29 Aralık 2010 Çarşamba
İnsan Doğmak, Kadın Ölmek
Türkiye'de bundan kolayı yok.
Din yasak eder. Kanun yasak eder. Örf yasak eder. Muaşeret yasak eder. Ama yine de kısmetine pembe kimlik düşenler Türkiye'de daha kolay ölürler.
Kız kardeşiniz vardır. Ne yapsın kızcağız, gönül bu; hem Langa'da badem mütehassısı değildir a, gider hıyarın birine kapılır. Neyin ne olduğunu anlayana kadar zaman geçer. Sonunda o üzülür, siz onunla üzülürsünüz.
Kızınız olsa ha keza öyle. Ki kız babası dedin mi sevinci meydan savaşı kazanan komutana, üzüntüsü askerken kurşuna dizilmeye değil de asılmaya bedel.
Evli ve çocuksuz hallerde eş durumları korkutur. İşinde, gücünde, yolunda gidip gelirken kötü bir şeylere rast gelmesin diye bin bir kere bin bir dua edersiniz. Sakınılan göze batan küçücük çöpe bile kahrolursunuz.
Annenizin fotoğrafları genç kalırken kendisi yaşlanıyordur. Babadan korkup "Anne" diye ağlama yaşları geçen asırda kalmıştır ama sevgisi eskidikçe değerlenir. Hep tetikte yaşarsınız, "Aman" diye nezlesinden bile nem kaparak.
Ya da...
Birisinin kız kardeşi, kızı, karısı ya da annesi ölür. Emri hak ile yatağında değil de manyağın tekinin eliyle sokakta... Fotoğraftaki Ayşe Paşalı gibi.
Detaylar burada var. Arzu eden, midesi kasılmayan okusun.
Bu cinayetin ardından ne memleketin cinnet hallerinden konuşacağım ne de yerine Oz Büyücüsü'ndeki korkak korkuluğu koysan bir şey fark etmeyecek "Kadın ve Aileden Sorumlu ama Zihniyetten Sorunlu" vekil hanımefendiden. Benim aklıma takılan başka...
"Türkiye'nin düşman işgalinden kurtuluşunda ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma sürecinde kadının rolü" diye bir panel yapılsa, gitmeyen Nişantaşı ve Bağdat Caddesi hanımı kalmaz. Etiler ve diğer semtler de cabası. Birer küçük Türk bayrağı, bir gençten pop insanının Onuncu Yıl Marşı okuması, mini bir "Dünden Bugüne Türk Kadını" konsept defilesi, anlatılan bir kaç Atatürk hatırasında dökülen gözyaşı ve "Şahaneydi şekerim" akisleri... Sonrası? Ne sonrası? Daha ne olsun?
(Atatürk sevgisi de bambaşkadır bu hanımların. 10 Kasım'larda gözler Kızılırmak olur ama sorsan "Hadi Atatürk'ü başkasına öğretmeyi geçtik. Kendin okuyor musun bari hayatı, yaptıkları ve yapmaya çabaladıkları hakkında bir şeyler?" diye; çoğundan "Ay yok.. Mustafa'yı izledim. Veda'yı izledim. Dersimiz Atatürk'ü izledim. Yeni dizi çıkarsa onu da izlerim" cevabı gelmezse ne olayım. Başkasına faydalı olmayı zul gören ama gösteriş için edinilen rozet ve ezber ideolojisi... Neyse...)
O Türk kadınının yaşı küçük olanı köyde bir erkeğe baktı diye sandalyeye oturtulup, toprağa diri diri gömülmüş. Biraz daha büyüğü kasaba eşrafının aylarca tecavüzüne uğrayıp, çocuk yaşta hamile kalmış. Nihayet yetişkini şehrin göbeğinde güpegündüz bıçaklanarak öldürülmüş. Hiiiç... Hiçbiri merhume Ceyla Gölcüklü kadar üzmez; Eda Taşpınar'ın bikinisi kadar ilgilendirmez, bu hanım ablaları.
Aksi olsa, gazetelerde, dergilerde, sosyal medyada kendine yer tutmuş bu kadar kadın yazar mutlaka bir şekilde organize olup, dikilirdi bu olan bitenin karşısına. Köşelerine, bloglarına, bir tarafa minicik bir banner atarlardı mesela. Ya da her hafta bir kez "kadına şiddet" temalı yazarlardı. Nerede? Eşek suya gidecek de, sudan dönerken ölecek de, kıyıya vuracak da, ters dönecek de, maslahatı güneş görecek. Belki anca o zaman...
