlayabilmis degilim.
Boyleyken, boyle...
Ilk Kupa...
Ozel de olsa, sezonun ilk kupasi Nalan Kaptan'in ellerinde havaya yukselmis. Uzun yillar sonra, bir kupa taraftara dogru kaptaninin elinde yukseldiginde oradaki oksijeni soluyamaz haldeysen, koyuyormus vaziyet insana. Neyse...
Darisi Turkiye'deki tum kupalarin ve belki de bir Avrupa Final Four Taci'nin basina... Basarilar Kraliceler...
Darisi Turkiye'deki tum kupalarin ve belki de bir Avrupa Final Four Taci'nin basina... Basarilar Kraliceler...
Söz, Bununla Biter
Biz de cok yazdik, cizdik bu hususta (Bkz. bir alttaki yazi vs.) ama Burak Sakarcan kardesimin Antu forumlarindaki su yazisi, herseyi ozetledigi gibi, soylenecek baska soz de birakmamis bu konuda. "Nedir, ne olmustur, ne olmaktadir?" diye merak edenlerin, "Hafiza-i beser nisyan ile maluldur" kabilinden olani biteni unutanlarin, donup donup okumasi gereken ibretlik bir kompozisyon. Koymak icin izin alamadik, saat farkindan oturu ama mazur gorecegini umuyorum. Eline saglik kardesim.
------------------------------------
Gfb´nin sayısız hatası olmuştur;hala da oluyordur.. Çok büyük bir grup oldukları için‚ ya da yeni yetişen ve reklam gönüllüsü gençlerin de yaptığı bazı hatalar Gfb´ye dönmektedir. Sivas´taki pankart bunun örneğidir.. Kesinlikle kabul edilemezdir.. Ama şu var ki; o pankart nasıl kabul edilemezse; başkanın da çıkıp kendi taraftarı için "şu kadar beyinleriyle benle uğraşıyorlar" demesi ne kadar doğrudur? Ne kadar Fenerbahçe başkanına yakışmaktadır?
Başkan Fenerbahçe taraftarından değil; bir grup Fenerbahçe taraftarından nefret ediyor.. istiyor ki kimse ayakta maç izlemesin; kimse hoşuna gitmeyen bir şey yapmasın..
Biraz yakından takip eden herkes bilir‚ Gfb bu stadda küfürü ilk bitiren gruptur ve çok uzun zamandır 1-2 derby hariç hiç ama hiç küfür etmemiştir‚ etmemektedir.. Başkan çıkıp "Neden bunlar sadece küfür eder, bir de Fenerbahçem benimi söyler" diye insanları yanlış yönlendirmektedir? Bu apaçık iftiradır..
Girişte yazdıklarınız için teşekkürler.. Ben o 103 maçın bir çoğunda başkanla birlikte aynı stadda ve salondaydım.. Yeri geldi başkandan fırça da yedik tribüne hareket çeken sporcuya laf ettik diye.. Yeri geldi tehdit de etti başkan bizi.. Yeri geldi, geldi konuştu ama konuşmasına Gfb ile alakamız olmamasına rağmen "Bitiricem onları" diyerek girdi.. 3-4 sene önce Ceyhan maçında yaşanan ve Ceyhanlıların çıkardığı olaylarda bile bizi suçlayıp "Maça palalarla gelmiştiniz" dedi.. iftiraydı.. Hayatımda hiç bir maça ne ben ne de benim arkadaşlarım böyle şekilde gitmedi‚ beni tanıyan herkes de bunu bilir..
Başkan olayı çözmek değil‚ başta Gfb olmak üzere bütün grupları bitirmek‚ güçsüz kalanları da kullanmak istiyor.. Eğer böyle olmasaydı defalarca yaptığımız çağrılara cevap verirdi..
Bir yandan çıkıp "Stadda kimseye özel yer vermem" diyor‚ diğer taraftan "Migros orta bloğu Gfb´ye ayırdım kabul etmediler" diyor..
Bir yandan "Küfüre karşıyım" diyor; diğer yandan Halkbanklı Volkan'a küfür edilince memnun oluyor..
Bu örnekler çok..
Tribünün de başkanın da çok hatası vardır..
Ama tribün kendine çeki düzen verdi‚veriyor..
Bir de unutulmasın tribünün bazen kuralsızlığı güzeldir.
Bugün tarihin en iyi pankartı denilen since 1453´ü kimse unutamıyor‚ tokat gibi cevap deniyor‚ ama başkanımızın en sevmediği pankarttır belki de‚ neden çünkü cezası var maddi olarak..
Ama unutulmasın parayı öyle şeylere harcayalım bazen; sahadaki oyunumuzu bile çok olumlu etkileyecek işlere imza atalım; nasıl olsa güvenliklere bilekliklere kameralara harcayacak kadar paramız var..
------------------------------------
Gfb´nin sayısız hatası olmuştur;hala da oluyordur.. Çok büyük bir grup oldukları için‚ ya da yeni yetişen ve reklam gönüllüsü gençlerin de yaptığı bazı hatalar Gfb´ye dönmektedir. Sivas´taki pankart bunun örneğidir.. Kesinlikle kabul edilemezdir.. Ama şu var ki; o pankart nasıl kabul edilemezse; başkanın da çıkıp kendi taraftarı için "şu kadar beyinleriyle benle uğraşıyorlar" demesi ne kadar doğrudur? Ne kadar Fenerbahçe başkanına yakışmaktadır?
Başkan Fenerbahçe taraftarından değil; bir grup Fenerbahçe taraftarından nefret ediyor.. istiyor ki kimse ayakta maç izlemesin; kimse hoşuna gitmeyen bir şey yapmasın..
Biraz yakından takip eden herkes bilir‚ Gfb bu stadda küfürü ilk bitiren gruptur ve çok uzun zamandır 1-2 derby hariç hiç ama hiç küfür etmemiştir‚ etmemektedir.. Başkan çıkıp "Neden bunlar sadece küfür eder, bir de Fenerbahçem benimi söyler" diye insanları yanlış yönlendirmektedir? Bu apaçık iftiradır..
Girişte yazdıklarınız için teşekkürler.. Ben o 103 maçın bir çoğunda başkanla birlikte aynı stadda ve salondaydım.. Yeri geldi başkandan fırça da yedik tribüne hareket çeken sporcuya laf ettik diye.. Yeri geldi tehdit de etti başkan bizi.. Yeri geldi, geldi konuştu ama konuşmasına Gfb ile alakamız olmamasına rağmen "Bitiricem onları" diyerek girdi.. 3-4 sene önce Ceyhan maçında yaşanan ve Ceyhanlıların çıkardığı olaylarda bile bizi suçlayıp "Maça palalarla gelmiştiniz" dedi.. iftiraydı.. Hayatımda hiç bir maça ne ben ne de benim arkadaşlarım böyle şekilde gitmedi‚ beni tanıyan herkes de bunu bilir..
Başkan olayı çözmek değil‚ başta Gfb olmak üzere bütün grupları bitirmek‚ güçsüz kalanları da kullanmak istiyor.. Eğer böyle olmasaydı defalarca yaptığımız çağrılara cevap verirdi..
Bir yandan çıkıp "Stadda kimseye özel yer vermem" diyor‚ diğer taraftan "Migros orta bloğu Gfb´ye ayırdım kabul etmediler" diyor..
Bir yandan "Küfüre karşıyım" diyor; diğer yandan Halkbanklı Volkan'a küfür edilince memnun oluyor..
Bu örnekler çok..
Tribünün de başkanın da çok hatası vardır..
Ama tribün kendine çeki düzen verdi‚veriyor..
Bir de unutulmasın tribünün bazen kuralsızlığı güzeldir.
Bugün tarihin en iyi pankartı denilen since 1453´ü kimse unutamıyor‚ tokat gibi cevap deniyor‚ ama başkanımızın en sevmediği pankarttır belki de‚ neden çünkü cezası var maddi olarak..
Ama unutulmasın parayı öyle şeylere harcayalım bazen; sahadaki oyunumuzu bile çok olumlu etkileyecek işlere imza atalım; nasıl olsa güvenliklere bilekliklere kameralara harcayacak kadar paramız var..
2 Ekim 2008 Perşembe
Cole Dogru...
Suphesiz tabiat erozyonu ve dengesizligi de cok ama cok muhim mevzu ama bizimki mecaz biraz. Tribun cole gidiyor...
Fenerbahce Stadi'nin uzerinde bulundugu arazi, sosyal hareketlilik anlaminda asirlik cinardan da otesi oldugu icin cok ama cok seye sahitlik etmistir. Maclar, kavgalar, kupalar, kar, yagmur, vs. ama bu kadar ozel muameleye tabi tutulan bir kitle gormus mudur bilinmez.
Fenerbahce Stadi'nda demokratik bir protesto gerceklestirmek isteyenler, Sultan Abdulh..., pardon, baska bir sultan tarafindan kameralara cektiriliyorlar. Eski bir siyasi parti liderinin adamlari, tribunlerde ozel guvenlik gorevlisi olarak dolasiyor. Bir adim sonrasi, protestocularin Bostancibasilar tarafindan derdest edilerek, cuvallara tikilip, Sarayburnu'ndan akintiya birakilmasi olursa sasirmamak gerekir.