Fakat bu ablalara baksan, "Bu futbol taraftarları bir felaket güzelim. Geçende Bağdat Caddesi'nde fön çektiriyorum. Dışarıda bir kıyamet. İnanılır şey değil. Resmen terör. Şikayet etmek lazım bunları" lafları ağızlarından düşmez.
Durmak yok Türk kadını. At gözlüğüyle yola devam. Gidinin yarım porsiyon aydınları!
28 Aralık 2010 Salı
Barış Size Minnettar
Yurt dışında çalışmak zor.
Yurt dışında "yalnız" çalışmak daha zor.
Sadece bizim memleketin insanında mı böyle bilmiyorum ama ofise kapanıldığı zaman bir gıybet fırtınasıdır, bir klişe yağmasıdır alıp gidiyor. Ara sıra mesai coşkusu, iş olmadığı zamanlarda sosyal ağların klavye tıkırtısı, gün sonuna yakın da temcit pilavı gibi aynı muhabbetler. Sanki Moskova trafiği her gün konuşunca açılacak ya da şantiye yemekleri her gün "kötü" olduğunu söyleyince Hogwarts'taymışız gibi değişecek sanıyorlar. Günde iki yüz kelime kullanabilen adamların iç buran devr-i daimiyle baş başasın. Çıldırmaya bire bir.
Bunları "ne zor şartlarda çalışıyorum ve ne işler beceriyorum" demeye getirmek için yazmıyorum. Ne gurbetlerde, ne çalışanlar var; bizimkisi yanlarında devede kulak tüyü bile kalmaz.
Bu cümleler iki güzel insana, iki kocaman teşekkür için peşrev.
Moskova'ya geldiğimden beri, kalabalık içinde yalnızlıktan ötürü, zaten hafif havadar olan kafayı iyice rüzgara kaptırmadıysam bu iki kardeşim sayesindedir.
Onlar da yurtlarından dışarıda çalışıyorlar. Yukarıda bahsettiğim "benden zor şartlar" onlar için geçerli. Allah'ın günü antrenman, bazen ardışık günlerde maçlar, uzun tren yolculukları, -40 derecede deplasmanlar...
Şimdi, bir süreliğine buralardan ayrılıp memlekete doğru uzanırken "minnetimi" kendilerine bizzat iletmek isterdim ama yoklar, taa Rusya'nın bilmem neresinde maçtalar. Hiç değilse buradan iki kelime edeyim.
Gençler... Mükemmel birer ev sahibisiniz. Mükemmel birer insansınız. Mükemmel bir çiftsiniz. Bu sonuncuya "Maşallah" deyip, tahtaya vuralım da Allah nazardan saklasın. Rusya'da geçirdiğim günlerden bana kalan en güzel şey misafirperverliğiniz oldu. Hiç geri ödeyemeyeceğim bir borç verdiniz bana. Ama elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsiniz. Bizim memlekette bir yerden sonra dibine kadar geyiğe varmış bir laf vardır, "Vatan size minnettar" diye. Ben gayet ciddiyim; Barış size minnettar.
Not : Yalnız insan Wii'de ilk defa karşılaştığı insana bir oyun, bir maç verir şevklensin diye. Buldunuz acemiyi; masa tenisi, tenis, eskrim, basketbol derken dur durak bilmeden, acımadan yendiniz. Çalışıp, geleceğim. Yenilsem de ezilmeyeceğim. Ezilir gibi olursam, olay çıkarım maçı yarıda bırakacağım.
17 Yaş Üstü Şerefsizler ve Yitip Gidenler
Türkiye'de bir oyun oynanıyor; adı da 5149.
Henüz "Bu oyuna herkes dahil edildi" diyecek kadar komplo teorisyenliğine sarmadım ama bir süre önceki Beşiktaş - Bursa maçında provası yapılan vaziyetin, geçtiğimiz gün de farklı bir taraftan sahneye konduğuna inanıyorum.
Bu işlerle yakından ilgili bir çok insan, tribünü, dinamiklerini ve bunlara bağlı olarak "karşı unsurları" az çok biliyor. Beşiktaş - Bursa maçında olanların "hafif yol verilen, göz yumulan" şeyler olduğunu da öyle.
Otobüslerce adam deplasmana gelecek. Onları karşılamaya barlar dolusu adam hazırlanacak. Ama bi hikmet-i müteal, deplasmana gidilerken hangi noktalarda çiş molası verildiğini bile ezbere bilen ilgililerin bu konuda bir önlemi olmayacak. Yiyene afiyet olsun.
Ben size, bugün itibariyle tanıdık gelecek "based on a true story" bir şey anlatayım mı?
Bundan 2 sene evvel, Fenerbahçe yıldız kız basketbol takımı Bayrampaşa'da deplasmana gidiyor. Orada Galatasaraylı bir sporcu velisinin organize ettiği bir kısım tayfa bizim oyunculara sarıyorlar. Ha hu derken bu maç geride kalıyor ve o arkadaşlar bir de Kadıköy çıkartması yapmaya karar veriyor. O dönem Kazakistan'da, şantiyede, bilgisayar başında rapor vermekten dibi düşen benim bile bundan anında haberim oluyor. Lakin aradan geçen onca süre zarfında kulüpten kimsenin haberi olmuyor (!) Caferağa günü gelip çatıyor. Olanlar malum.
Bugüne gelecek olursak...
Fenerbahçe U17 takımı Florya'ya deplasmana gidiyor. Karşı taraf organize oluyor; pankartlarla ve "aile olmadığı belli" bir tayfayla geliyor. Ama bizimkilerden kimsenin haberi olmuyor, kimsenin tuhafına gitmiyor, kimse "Ne oluyor yahu" demiyor. Hiç haberleri olmuyorsa rezalet. Haberleri oluyor da bir şey yapmıyorlarsa daha büyük rezalet. Çünkü bu adamların bize karşı duyduğu hisler ortada. Bu hislerin bazılarının gözünü ne kadar döndürdüğü ortada. Dolasıyla ateşle barut yan yana geldiği zaman bunların yaşanacağı da ortada.
Fenerbahçe taraftarının % 99.99'u amatör branşlara iştirak etmeyip, sadece "Aziz Yıldırım'ı övme" vesilesi olarak kullandığı için vaziyetlerden haberleri olmuyor ama bizim oyuncularımız çok fena durumlardan, çok küçük vesileler ile kurtuluyor. U17 maçının tek farkı o vesilelerin zuhur etmemesiydi. Bu sebepten, ben herkesten önce o çocukları oraya "saldım çayıra, mevlam kayıra" kafasıyla gönderenlere kabahat buluyorum. Efendim "Nereden haberleri olacaktı" da falandı fişmekandı. Bugün Fenerbahçe Spor Kulübü istediği takdirde, o maçın oynandığı saatte oradan geçecek kuşun bile istihbaratını yapar, emniyete kaydını aldırır; "132 adet karga, 45 adet güvercin, 221 adet serçe" diye.
Galatasaray'ın ihmali, emniyet kuvvetlerinin umursamazlığı, adli mercilerin yetersizliği... Bunların hepsi Fenerbahçe Kulübü'nün müdahalesiyle çözülecek işlerdir. Aksini söyleyenle bir asır tartışırım. Ama Fenerbahçe bu işlerin peşini bırakalı çok oluyor.
Pek muhterem sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'nun memleketi Adana'da Fenerbahçe kadın basketbol takımının başına gelenleri hatırlar mısınız? Ceyhan takımının yöneticileri kazandıkları maçtan sonra Fenerbahçe'nin soyunma odasına girme terbiyesizliğini yapıp, üstüne üstlük kızlara "Kestanenizi çizdik mi?" demişlerdi. Hediye olarak da yolda otobüsler taşlanmıştı. Ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. İstanbul'daki Ceyhan maçı kana bulandı.
Camianın gözbebeği denen, Kraliçeler denen kadın basketbol takımı, Akatlar'da senelerce her maç neler yaşadı. Mahmut Uslu'nun manevi evlatlarından Remzi Dilli oyuncuların anasına, bacısına, yedi sülalesine edilen küfürler için kızlara "Takmayın kafaya" derken, küfür edenlere elini göğsüne götürüp "Eyvallah" çekerken ve kızlar bu yüzden hüngür hüngür ağlarken herhangi birisi çıkıp "ne oluyor" dedi mi? Şükran Albayrak alnının ortasına yabancı madde yiyip kanlar içinde kaldı da ne oldu? Hiçbir şey. Hukuk işlemedi. Tribün işledi. Sonunda Caferağa'daki bir Beşiktaş maçında ortalık karıştı.