Milyarlarca para dokup kombine aliyorsunuz, guclukle arttirip mac bileti aliyorsunuz ama koltugunuzda taraftar degil, terorist muamelesi goruyorsunuz. Bunun sirf mensup olduklari din / siyasi fikirleri yuzunden seyahat ve vize durumlarinda zorluk cikarilan insanlara yapilandan ne farki var? Bu, "Irkcilik" denen seyin guc aldigi "Biz-Onlar" ayriminin kaba saba bir acilimi degil mi?
Buraya nereden gelindigine dair, Han Duvarlari uzunlugunda metinler yazmak mumkun ama bir tarafin surekli "yoluna sokmak" icin cabaladigi durumlara istinaden, icra makaminin "cozume dair bir kelime" etmemesidir esas aci olan. Meshur Bursaspor macinda yapilan "insan sevkiyati"nin bir adim otesi gibi gozuken bu onlemlerin, fikir fazlaligina tahammulu olmayan diktalardan ne farki var?
"Sutten cikmis ak kasik" olmadigini kabul eden ama arinma surecinde gun gectikce basarili olmaya adanmis bir taraftar zihniyetinin karsisinda, "Ne olursan ol, gelme" diye her anlamda reddedici bir icra dayatmasi. Mevlana'ya "En akilliniz done done olmedi mi oglum?" kabaliginda yaklasan ve ben merkezine dayanarak, dalkavuklarinin temennasindan etrafini gormeden, samur sarayinda hukum suren kadim (?) kral... Ama suclu kral degil, onun yanlisini gordugu halde etegini openler ya da haksiz yere Kral'in hismina ugrayanlari gordugu halde sessiz kalanlardir.
Biz bunu Teks Viller'de okuduk ama kucumsememek gerek, zira cizgi romanlar da insana bir seyler ogretir zaman zaman. Ne diyordu Viller?
"Colun uzerine bir kasaba kuramazsiniz. Kum bir gun mutlaka kendisine ait olanlari geri alir"
Devir degisti. Belki col uzerine kocaman saraylar, sehirler kuruluyor artik. Ama kim colun, buldugu her delige kacan kumunu, mis gibi agac, deniz ve toprak kokusuna tercih eder?
Fenerbahce Stadi'nin uzerinde bulundugu arazi, sosyal hareketlilik anlaminda asirlik cinardan da otesi oldugu icin cok ama cok seye sahitlik etmistir. Maclar, kavgalar, kupalar, kar, yagmur, vs. ama bu kadar ozel muameleye tabi tutulan bir kitle gormus mudur bilinmez.
Fenerbahce Stadi'nda demokratik bir protesto gerceklestirmek isteyenler, Sultan Abdulh..., pardon, baska bir sultan tarafindan kameralara cektiriliyorlar. Eski bir siyasi parti liderinin adamlari, tribunlerde ozel guvenlik gorevlisi olarak dolasiyor. Bir adim sonrasi, protestocularin Bostancibasilar tarafindan derdest edilerek, cuvallara tikilip, Sarayburnu'ndan akintiya birakilmasi olursa sasirmamak gerekir.
Milyarlarca para dokup kombine aliyorsunuz, guclukle arttirip mac bileti aliyorsunuz ama koltugunuzda taraftar degil, terorist muamelesi goruyorsunuz. Bunun sirf mensup olduklari din / siyasi fikirleri yuzunden seyahat ve vize durumlarinda zorluk cikarilan insanlara yapilandan ne farki var? Bu, "Irkcilik" denen seyin guc aldigi "Biz-Onlar" ayriminin kaba saba bir acilimi degil mi?
Buraya nereden gelindigine dair, Han Duvarlari uzunlugunda metinler yazmak mumkun ama bir tarafin surekli "yoluna sokmak" icin cabaladigi durumlara istinaden, icra makaminin "cozume dair bir kelime" etmemesidir esas aci olan. Meshur Bursaspor macinda yapilan "insan sevkiyati"nin bir adim otesi gibi gozuken bu onlemlerin, fikir fazlaligina tahammulu olmayan diktalardan ne farki var?
"Sutten cikmis ak kasik" olmadigini kabul eden ama arinma surecinde gun gectikce basarili olmaya adanmis bir taraftar zihniyetinin karsisinda, "Ne olursan ol, gelme" diye her anlamda reddedici bir icra dayatmasi. Mevlana'ya "En akilliniz done done olmedi mi oglum?" kabaliginda yaklasan ve ben merkezine dayanarak, dalkavuklarinin temennasindan etrafini gormeden, samur sarayinda hukum suren kadim (?) kral... Ama suclu kral degil, onun yanlisini gordugu halde etegini openler ya da haksiz yere Kral'in hismina ugrayanlari gordugu halde sessiz kalanlardir.
Biz bunu Teks Viller'de okuduk ama kucumsememek gerek, zira cizgi romanlar da insana bir seyler ogretir zaman zaman. Ne diyordu Viller?
"Colun uzerine bir kasaba kuramazsiniz. Kum bir gun mutlaka kendisine ait olanlari geri alir"
Devir degisti. Belki col uzerine kocaman saraylar, sehirler kuruluyor artik. Ama kim colun, buldugu her delige kacan kumunu, mis gibi agac, deniz ve toprak kokusuna tercih eder?
1 Ekim 2008 Çarşamba
Vecihi Hürkuş
Vecihi karakterini, Sener Sen'den biliriz. Buyuk asiktir. Mustakbel kayinpederi Munir Ozkul ile yaptiklari "Istiyorum, veriyor musun?" ile guldurmekten oldurur.
Vecihi karakterinin ismi icin esinlenilen Vecihi Hurkus gercekten muazzam bir insan. Asagida kizinin kaleminden biyografisi var.
------------------------------
İstanbul, Arnavutköy Akıntıburnu’ndaki yalıda 6 Ocak 1896 (1311) tarihinde doğdu. Babası İstanbul’lu bir aileden Gümrük Müfettişi Faham Bey, annesi Vidin’de doğmuş, üç yaşında İstanbul’a gelmiş Zeliha Niyir Hanım’dır. Üç yaşında iken babası ölmüş. Çok genç yaşta dul kalan annesi ile geniş bir ailenin içinde amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablalar ile birlikte büyümüş. Bir süre sonra Harbiye’de eskrim ve resim hocası olan amcası Şekür Bey’in yanına sığınmışlar, sonra da annesi ve kardeşleriyle Üsküdar’a yerleşmişler.
Üç kardeşin ortancası olan Vecihi çok canlı ve hareketli bir çocuktu. İlkokulu Bebek’te okudu, Üsküdar’da Füyuzati Osmaniye Rüştiye’sinde ve Üsküdar Paşakapısı İdadi’sinde okudu, sanata olan ilgisinden Tophane Sanat Okulu’na geçti ve bu mektebi bitirdi.
1912’de Balkan Harbi’ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey’in yanında gönüllü olarak katıldı. Edirne’ye giren kuvvetler içinde yer aldı. Balkan Harbi sonunda İstanbul Ordu Kumandanlığı tarafından Beykoz Serviburun’daki esir kampına kumandan oldu. Tayyareci olmak istiyordu. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine aldılar. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı’na girerek Bağdat cephesine uçak makinisti olarak gönderildi. Orada bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul’a döndü. Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girerek tayyareci oldu.
1917 sonbaharında Kafkas cephesine, 7. Tayyare Bölüğü’ne atandı. Orada bir uçak düşürerek Kafkas Cephesinde uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi oldu. Bir hava savaşında yaralanarak düşünce uçağını yakarak Rus’lara esir oldu. Esir olarak Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına gönderildi. Azeri Türklerinin yardımı ile adadan yüzerek kaçtı. Birlikte kaçtığı bir arkadaşıyla Erzurum’a kadar yaya olarak geldiler.
İstanbul’a geldiğinde savaşın sonları idi. Başkent İstanbul Hava Müdafaa Bölüğü’ne tayin oldu. İstanbul işgal edilince esaretten dönen askerlerin arasında gizlice Harem’den kalkan bir gemiyle Mudanya’ya, Bursa’ya ve Eskişehir’e giderek Kurtuluş Savaşı’na katılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşunu yapan, İzmir hava alanını işgal eden tayyareci olmuş, üç defa takdirname alarak kırmızı şeritli İstiklal Madalyası kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı içinde Akşehir’de Jandarma Komutanı Ratip Bey’in kızı Hadiye Hanım’la evlendi. İzmir’de Gönül, İstanbul’a döndüklerinde de Sevim isimli iki kızı olmuştur. Savaş sonrası İzmir’de Seydiköy’de açılan tayyare okulunda yeni tayyarecileri eğitime başlamış, tam o sırada 1923 yılı başlarında İzmit mıntıkası Tayyare bölüğüne atanmış. Üç ay sonra İzmir’de Binbaşı Fazıl’ın eğitim uçuşu sırasında düşüp ölmesiyle yeniden İzmir’e çağrılmış, kara ve deniz okulunda öğretmenliğinden başka fen işleri ile de uğraşmış. Savaşta çekilen yoklukların giderilmesi amacıyla havacılığı millileştirme düşünceleri başlamıştı. Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu tayyaresini almaya memur edilmiş.
Hizmet karşılığı bu uçağa adının verilmesi, 1919’dan beri uçak projeleri yapan Hürkuş’ta uçak inşa etmek düşüncesini yeniden canlandırmış. Ganimet olarak Yunan’lılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI’ yı imal etmiştir. Uçağı için uçuş müsaadesi istemiş, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturulmuş, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikmiştir. Sonunda teknik heyetten birinin “Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar” sözü üzerine Hürkuş, 28 Ocak 1925’de yaptığı uçağı Vecihi K IV ile ilk uçuşunu yapar.
İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek Hava Kuvvetlerinden ayrılıp Ankara’ya gider ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti’ne (T.T.C.) katılır. T.T.C. Fen şubesini organize etmekle görevlendirilir.
Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” yönermesiyle havacı bir kuşak yetiştirmek için kurulan Türk Tayyare Cemiyeti, halkın bağışları ile yaşayan bir kuruluş olacaktı. Bunun için bir okul açmak, milli bir hava sanayi kurmak amacındaydı. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.’nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyordu ama, uçağını geri almayı başaramadı. Bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlandı. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL. bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecekti. T.T.C’ne ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı verilmiştir. Hürkuş’un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlamış. bakınız: Bağış Uçaklar
Bu arada Avrupa havacılığının tetkiki için bir heyetle Hürkuş, ikinci kez Avrupa’ya gider. Almanya’da Junkers ve Rohrbach fabrikalarını ziyaret ederler. Bu fabrikalar Türkiye’de anonim şirket halinde tayyare fabrikası kurmak fikrindeydiler. Fransa’da da Breguet, Potez, Henriot gibi birçok fabrikaları ziyaret etmişler, Hürkuş da bu fabrikaların uçaklarıyla tecrübe uçuşları yapmış. Potez 25 tipindeki rekor tayyaresiyle akrobasi uçuşundan sonra fabrika tarafından Atlantik uçuşu yapması için teklif yapılmış, fakat Fransız Aero kulübünün baskısı ile teklif suya düşmüş.
Türkiye’ye dönüşte 19 Ekim 1925’de Tayyare Cemiyeti idare kurulu istifa etmiş, cemiyetin tasarı ve projeleri suya düşmüş, elindeki tayyare, vasıta ve elemanları hava kuvvetlerine verilerek havacılıkla ilgisi kesilmiş oluyordu. Hürkuş’un da tekrar hava kuvvetlerinde görev alması istenince istifa etmiştir. Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için anlaşır. Hürkuş Tomtaş’ın teklifini kabul ederek Almanya’ya gider. Hürkuş Almanya’da Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulur, onların düzeltilmesi ile Ju A-35 ‘lerin yapımını da üstlenir. 18 Temmuz 1926’da telgrafla memlekete çağrılır, Ju A-35’in satın alınması için tecrübe uçuşu istenir. Junkers bu uçuşun özellikle Hürkuş tarafından yapılmasını, uçağının zamanın en modern ve yüksek ateş kudretinde iki kişilik av tayyaresi, savaşta her tarafa ateş saçabilme gücü olduğunun kanıtlanması için Fransızların gözde uçağı Newport De Large’la savaşını ister. 1 Ağustos 1926 da temsili savaş yapılarak Ju A-35 ile Hürkuş kazanır.
Hürkuş yurda döndükten sonra, Tomtaş emrinde biri 14 kişilik 3 motorlu Ju-23, diğeri altı kişilik tek motorlu Ju F-13 yolcu tayyareleriyle Ankara - Kayseri arasında ulaşım uçuşları yapar. Tarih 1927’dir. Hürkuş’un bu uçuşlarının, yurdumuzda ilk hava yolları uçuşları olduğu düşünülebilir.
Hürkuş, Tomtaş’a, Ju A-35’in kanatlarına benzin depoları ilavesi ile havada kalma süresini uzatarak Ankara – Tahran uçuşunu direkt yaparak, İran devletine uçağı göstermek ve hükümetimizin rızasıyla devletimizin ihtiyacından fazlasının yabancı devletlere de satılabilmesi fikrini açmış. Bu yapılırsa hem devletimiz şereflenecek, hem de Tomtaş’a büyük faydası sağlayacaktı. O sırada henüz Tomtaş fabrikası teşekkül etmemiş ve Ju A-35 tayyaresi de Tomtaş’a devredilmemiş olduğundan bu uçuşu reddedilmişti.
Milli havacılığımız için güzel bir başlangıç olan Tomtaş ne yazık ki 1928 yılına kadar çalışmalarına devam edebildi. Kötü yönetimi yüzünden 1928’de iflas etmiş, daha doğrusu iflas ettirilmiştir.
Hürkuş 1925’de Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul’da iken sevdiği fakat Anadolu’ya geçtiği için ailesi tarafından kendisine verilmeyen İhsan Hanım’la anlaşmış, eşinden ayrılarak onunla evlenmiş ve 1927’de Perran isimli bir kızı daha doğmuştur.
Bir yıllık aradan sonra Hürkuş Türk Hava Kurumundaki eski görev yeri olan Teknik şubeye döner. 1930 yılı sanayi kongresi Ankara’da toplanmış, Halkevi’nde de yerli mallar sergisi açılmıştır. Hürkuş burada yerli malı uçaklarının resim ve maketleri ile Vecihi K-XI uçak modelinin minyatürünü sergiler ve büyük ilgi görür. Kurumda boş durmaz, yeni model ve tiplerini tasarlamaya devam eder.
1930 yılı yıllık iznini 2 ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy’de bir keresteci dükkanını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi K-XIV uçağını inşa etmiştir. İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmış. Uçak iki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıdır. Uçağı ile birlikte uçarak Ankara’ya dönmüş, Ankara üzerinde bir gösteri yapmış, Başbakan İsmet İnönü ve bazı komutanlar tarafından uçağı incelenerek tebrik edilmiş. Uçabilirlik sertifikası verilmesi için İktisat Bakanlığına müracaat ederek müsaade istemiş. 14 Ekim 1930’da, “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış.
Bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla Çekoslovakya’ya gönderilmesi kararı alınmış. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait bütün resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince de tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolu yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolu tamamlanmış. Hürkuş 23 Nisan 1931’de Çekoslovakya’lı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, baş köşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931’de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye’ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931’de Türkiye’ye gelmiştir.
Hürkuş uçağının atıl kalmaması için Posta idaresi ile çeşitli görüşmelerde bulunur. İlk kurulmak istenen posta hattı Ankara-Erzurum ile Ankara-İstanbul arasında düşünülür. Bu arada Türk Hava Kurumu yeni bir turne planlar. Ankara’dan başlayan uçuş Aksaray, Konya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Muğla, Aydın, Denizli, Uşak, Eskişehir, Adapazarı, İzmit ve Yeşilköy’de tamamlanır. Uçuş büyük bir başarıyla tamamlanmıştır. Kurum şubeleri bağışlarla zenginleşmiştir, ama 3 Kasım 1931 tarihli telgrafta büyük yardımcısı makinisti Hamit’in işine son verilir Hürkuş’a ödenen uçuş tazminatı kesilerek Vecihi XIV uçağı uçuştan men edilir. Bundan sonraki uçuşların Milli Müdafaa Vekaleti tarafından verilecek uçakla gerçekleştirileceği bildirilir. Bu durum Hürkuş’un Kurum’dan tekrar ayrılmasına neden olur. Gezileri sırasında gençlikte oluşturduğu uçma sevgisi ile bir havacılık okulu açmayı düşünür.
21 Nisan 1932’de İlk Türk Sivil Tayyare Mektebi’ni kurar. İkisi kız olmak üzere 12 öğrenci kaydolur. 27 Eylül 1932’de eğitim ve öğretime başlanır. Okulun gayesi Türk gençliğini havacılığa alıştırmak, tayyareci kuşaklar yetiştirerek Türkiye Cumhuriyeti hava ordusunun yedek gücü olmaktı. Okulun motorlu ve motorsuz iki şubesi olacaktı. Eğitim teorik ve uygulamalı olarak yapılıyordu. Büyük bir atölyesi vardı. Kalamış’ta bir hangar ve uçuş alanı olarak kullandıkları küçük bir sahası, bir de Fikirtepesi’nde uçuş alanları vardı. İlk 12 öğrenci Sait, Tevfik, Muammer, Abdurrahman, Salih, Osman, Rıza, Hikmet, Hüseyin, Kenan, Bedriye ve Eribe idi. Öğrencilerin eğitim sırasında hiçbir kazası olmamıştır. Zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin Tekel İdaresi’nin ve İş Bankası’nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları olmuştur.
Nuri Demirağ Bey, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933’de adı Nuri Bey olan Vecihi K-XVI kabin uçağı yapılmıştır. Aynı yıl tek satıhlı Vecihi KXV uçağını da inşa etmişler ve 30 Ağustos 1933’de iki Vecihi XIV, iki tane Vecihi XV ve Nuri Bey Vecihi-XVI uçakları ile öğrencileri İstanbul göklerinde gösteri uçuşu yapmışlar. Okulda, bir de Vecihi SK adlı uçak motoru ile çalışan deniz botu yapılmıştır.
Öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan, Muammer Öniz, Osman Kandemir, ilk kadın tayyarecimiz Bedriye Gökmen ve kızı (yeğeni) Eribe yalnız uçmayı başarmışlar. Vecihi Sivil Tayyare okulu parasal sorunlardan ve yetiştirdiği öğrencilerin diplomalarına denklik verdirememiş olmasından kapanmıştır.
1935 yılı başlarında Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca, çağrılı olarak Rusya’ya gider. Orada sivil havacılığın durumunu görür ve dönüşünde Atatürk’e anlatır. Atatürk, gezdiği her yerde kendisini havadan saygıyla izleyen, gazetelerdeki yazılardan izlediği Hürkuş hakkında da Fuat Bey’den bilgi ister. Aldığı cevaplar karşısında Büyük Atamız :
“Ya, öyle mi? O halde Türk Kuşu namı ile yeni bir çalışma yolu açın ve Vecihi’den faydalanın!” emrini verir. Hürkuş Ankara’ya çağrılır. O da uçağına atlayarak Ankara’ya gelir. Hürkuş bu durumdan çok sevinçlidir. Türk Kuşu’nda yapılması düşünülenler, onun gerçekleştirmek istediği şeylerdir. Baş öğretmen olarak amatör gençleri çalıştırmak, Etimesgut hangarlarını yapmak, yaz kampı için uçuş sahası İnönü’nün bulunması ve okulunda yetiştirdiği öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan ve Muammer Öniz’in Rusya’ya eğitime gönderilmesi onun mutluluğu olur.
Ne yazık ki 29 Ekim 1936’da yeğeni Eribe’nin şehit olması onu çok üzmüştür. Türk Hava Kurumu, 1937 sonbaharında mühendislik eğitimi için Hürkuş’u Almanya’ya gönderir. Vecihi Hürkuş, Weimar Mühendislik Mektebine ihtisas sınıfından başlatılmış, iki yıl sonra da mezun olmuştur. 27 Şubat 1939’da Tayyare Makine Mühendisliği diplomasını almıştır. Türkiye’ye döndüğünde Bayındırlık Bakanlığına başvurarak, “Tayyare Mühendisliği Ruhsatnamesini” almak istedi. Ancak yetkililer, “iki yılda mühendis olunmaz” diye bir gerekçe ile kabul etmemişlerdir. Mühendisliğini Danıştay kararı ile kabul ettirir. Türk Hava Kurumu’nda da yönetim değişmiş, vazifeleri başkalarına verilmiştir. O günkü koşullarda teknik imkanın olmadığı Van’a tayin edilir. Bunun üzerine istifa ederek kurumdan ayrılır.
Havacılıktan uzun bir ayrılıktan sonra 1947’de Kanatlılar Birliği’ni kurdu. Gençlerin büyük ilgi gösterdiği bir kuruluş oldu. 1948’de Türk Hava Kurumu’ndan Magister tipi bir öğrenim uçağı temin ettiler. Kanatlılar adlı bir dergi çıkarttılar. Büyük çoğunluğu üniversite öğrencileri olan Kanatlılar Birliği fazla yaşayamadı.
1951’de beş arkadaşıyla birlikte havadan zırai ilaçlama yapmak üzere Türk Kanadı adı ile bir şirket kurmuş, Sait Bayav ve Muammer Öniz’le İngiltere’ye giderek Auster tipi üç uçak almışlar. Türkiye’ye döndükten sonra ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Hürkuş, haklarından vazgeçerek şirketten ayrılır.
1952’de Paro mamasının reklamını yapmak için tekrar İngiltere’ye giderek Proctor V tipi dört kişilik hafif turist tipi tayyare alır. Bu tayyare ile değişik müesseselerin reklamını yaptı. Paro bebek maması, Puro sabunu gibi gıda ve malzemeleri ufak kağıt paraşütlerle uçaktan dağıtarak, kanatlarına taktığı patiskalar üzerine bankaların isimlerini yazarak reklamcılık yaptı.
6 Ağustos 1954’de kırkıncı hizmet yılını kutlamak için Yeşilköy Hava Limanı salonlarında Türk Havacılar Bayramı adıyla bir jübile yapıldı. 29 Kasım 1954’de Hürkuş Hava Yollarını kurdu. Türk Hava Yolları’nın seferden kaldırdığı uçaklardan 8 tayyareyi Ziraat Bankasından kredi ile almıştı. Bir takım güçlüklerle uğraşarak hava yollarının sefer yapmadığı yerlere seferler koyarak , izin vermediklerinde gazete taşıyarak çalışmak istedi, ama sabotajlar, uçaklarının parçalanması ve sonunda uçuştan men edilerek uçamadı. Buna rağmen uslanmadı. Elinde kalan son uçağını da Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün emrinde kullanarak Güney Doğu Anadolu’da torium, uranium ve fosfat arayarak zor doğa koşullarında çalıştı.
Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, uçamayacak duruma düşürülen uçaklarının sigorta giderleri ve bunların faizleri borcuna eklenmiş, vatana hizmetten kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konmuştur.
Ankara’da anılarını yazarken, bir kaza sonucu beyin kanamasından komaya girdi. Gözleri ve kalbi göklerde olan Vecihi Hürkuş, insanların aya ayak basmak üzere uçtuğu gün olan 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastahanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
Vecihi karakterinin ismi icin esinlenilen Vecihi Hurkus gercekten muazzam bir insan. Asagida kizinin kaleminden biyografisi var.
------------------------------
İstanbul, Arnavutköy Akıntıburnu’ndaki yalıda 6 Ocak 1896 (1311) tarihinde doğdu. Babası İstanbul’lu bir aileden Gümrük Müfettişi Faham Bey, annesi Vidin’de doğmuş, üç yaşında İstanbul’a gelmiş Zeliha Niyir Hanım’dır. Üç yaşında iken babası ölmüş. Çok genç yaşta dul kalan annesi ile geniş bir ailenin içinde amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablalar ile birlikte büyümüş. Bir süre sonra Harbiye’de eskrim ve resim hocası olan amcası Şekür Bey’in yanına sığınmışlar, sonra da annesi ve kardeşleriyle Üsküdar’a yerleşmişler.
Üç kardeşin ortancası olan Vecihi çok canlı ve hareketli bir çocuktu. İlkokulu Bebek’te okudu, Üsküdar’da Füyuzati Osmaniye Rüştiye’sinde ve Üsküdar Paşakapısı İdadi’sinde okudu, sanata olan ilgisinden Tophane Sanat Okulu’na geçti ve bu mektebi bitirdi.
1912’de Balkan Harbi’ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey’in yanında gönüllü olarak katıldı. Edirne’ye giren kuvvetler içinde yer aldı. Balkan Harbi sonunda İstanbul Ordu Kumandanlığı tarafından Beykoz Serviburun’daki esir kampına kumandan oldu. Tayyareci olmak istiyordu. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine aldılar. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı’na girerek Bağdat cephesine uçak makinisti olarak gönderildi. Orada bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul’a döndü. Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girerek tayyareci oldu.
1917 sonbaharında Kafkas cephesine, 7. Tayyare Bölüğü’ne atandı. Orada bir uçak düşürerek Kafkas Cephesinde uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi oldu. Bir hava savaşında yaralanarak düşünce uçağını yakarak Rus’lara esir oldu. Esir olarak Hazar Denizi’ndeki Nargin adasına gönderildi. Azeri Türklerinin yardımı ile adadan yüzerek kaçtı. Birlikte kaçtığı bir arkadaşıyla Erzurum’a kadar yaya olarak geldiler.
İstanbul’a geldiğinde savaşın sonları idi. Başkent İstanbul Hava Müdafaa Bölüğü’ne tayin oldu. İstanbul işgal edilince esaretten dönen askerlerin arasında gizlice Harem’den kalkan bir gemiyle Mudanya’ya, Bursa’ya ve Eskişehir’e giderek Kurtuluş Savaşı’na katılmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşunu yapan, İzmir hava alanını işgal eden tayyareci olmuş, üç defa takdirname alarak kırmızı şeritli İstiklal Madalyası kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı içinde Akşehir’de Jandarma Komutanı Ratip Bey’in kızı Hadiye Hanım’la evlendi. İzmir’de Gönül, İstanbul’a döndüklerinde de Sevim isimli iki kızı olmuştur. Savaş sonrası İzmir’de Seydiköy’de açılan tayyare okulunda yeni tayyarecileri eğitime başlamış, tam o sırada 1923 yılı başlarında İzmit mıntıkası Tayyare bölüğüne atanmış. Üç ay sonra İzmir’de Binbaşı Fazıl’ın eğitim uçuşu sırasında düşüp ölmesiyle yeniden İzmir’e çağrılmış, kara ve deniz okulunda öğretmenliğinden başka fen işleri ile de uğraşmış. Savaşta çekilen yoklukların giderilmesi amacıyla havacılığı millileştirme düşünceleri başlamıştı. Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu tayyaresini almaya memur edilmiş.
Hizmet karşılığı bu uçağa adının verilmesi, 1919’dan beri uçak projeleri yapan Hürkuş’ta uçak inşa etmek düşüncesini yeniden canlandırmış. Ganimet olarak Yunan’lılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI’ yı imal etmiştir. Uçağı için uçuş müsaadesi istemiş, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturulmuş, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikmiştir. Sonunda teknik heyetten birinin “Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar” sözü üzerine Hürkuş, 28 Ocak 1925’de yaptığı uçağı Vecihi K IV ile ilk uçuşunu yapar.
İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek Hava Kuvvetlerinden ayrılıp Ankara’ya gider ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti’ne (T.T.C.) katılır. T.T.C. Fen şubesini organize etmekle görevlendirilir.
Atatürk’ün “İstikbal göklerdedir” yönermesiyle havacı bir kuşak yetiştirmek için kurulan Türk Tayyare Cemiyeti, halkın bağışları ile yaşayan bir kuruluş olacaktı. Bunun için bir okul açmak, milli bir hava sanayi kurmak amacındaydı. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.’nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyordu ama, uçağını geri almayı başaramadı. Bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlandı. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL. bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecekti. T.T.C’ne ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı verilmiştir. Hürkuş’un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlamış. bakınız: Bağış Uçaklar
Bu arada Avrupa havacılığının tetkiki için bir heyetle Hürkuş, ikinci kez Avrupa’ya gider. Almanya’da Junkers ve Rohrbach fabrikalarını ziyaret ederler. Bu fabrikalar Türkiye’de anonim şirket halinde tayyare fabrikası kurmak fikrindeydiler. Fransa’da da Breguet, Potez, Henriot gibi birçok fabrikaları ziyaret etmişler, Hürkuş da bu fabrikaların uçaklarıyla tecrübe uçuşları yapmış. Potez 25 tipindeki rekor tayyaresiyle akrobasi uçuşundan sonra fabrika tarafından Atlantik uçuşu yapması için teklif yapılmış, fakat Fransız Aero kulübünün baskısı ile teklif suya düşmüş.
Türkiye’ye dönüşte 19 Ekim 1925’de Tayyare Cemiyeti idare kurulu istifa etmiş, cemiyetin tasarı ve projeleri suya düşmüş, elindeki tayyare, vasıta ve elemanları hava kuvvetlerine verilerek havacılıkla ilgisi kesilmiş oluyordu. Hürkuş’un da tekrar hava kuvvetlerinde görev alması istenince istifa etmiştir. Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için anlaşır. Hürkuş Tomtaş’ın teklifini kabul ederek Almanya’ya gider. Hürkuş Almanya’da Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulur, onların düzeltilmesi ile Ju A-35 ‘lerin yapımını da üstlenir. 18 Temmuz 1926’da telgrafla memlekete çağrılır, Ju A-35’in satın alınması için tecrübe uçuşu istenir. Junkers bu uçuşun özellikle Hürkuş tarafından yapılmasını, uçağının zamanın en modern ve yüksek ateş kudretinde iki kişilik av tayyaresi, savaşta her tarafa ateş saçabilme gücü olduğunun kanıtlanması için Fransızların gözde uçağı Newport De Large’la savaşını ister. 1 Ağustos 1926 da temsili savaş yapılarak Ju A-35 ile Hürkuş kazanır.
Hürkuş yurda döndükten sonra, Tomtaş emrinde biri 14 kişilik 3 motorlu Ju-23, diğeri altı kişilik tek motorlu Ju F-13 yolcu tayyareleriyle Ankara - Kayseri arasında ulaşım uçuşları yapar. Tarih 1927’dir. Hürkuş’un bu uçuşlarının, yurdumuzda ilk hava yolları uçuşları olduğu düşünülebilir.
Hürkuş, Tomtaş’a, Ju A-35’in kanatlarına benzin depoları ilavesi ile havada kalma süresini uzatarak Ankara – Tahran uçuşunu direkt yaparak, İran devletine uçağı göstermek ve hükümetimizin rızasıyla devletimizin ihtiyacından fazlasının yabancı devletlere de satılabilmesi fikrini açmış. Bu yapılırsa hem devletimiz şereflenecek, hem de Tomtaş’a büyük faydası sağlayacaktı. O sırada henüz Tomtaş fabrikası teşekkül etmemiş ve Ju A-35 tayyaresi de Tomtaş’a devredilmemiş olduğundan bu uçuşu reddedilmişti.
Milli havacılığımız için güzel bir başlangıç olan Tomtaş ne yazık ki 1928 yılına kadar çalışmalarına devam edebildi. Kötü yönetimi yüzünden 1928’de iflas etmiş, daha doğrusu iflas ettirilmiştir.
Hürkuş 1925’de Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul’da iken sevdiği fakat Anadolu’ya geçtiği için ailesi tarafından kendisine verilmeyen İhsan Hanım’la anlaşmış, eşinden ayrılarak onunla evlenmiş ve 1927’de Perran isimli bir kızı daha doğmuştur.
Bir yıllık aradan sonra Hürkuş Türk Hava Kurumundaki eski görev yeri olan Teknik şubeye döner. 1930 yılı sanayi kongresi Ankara’da toplanmış, Halkevi’nde de yerli mallar sergisi açılmıştır. Hürkuş burada yerli malı uçaklarının resim ve maketleri ile Vecihi K-XI uçak modelinin minyatürünü sergiler ve büyük ilgi görür. Kurumda boş durmaz, yeni model ve tiplerini tasarlamaya devam eder.
1930 yılı yıllık iznini 2 ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy’de bir keresteci dükkanını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi K-XIV uçağını inşa etmiştir. İlk uçuşunu 16 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmış. Uçak iki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıdır. Uçağı ile birlikte uçarak Ankara’ya dönmüş, Ankara üzerinde bir gösteri yapmış, Başbakan İsmet İnönü ve bazı komutanlar tarafından uçağı incelenerek tebrik edilmiş. Uçabilirlik sertifikası verilmesi için İktisat Bakanlığına müracaat ederek müsaade istemiş. 14 Ekim 1930’da, “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış.
Bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla Çekoslovakya’ya gönderilmesi kararı alınmış. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait bütün resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince de tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolu yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolu tamamlanmış. Hürkuş 23 Nisan 1931’de Çekoslovakya’lı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, baş köşesinde “Yaşasın Türk Tayyareciliği” yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931’de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye’ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931’de Türkiye’ye gelmiştir.
Hürkuş uçağının atıl kalmaması için Posta idaresi ile çeşitli görüşmelerde bulunur. İlk kurulmak istenen posta hattı Ankara-Erzurum ile Ankara-İstanbul arasında düşünülür. Bu arada Türk Hava Kurumu yeni bir turne planlar. Ankara’dan başlayan uçuş Aksaray, Konya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Muğla, Aydın, Denizli, Uşak, Eskişehir, Adapazarı, İzmit ve Yeşilköy’de tamamlanır. Uçuş büyük bir başarıyla tamamlanmıştır. Kurum şubeleri bağışlarla zenginleşmiştir, ama 3 Kasım 1931 tarihli telgrafta büyük yardımcısı makinisti Hamit’in işine son verilir Hürkuş’a ödenen uçuş tazminatı kesilerek Vecihi XIV uçağı uçuştan men edilir. Bundan sonraki uçuşların Milli Müdafaa Vekaleti tarafından verilecek uçakla gerçekleştirileceği bildirilir. Bu durum Hürkuş’un Kurum’dan tekrar ayrılmasına neden olur. Gezileri sırasında gençlikte oluşturduğu uçma sevgisi ile bir havacılık okulu açmayı düşünür.
21 Nisan 1932’de İlk Türk Sivil Tayyare Mektebi’ni kurar. İkisi kız olmak üzere 12 öğrenci kaydolur. 27 Eylül 1932’de eğitim ve öğretime başlanır. Okulun gayesi Türk gençliğini havacılığa alıştırmak, tayyareci kuşaklar yetiştirerek Türkiye Cumhuriyeti hava ordusunun yedek gücü olmaktı. Okulun motorlu ve motorsuz iki şubesi olacaktı. Eğitim teorik ve uygulamalı olarak yapılıyordu. Büyük bir atölyesi vardı. Kalamış’ta bir hangar ve uçuş alanı olarak kullandıkları küçük bir sahası, bir de Fikirtepesi’nde uçuş alanları vardı. İlk 12 öğrenci Sait, Tevfik, Muammer, Abdurrahman, Salih, Osman, Rıza, Hikmet, Hüseyin, Kenan, Bedriye ve Eribe idi. Öğrencilerin eğitim sırasında hiçbir kazası olmamıştır. Zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin Tekel İdaresi’nin ve İş Bankası’nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları olmuştur.
Nuri Demirağ Bey, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933’de adı Nuri Bey olan Vecihi K-XVI kabin uçağı yapılmıştır. Aynı yıl tek satıhlı Vecihi KXV uçağını da inşa etmişler ve 30 Ağustos 1933’de iki Vecihi XIV, iki tane Vecihi XV ve Nuri Bey Vecihi-XVI uçakları ile öğrencileri İstanbul göklerinde gösteri uçuşu yapmışlar. Okulda, bir de Vecihi SK adlı uçak motoru ile çalışan deniz botu yapılmıştır.
Öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan, Muammer Öniz, Osman Kandemir, ilk kadın tayyarecimiz Bedriye Gökmen ve kızı (yeğeni) Eribe yalnız uçmayı başarmışlar. Vecihi Sivil Tayyare okulu parasal sorunlardan ve yetiştirdiği öğrencilerin diplomalarına denklik verdirememiş olmasından kapanmıştır.