Galatasaray - Fenerbahçe erkek basketbol maçı vardı bir tane. Turgay Demirel, bizim bir yöneticimizi aramıştı da (ismini üçüncü kez yazmayayım şimdi. Gelmesin Beter Böcek gibi) "Maça gelmesen iyi olur. Şimdi taraftarı tahrik etmenin lüzumu yok" demişti. Onun üzerine ilgili yönetici "takımı yalnız bırakmak pahasına" maça iştirak etmemişti hani. Sonra olaylar çıkınca hakem sahayı boşaltma kararı almıştı da ancak teşrif etmişti beyefendi. Lakin sahadan çıkmak yerine, protokol tribününe geçen 1000 kadar Galatasaraylı için "gık" bile diyememişti muhterem. Boynunu kısıp, oturmuştu.
Hak aramak, hesap sormak falan deyince aklıma hep yukarıdaki örneklerin yanında, bu son anlattığım görüntü gelir. Bakarsa görmek zorunda kalacağı için "bakmayan" bir idareci profili.
Fenerbahçe voleybol takımı Katar'da Dünya Şampiyonası oynuyor. Kulüp Başkanı çorbacı açılışındaki haberleriyle önde.
Fenerbahçe takımının sporcuları sopa yiyor. KulüpBaşkanı Topuk Yaylası'nda Sinan Engin'i ve (buraya dikkat) Mehmet Ağar'ı ağırlama haberleriyle önde.
Tamam bunlar da olsun (mümkünse Sinan Engin ve Mehmet Ağar olmasın) ama bu camia sahipsiz olmadığını da bir haykırıversin. FBTV bir OHAL ilan etsin. Durmadan yayın yapılsın. Tüm yöneticiler gelsin. Olağanüstü bir toplantı yapılsın. Bir gövde gösterisi çıksın. Yok. Yok. Yok oğlu yok.
Ben büyüklerinden başka bir Fenerbahçe'yi dinlemiş, ona aşık olmuş birisi olarak, bu konuda emniyete ya da adli makamlara yüklenen bir şeyler yazamam.
Can Kozanoğlu'nun "Bu Maçı Alıcaz" kitabında anlatılan bir iki "Fenerbahçe isteyince olur" meselinde koltukları kabarıp, ağlamaklı olan bendeniz oturup da "Fenerbahçe istediği halde olmuyor" yazısı yazamaz. Çünkü bu aczimizi kabullenmek olur.
Yanlış anlaşılmasın, "benim bildiğim" Fenerbahçe'nin bittiğini biliyorum ama kabul edemiyorum. Hayal dünyamda yaşıyorum. Onu yıkmayayım.
Ha belki bu mevzunun peşi bırakılmayacak. Belki adli makamlar işin gereğini yapacak. Belki ibret olsun diye cezalar yağacak ama gönül istiyor ki "sahaya lazer tutan kendi taraftarını" günlerce ihbar ve teşhir edip emniyete aldıran Fenerbahçe yönetimi, resmi iletişim kanallarında bu herifleri sokağa çıkamaz hale getirecek işler yapsın. Gönül istiyor ki "Fenerbahçelinin kılına zarar verecek adamı pişman ederiz"i bu vesileyle sürekli hissedelim. Ama olmayacak. Bir süre sonra geçecek. Bunu bile bile neyi yazayım? Nasıl yazayım? Bitmiş bu iş.
Tek biten yöneticiler de değil. Tribün de bitmiş. "Gelsinler bize saldırsınlar" ya da "Hesap soracağız" yazılarını acı bir tebessümle okuyorum. Bor'daki pazar kalktı. Niğde'deki de. Eşek yolda öldü. Bizim elimizde sürüklediğimiz kuru bir semer. Hayalimiz onu bize eşek gösteriyor. "Öyleyse çektiğimiz ağırlık ne?" diyeceksiniz. "Haşa huzurdan" o da kendi eşekliğimizin yükü. Koca tribünü bu hale koyarken ne ektiysek, bütün biçtiklerimiz şimdi sırtımızda.
26 Aralık 2010 Pazar
Ölümüne Kankalar
Toopuk Anadolu'nun sen yüce bir yaylasısın...