1935 yılı başlarında Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca, çağrılı olarak Rusya’ya gider. Orada sivil havacılığın durumunu görür ve dönüşünde Atatürk’e anlatır. Atatürk, gezdiği her yerde kendisini havadan saygıyla izleyen, gazetelerdeki yazılardan izlediği Hürkuş hakkında da Fuat Bey’den bilgi ister. Aldığı cevaplar karşısında Büyük Atamız :
“Ya, öyle mi? O halde Türk Kuşu namı ile yeni bir çalışma yolu açın ve Vecihi’den faydalanın!” emrini verir. Hürkuş Ankara’ya çağrılır. O da uçağına atlayarak Ankara’ya gelir. Hürkuş bu durumdan çok sevinçlidir. Türk Kuşu’nda yapılması düşünülenler, onun gerçekleştirmek istediği şeylerdir. Baş öğretmen olarak amatör gençleri çalıştırmak, Etimesgut hangarlarını yapmak, yaz kampı için uçuş sahası İnönü’nün bulunması ve okulunda yetiştirdiği öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan ve Muammer Öniz’in Rusya’ya eğitime gönderilmesi onun mutluluğu olur.
Ne yazık ki 29 Ekim 1936’da yeğeni Eribe’nin şehit olması onu çok üzmüştür. Türk Hava Kurumu, 1937 sonbaharında mühendislik eğitimi için Hürkuş’u Almanya’ya gönderir. Vecihi Hürkuş, Weimar Mühendislik Mektebine ihtisas sınıfından başlatılmış, iki yıl sonra da mezun olmuştur. 27 Şubat 1939’da Tayyare Makine Mühendisliği diplomasını almıştır. Türkiye’ye döndüğünde Bayındırlık Bakanlığına başvurarak, “Tayyare Mühendisliği Ruhsatnamesini” almak istedi. Ancak yetkililer, “iki yılda mühendis olunmaz” diye bir gerekçe ile kabul etmemişlerdir. Mühendisliğini Danıştay kararı ile kabul ettirir. Türk Hava Kurumu’nda da yönetim değişmiş, vazifeleri başkalarına verilmiştir. O günkü koşullarda teknik imkanın olmadığı Van’a tayin edilir. Bunun üzerine istifa ederek kurumdan ayrılır.
Havacılıktan uzun bir ayrılıktan sonra 1947’de Kanatlılar Birliği’ni kurdu. Gençlerin büyük ilgi gösterdiği bir kuruluş oldu. 1948’de Türk Hava Kurumu’ndan Magister tipi bir öğrenim uçağı temin ettiler. Kanatlılar adlı bir dergi çıkarttılar. Büyük çoğunluğu üniversite öğrencileri olan Kanatlılar Birliği fazla yaşayamadı.
1951’de beş arkadaşıyla birlikte havadan zırai ilaçlama yapmak üzere Türk Kanadı adı ile bir şirket kurmuş, Sait Bayav ve Muammer Öniz’le İngiltere’ye giderek Auster tipi üç uçak almışlar. Türkiye’ye döndükten sonra ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Hürkuş, haklarından vazgeçerek şirketten ayrılır.
1952’de Paro mamasının reklamını yapmak için tekrar İngiltere’ye giderek Proctor V tipi dört kişilik hafif turist tipi tayyare alır. Bu tayyare ile değişik müesseselerin reklamını yaptı. Paro bebek maması, Puro sabunu gibi gıda ve malzemeleri ufak kağıt paraşütlerle uçaktan dağıtarak, kanatlarına taktığı patiskalar üzerine bankaların isimlerini yazarak reklamcılık yaptı.
6 Ağustos 1954’de kırkıncı hizmet yılını kutlamak için Yeşilköy Hava Limanı salonlarında Türk Havacılar Bayramı adıyla bir jübile yapıldı. 29 Kasım 1954’de Hürkuş Hava Yollarını kurdu. Türk Hava Yolları’nın seferden kaldırdığı uçaklardan 8 tayyareyi Ziraat Bankasından kredi ile almıştı. Bir takım güçlüklerle uğraşarak hava yollarının sefer yapmadığı yerlere seferler koyarak , izin vermediklerinde gazete taşıyarak çalışmak istedi, ama sabotajlar, uçaklarının parçalanması ve sonunda uçuştan men edilerek uçamadı. Buna rağmen uslanmadı. Elinde kalan son uçağını da Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün emrinde kullanarak Güney Doğu Anadolu’da torium, uranium ve fosfat arayarak zor doğa koşullarında çalıştı.
Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, uçamayacak duruma düşürülen uçaklarının sigorta giderleri ve bunların faizleri borcuna eklenmiş, vatana hizmetten kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konmuştur.
Ankara’da anılarını yazarken, bir kaza sonucu beyin kanamasından komaya girdi. Gözleri ve kalbi göklerde olan Vecihi Hürkuş, insanların aya ayak basmak üzere uçtuğu gün olan 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastahanesi’nde hayata gözlerini yumdu.
Bir Gazi Efsanesi : Ertul Cankilic
Flying Dutchman'a yazdigimiz hipodrom serisinden bir kuple daha. Arz ediyoruz.
----------------------------------
Enteresan jokeydir Ertul Cankilic. “Bazi tifil atlara binince ayaklari yere degiyormus abi. Dusun, o kadar uzun boylu adam ama kac tane yarisi var” tevaturu, “Onemli yarislar oncesi icmesin diye ciftlige kapatiyormus at sahibi” soylentisi kadar meshurdur. Uzun saclariyla tek tip jokey anlayisinin disina ilk cikanlardandir. Ve “En dis kulvardan da…” sozunu duydugunuz bir yerlerde mutlaka Ertul vardir.
Bu satirlarin yazari “Acaba…”lar yuzunden cok para bayildi Ertul’un bindigi atlara ve cok yirtti kuponlarini ama cok da para kazandi Ertul’un sayesinde. Giden avucla giderken (biraz yigitlige bok surdurmemekten, biraz da “At yarislarindan en buyuk kazanc kendini kaybetmemektir” seklindeki Mehmet Ayanca zugurt tesellisine istinaden) ses soluk cikmaz da serce parmak ucuyla tadilan bal gibi kucucuk kazancta vaveyla kopar at yarisinda. Bizimkisi de o hesap. Neymis, Ertul’den cok para kazanmisiz. Hadi lan… Ama dedik ya, enteresan jokeydir Ertul. Orasi su goturmez.
Mesela tabela bahislerin vazgecilmezidir. Ilk iki kolon tek ya da iki at gecilir, pesine iki ata mutlaka Ertul yazilir, sirali tabelada. Bir istatistik tutmus degiliz, muhakkak ama 10 yarisindan 5’inde tabeladadir Ertul. Bu yarislardan birinin akabininde, simdi merhum olan Kadikoy 1 numarali Ganyan’da Ertul’un 200 metrelik bir sprintinden sonra ikilisi tutan ve 1’e 70’I, guzel bir muhtemel ile cukka yapan bir abinin, mahkeme karariyla soyadini degistirmeye ve Cankilic yapmaya ugrasmasini unutmak mumkun degil. Mahkeme ile olmayinca, yakasina taktigi kartla senelerce gezerek, kendince isi bitirmisti: S.Cankilic.
“Gazi Kosusu ve Ertul” denince de soylenecek cok laf var.
1960-1991 yillari arasinda 9 kez kazanan Mumin Cilgin
1958-1983 yillari arasinda 7 kez kazanan Kazim Yildiz (“Sulo’nun binisi, Kazim’in itisi” derler)
1971-1982 yillari arasinda 7 kez kazanan Ekrem Kurt ve
1932-1951 yillari arasinda 7 kez kazanan N. Horvath’dan sonra 4 kez ile en cok Gazi Kosusu kazanan jokeydir.
1989’da Golden Prince, 1990’da George Thomas, 1993’de The Best ve 1999’da ise Bartrobel ile Turkiye’nin en prestijli kosusunu kazandi Ertul.
Golden Prince ve George Thomas yarislari; bizim, degil altili oynamak, seyretmeye bile baslamadigimiz bir zamana aitti. Lakin 1989’da kazandigi Gazi’de, en baba atlardan kabul edilen Devir’i gecerek kazandigi icin genc bir efsane olarak kulagimiza calinmisti Ertul. Hemen ertesi sene George Thomas ile kazandigi yarisi, bir iki sene sonra izledigimizde “Ulan bu kadar hizli gecen yarista nasil da en dis kulvardan fazla fazla kosmasina ragmen gelmis bu adam, onca farki kapatip” diye hayretler icerisinde kalacaktik. Bu yaris, 1927’den beri kosulan Gazi Kosulari icerisinde 2.27’nin altina dusulen ilk yaris olacakti.
Ara not olarak; en hizli kosulan Gazi 1996’da, Halis Karatas idaresindeki Bold Pilot’in 2.26.22 ile kazandigi kosudur. Ikinci sirada George Thomas’in yavrusu Caprice’in, Sadettin Boyraz idaresinde Sheer Honor’I fena halde mat ederek 2.26.71 ile kazandigi yaris bulunurken, ucuncu ve dorduncu siralarda Ertul Cankilic, George Thomas (2.26.96) ve Golden Prince’I (2.27.18) gormekteyiz.
Golden Prince, sampiyon bir at degildi. Sampiyon kardesleri de yoktu. Babasi Eastern Star, bir iki kalburustu at (hatta sadece Binba Star) ile biliniyordu. Golden Prince de ertesi sene sonunda , tabeladan fazla dusmese de vasat yarislar cikararak pistlere veda etti. Yalniz burada belirtmeden gecmemek gerek. Golden Prince, Pearl gibi vasat bir kisraktan Sorgunbeyi gibi klasi oldukca yuksek bir safkan cikarmistir.
George Thomas’in da yaris hayati fazla uzun surmedi. Kazandigi Gazi’nin ardindan bir iki yarista daha yer aldi ve bunlarda birinci olamadi. Biraktiginda, totosu, 01121423 seklindeydi. Yalniz George Thomas yuksek bir kan hattina sahipti. Annesi Keep Shining; Moonlight, Shining Star, Luxor, Barbarino ve Stage Door East (Maynatay’in annesi) gibi basarili yaris safkanlari, aygirlar ve kisraklar vermisti. Nitekim George Thomas da kendi yavrulari arasinda Caprice gibi rekortmen bir Gazi galibi yaninda, Shining Image, Top Comas ve Cincinnatti Kid gibi yavrular verdi.
1991’de Abbas ve 1992’de Prestige’in (Rahmetli Guntekin Alpay yaris boyunca Perestij diye bagirmasi ayri bir tatti) kacak kazandiklari yarislardan sonra 1993’e gelindiginde Gazi grubu oldukca agirdi. Johnny Guitar ve Thunder Bolt gibi atlarla beraber, Karapolat, Binba Star, Volcano gibi kafa karistiran atlar kosacakti. Bizim de altiliya iyice mudahil oldugumuz bir seneydi. 17 numarali The Best’in totosu Gazi oncesinde 524311’di. En azindan bizim ganyanda cok da tutulmuyordu ama Ertul faktoruyle dusunulebilirdi. Bulten agizlari bir kenara konup, yaris basladiginda vaziyet daha iyi anlasildi.
Yarislarda “Tutarak gelenden korkmak” diye bir sey vardir. Aslinda iki ucu keskin bicak bu durum insani yaniltabilir, zira atin hamlesine fazla izin verilmedigi takdirde kantarmada sikisarak, ritmin bozulmasi riski mevcuttur. Yine de bu ise uzun zaman kafa yormus atcilar, ilk bakista hangi atin kantarmada bogulacagini hangi atin tutarak yaris kazanacagini anlarlar. O gun de oyle bir yaris oldu.
Ertul yaris boyunca bariyer dibine yakin gitti. Gruptaki tavsan at sayisi fazla olmasina ragmen, yaris cok da hizli gitmemis, dolayisiyla da fark acilmamisti. 1200 metre start yerine gelinip de kamera atlari yanladigi zaman “Kim ulan o tutarak gelen” seklinde soru nidalari havada ucusmaya basladi. Yarisi kenarda onuncu siralarda takip eden Ertul, on grubun yorulmasiyla The Best’e yol vermis ve birer birer rakiplerini gecmeye baslamisti. Son 600 metreye gelinirken, onunu acmak icin, hemen disindaki Johnny Guitar’in arkasinda kisacik bir bekleme yapti ve ardindan 30 metre kadar bir kapismayla hem Johnny’yi hem de gurubun geri kalanini bastirdi. Fark bir anda 3 boy kadar olmustu. Geridekiler (Johnny Guitar, Volcano, Golden Hawk, Thunder Bolt) olanca gucleriyle tirmalarken, The Best, pilotunun mukemmel idaresinin hakkini verdi ve “Bundan sonrasini ben hallederim” diyerek rahatca finise gitti. Bu kosudan sonra bir daha start almayan The Best, basta Thunder Best, Best Diamond ve Ertekin ve New System olmak uzere vasatin uzerinde bir cok yaris atina babalik yapti.
Bu yarisin ardindan gecen 5 senede, As Jet (Tinay), Well Done (Sepet Ahmet), Bold Pilot (Halis), Fair Tail (Deterjan Akin) ve Kavranhan (Fuat) kazandi Gazi Kosusu’nu… 1999’da kosulan ve Ertul’un Bartrobel ile kazandigi bu Gazi, son yillarin en agir gruplarindandi.
Ozdemir Atman ekurisi, Lyra bozgunundan sonra Bold Pilot’la bir Gazi kazanmis ancak Talaria ile yine cok umitliydi. Ergun Kalabak’in Sumen’I orjini (Private Tender) itibariyle kum ati gibi gozukse de muazzam cim yarislari cikarmisti ve favorilerdendi. Eliyesil Ekurisi 1986’daki Hafiz yarisindan sonra bir kez daha Gazi kazanamamisti ama bu kez umitliydiler. Her ne kadar bir sene once Gazi kazanan Fuat binmis olsa da (kapisi olumsuza cikan boyle bir batil vardir) Mighty Moor’a cok guveniliyordu. Bunlarin disinda, cok fazla sans verilmese de “Surpriz kokuyor buram buram” diyenlerin yazdigi bir cok at da vardi yarista. Izmir’de fevkaladenin de fevkinde bir sezon geciren Maynatay, Imparator pilotlugundaki Elegance, ilerleyen senelerde adindan cok ama cok bahsettirecek olan Medya, 4 ve 5 yasliliginda acik yaris kazana kazana bir hal olan Sorgunbeyi, Izmir kumunun tozunu atacak olan Baspilot, Talaria’nin belalilari; bombaci Tinay’in bindigi Shadows ve Deterjan’la Mavigok, Arek Kuyumciyan’in Free Man’I ve The Best yavrusu Thunder Best…
Shadows yarisa hizli basladi ama Maynatay, Izmir’den de alistigi uzere gelip kafayi aldi. “Native Procida yavrularinin cimde hele Istanbul’da sozu kolay kolay gecmez” siarina uygun bicimde, bir sure sonra Suleyman Akdi, Elegance ile gelip Maynatay’I bastirdi.
Gerisi klasik bir Cankiilic yarisi oldu. Ertul butun grubu en gerilerde takip etti. Spiker Zadik, Bartrobel’in ismini yarisin bitimine sadece 300 metre kala ilk kez, dis kulvardan gelmeye basladiginda telaffuz etti. Onunu acik bulan Bartrobel, arkasina dizilen Talaria, Mighty Moor ve Dogu’nun onunde potaya rahat rahat uzandi. Canarino da iki kosu once, Haberbatur-Sergen oynadigi yarista, Dostkaraca gelince yatmis olmasina ragmen sirf “The Best gibi 17 numara ve Ertul” diye yazdigi Bartrobel gelince cocuk gibi sevindi. Gazi tutturma istatistigi bozulmadi… Bundan sonra Ertul nasil atlara biner, Gazi kazanabilir mi, bilmiyorum. Ama yakin tarihin en enteresan kosularina imza attigi da kesin.
Bir dahaki yazimizda, ust uste 3 Basbakanlik Kupasi kazanma rekorunu Seren I ile beraber elinde bulunduran Trapper, Suleyman Akdi ve Tarik Aydin’i konu edecegiz.
----------------------------------
Enteresan jokeydir Ertul Cankilic. “Bazi tifil atlara binince ayaklari yere degiyormus abi. Dusun, o kadar uzun boylu adam ama kac tane yarisi var” tevaturu, “Onemli yarislar oncesi icmesin diye ciftlige kapatiyormus at sahibi” soylentisi kadar meshurdur. Uzun saclariyla tek tip jokey anlayisinin disina ilk cikanlardandir. Ve “En dis kulvardan da…” sozunu duydugunuz bir yerlerde mutlaka Ertul vardir.
Bu satirlarin yazari “Acaba…”lar yuzunden cok para bayildi Ertul’un bindigi atlara ve cok yirtti kuponlarini ama cok da para kazandi Ertul’un sayesinde. Giden avucla giderken (biraz yigitlige bok surdurmemekten, biraz da “At yarislarindan en buyuk kazanc kendini kaybetmemektir” seklindeki Mehmet Ayanca zugurt tesellisine istinaden) ses soluk cikmaz da serce parmak ucuyla tadilan bal gibi kucucuk kazancta vaveyla kopar at yarisinda. Bizimkisi de o hesap. Neymis, Ertul’den cok para kazanmisiz. Hadi lan… Ama dedik ya, enteresan jokeydir Ertul. Orasi su goturmez.
Mesela tabela bahislerin vazgecilmezidir. Ilk iki kolon tek ya da iki at gecilir, pesine iki ata mutlaka Ertul yazilir, sirali tabelada. Bir istatistik tutmus degiliz, muhakkak ama 10 yarisindan 5’inde tabeladadir Ertul. Bu yarislardan birinin akabininde, simdi merhum olan Kadikoy 1 numarali Ganyan’da Ertul’un 200 metrelik bir sprintinden sonra ikilisi tutan ve 1’e 70’I, guzel bir muhtemel ile cukka yapan bir abinin, mahkeme karariyla soyadini degistirmeye ve Cankilic yapmaya ugrasmasini unutmak mumkun degil. Mahkeme ile olmayinca, yakasina taktigi kartla senelerce gezerek, kendince isi bitirmisti: S.Cankilic.
“Gazi Kosusu ve Ertul” denince de soylenecek cok laf var.
1960-1991 yillari arasinda 9 kez kazanan Mumin Cilgin
1958-1983 yillari arasinda 7 kez kazanan Kazim Yildiz (“Sulo’nun binisi, Kazim’in itisi” derler)
1971-1982 yillari arasinda 7 kez kazanan Ekrem Kurt ve
1932-1951 yillari arasinda 7 kez kazanan N. Horvath’dan sonra 4 kez ile en cok Gazi Kosusu kazanan jokeydir.
1989’da Golden Prince, 1990’da George Thomas, 1993’de The Best ve 1999’da ise Bartrobel ile Turkiye’nin en prestijli kosusunu kazandi Ertul.
Golden Prince ve George Thomas yarislari; bizim, degil altili oynamak, seyretmeye bile baslamadigimiz bir zamana aitti. Lakin 1989’da kazandigi Gazi’de, en baba atlardan kabul edilen Devir’i gecerek kazandigi icin genc bir efsane olarak kulagimiza calinmisti Ertul. Hemen ertesi sene George Thomas ile kazandigi yarisi, bir iki sene sonra izledigimizde “Ulan bu kadar hizli gecen yarista nasil da en dis kulvardan fazla fazla kosmasina ragmen gelmis bu adam, onca farki kapatip” diye hayretler icerisinde kalacaktik. Bu yaris, 1927’den beri kosulan Gazi Kosulari icerisinde 2.27’nin altina dusulen ilk yaris olacakti.
Ara not olarak; en hizli kosulan Gazi 1996’da, Halis Karatas idaresindeki Bold Pilot’in 2.26.22 ile kazandigi kosudur. Ikinci sirada George Thomas’in yavrusu Caprice’in, Sadettin Boyraz idaresinde Sheer Honor’I fena halde mat ederek 2.26.71 ile kazandigi yaris bulunurken, ucuncu ve dorduncu siralarda Ertul Cankilic, George Thomas (2.26.96) ve Golden Prince’I (2.27.18) gormekteyiz.
Golden Prince, sampiyon bir at degildi. Sampiyon kardesleri de yoktu. Babasi Eastern Star, bir iki kalburustu at (hatta sadece Binba Star) ile biliniyordu. Golden Prince de ertesi sene sonunda , tabeladan fazla dusmese de vasat yarislar cikararak pistlere veda etti. Yalniz burada belirtmeden gecmemek gerek. Golden Prince, Pearl gibi vasat bir kisraktan Sorgunbeyi gibi klasi oldukca yuksek bir safkan cikarmistir.
George Thomas’in da yaris hayati fazla uzun surmedi. Kazandigi Gazi’nin ardindan bir iki yarista daha yer aldi ve bunlarda birinci olamadi. Biraktiginda, totosu, 01121423 seklindeydi. Yalniz George Thomas yuksek bir kan hattina sahipti. Annesi Keep Shining; Moonlight, Shining Star, Luxor, Barbarino ve Stage Door East (Maynatay’in annesi) gibi basarili yaris safkanlari, aygirlar ve kisraklar vermisti. Nitekim George Thomas da kendi yavrulari arasinda Caprice gibi rekortmen bir Gazi galibi yaninda, Shining Image, Top Comas ve Cincinnatti Kid gibi yavrular verdi.
1991’de Abbas ve 1992’de Prestige’in (Rahmetli Guntekin Alpay yaris boyunca Perestij diye bagirmasi ayri bir tatti) kacak kazandiklari yarislardan sonra 1993’e gelindiginde Gazi grubu oldukca agirdi. Johnny Guitar ve Thunder Bolt gibi atlarla beraber, Karapolat, Binba Star, Volcano gibi kafa karistiran atlar kosacakti. Bizim de altiliya iyice mudahil oldugumuz bir seneydi. 17 numarali The Best’in totosu Gazi oncesinde 524311’di. En azindan bizim ganyanda cok da tutulmuyordu ama Ertul faktoruyle dusunulebilirdi. Bulten agizlari bir kenara konup, yaris basladiginda vaziyet daha iyi anlasildi.
Yarislarda “Tutarak gelenden korkmak” diye bir sey vardir. Aslinda iki ucu keskin bicak bu durum insani yaniltabilir, zira atin hamlesine fazla izin verilmedigi takdirde kantarmada sikisarak, ritmin bozulmasi riski mevcuttur. Yine de bu ise uzun zaman kafa yormus atcilar, ilk bakista hangi atin kantarmada bogulacagini hangi atin tutarak yaris kazanacagini anlarlar. O gun de oyle bir yaris oldu.
Ertul yaris boyunca bariyer dibine yakin gitti. Gruptaki tavsan at sayisi fazla olmasina ragmen, yaris cok da hizli gitmemis, dolayisiyla da fark acilmamisti. 1200 metre start yerine gelinip de kamera atlari yanladigi zaman “Kim ulan o tutarak gelen” seklinde soru nidalari havada ucusmaya basladi. Yarisi kenarda onuncu siralarda takip eden Ertul, on grubun yorulmasiyla The Best’e yol vermis ve birer birer rakiplerini gecmeye baslamisti. Son 600 metreye gelinirken, onunu acmak icin, hemen disindaki Johnny Guitar’in arkasinda kisacik bir bekleme yapti ve ardindan 30 metre kadar bir kapismayla hem Johnny’yi hem de gurubun geri kalanini bastirdi. Fark bir anda 3 boy kadar olmustu. Geridekiler (Johnny Guitar, Volcano, Golden Hawk, Thunder Bolt) olanca gucleriyle tirmalarken, The Best, pilotunun mukemmel idaresinin hakkini verdi ve “Bundan sonrasini ben hallederim” diyerek rahatca finise gitti. Bu kosudan sonra bir daha start almayan The Best, basta Thunder Best, Best Diamond ve Ertekin ve New System olmak uzere vasatin uzerinde bir cok yaris atina babalik yapti.
Bu yarisin ardindan gecen 5 senede, As Jet (Tinay), Well Done (Sepet Ahmet), Bold Pilot (Halis), Fair Tail (Deterjan Akin) ve Kavranhan (Fuat) kazandi Gazi Kosusu’nu… 1999’da kosulan ve Ertul’un Bartrobel ile kazandigi bu Gazi, son yillarin en agir gruplarindandi.
Ozdemir Atman ekurisi, Lyra bozgunundan sonra Bold Pilot’la bir Gazi kazanmis ancak Talaria ile yine cok umitliydi. Ergun Kalabak’in Sumen’I orjini (Private Tender) itibariyle kum ati gibi gozukse de muazzam cim yarislari cikarmisti ve favorilerdendi. Eliyesil Ekurisi 1986’daki Hafiz yarisindan sonra bir kez daha Gazi kazanamamisti ama bu kez umitliydiler. Her ne kadar bir sene once Gazi kazanan Fuat binmis olsa da (kapisi olumsuza cikan boyle bir batil vardir) Mighty Moor’a cok guveniliyordu. Bunlarin disinda, cok fazla sans verilmese de “Surpriz kokuyor buram buram” diyenlerin yazdigi bir cok at da vardi yarista. Izmir’de fevkaladenin de fevkinde bir sezon geciren Maynatay, Imparator pilotlugundaki Elegance, ilerleyen senelerde adindan cok ama cok bahsettirecek olan Medya, 4 ve 5 yasliliginda acik yaris kazana kazana bir hal olan Sorgunbeyi, Izmir kumunun tozunu atacak olan Baspilot, Talaria’nin belalilari; bombaci Tinay’in bindigi Shadows ve Deterjan’la Mavigok, Arek Kuyumciyan’in Free Man’I ve The Best yavrusu Thunder Best…
Shadows yarisa hizli basladi ama Maynatay, Izmir’den de alistigi uzere gelip kafayi aldi. “Native Procida yavrularinin cimde hele Istanbul’da sozu kolay kolay gecmez” siarina uygun bicimde, bir sure sonra Suleyman Akdi, Elegance ile gelip Maynatay’I bastirdi.
Gerisi klasik bir Cankiilic yarisi oldu. Ertul butun grubu en gerilerde takip etti. Spiker Zadik, Bartrobel’in ismini yarisin bitimine sadece 300 metre kala ilk kez, dis kulvardan gelmeye basladiginda telaffuz etti. Onunu acik bulan Bartrobel, arkasina dizilen Talaria, Mighty Moor ve Dogu’nun onunde potaya rahat rahat uzandi. Canarino da iki kosu once, Haberbatur-Sergen oynadigi yarista, Dostkaraca gelince yatmis olmasina ragmen sirf “The Best gibi 17 numara ve Ertul” diye yazdigi Bartrobel gelince cocuk gibi sevindi. Gazi tutturma istatistigi bozulmadi… Bundan sonra Ertul nasil atlara biner, Gazi kazanabilir mi, bilmiyorum. Ama yakin tarihin en enteresan kosularina imza attigi da kesin.
Bir dahaki yazimizda, ust uste 3 Basbakanlik Kupasi kazanma rekorunu Seren I ile beraber elinde bulunduran Trapper, Suleyman Akdi ve Tarik Aydin’i konu edecegiz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)