Aziz Yıldırım - Mehmet Ağar - Sinan Engin. Allah muhabbetlerini arttırsın. Belki de kurumsallığın gereği budur.
Her şey bir yana da ben en çok Hasan Ali Atasoy ve türevleri için üzülüyorum.
"Devrim" falan deyip ortalığı ayağa kaldırırken ortaya sundukları "tu kaka" insanlar arasında bu yukarıdaki isimler de vardı. Şimdi "büyük devrimci"nin (!) yanında görüldüklerinde "Ne yaptık biz?" diyorlar mıdır? Sanmam.
"Devrimin selameti için gerekirse devrimcinin de karşısına dikiliriz" şarkıları vardı. Onu terennüm ediyorlardır.
Hakkımız Yeniyor ama Susuyoruz
Ben demiyorum. Haşa!
Aziz Yıldırım diyor.
"Gerekirse Kulüpler Birliği rozetini kenara bırakır konuşuruz. Sporda kaos olmasın diye elimizden geldiğince, hakkımız yendiği halde konuşmuyoruz." buyurmuş kendisi.
Merak ediyordunuz, Fenerbahçe kulübünün haklarını neden kimse savunmuyor diye. İşte şimdi öğrendiniz. Dağılabilirsiniz.
Evet, dağılın lütfen.
Güle güle özgür insan.
Hayırlı yolculuklar anam.
Yürü lan!
25 Aralık 2010 Cumartesi
İleri Demokrasilerde İçki İçenin Götüne Damga Vurulur
Haber ajanslara düşer düşmez yorum yapmak yanlış olabilir ama dayanamıyorum, zira haberin içerisinde "yanlış anlaşılabilecek" (!) bir durum olsa bile başımızdaki mebuslardan bir çoğunun yasakçı kafası malum olduğundan, bu hadisenin yaldır yaldır içlerinden geçtiğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok.
İnternetten içki satışını yasaklayan önerge, TBMM Plan Bütçe alt komisyonunda görüşülmüş. Görüşmeden sızan fantastik cümleler var.
İktidar partisinin üyelerine;
“İnternetten alkol satışının ne sakıncası var?” diye sorulmuş.
Cevap olarak;
“18 yaşından küçükleri koruyoruz” demişler.
Bu muhteremlere göre 0-18 yaş arası çocuklar internetten kredi kartıyla sipariş verip, eve alkol getireceklermiş. E güzel de bakkal var, çakkal var, şarküteri var, süpermarket var, hipermarket var, AVM'ler, var oğlu var. Hepsinde içki var. O nasıl olacak? 18 yaşından küçük her vatandaşın başına emniyet elemanı mı koyacaksınız?
Yine bu müstesna zevat, internete girerek içki satın alan insanların mahallenin tekel bayiinin 128 bit SSL korumalı web sitesini açıp 3 tane Tuborg Fıçı sipariş verdiğini sanıyor herhalde.
Anlaşılan kendileri dayanamayıp, devamlı götürüyorlar. Bu kafanın başka izahı yok çünkü.
Oldu olacak komisyonun başında kim varsa ismini değiştirsin de "Murat Dördüncü" yapsın. Tarihe de hoş bir atıf olur.
Not : Başlıkta gayet ciddiyim. Süreç içerisinde bu noktaya gelmektense bir an evvel tatbik etmeye başlamak en güzeli. Bir ara içki içenlerin doğrudan giderilmesi nasıl olur diye düşündüm, lakin şimdilerde "Kara Ali" gibisini bulmak zor. O mesleğin erbabı kalmadı. Bunun yerine gözlere mil çektirilebilir. Komisyon bunu bir düşünsün.
Dünden Bugüne Steffi Graf
Önceleri, çocukluk kahramanlarımızdan Martina Navratilova'yı harcadığı için, sonrasında da hem bunun kini, hem de mazlumun yanındaki hallerimiz yüzünden kariyeri boyunca kanımızın ısınmadığı Steffi Graf'ın halleri... Bugünkünü biliyoruz. İşte yukarıda. Biz dünkülere bakalım. Onlar ise aşağıda. Buyurun efendim,
24 Aralık 2010 Cuma
Aziz Yıldırım : Fenerbahçe'nin Atatürk'ü
Kendisinin bile duymaktan hoşlanmadığı böyle bir şeyi, utanmadan, sıkılmadan söyleyebilenler var, Fenerbahçe camiasında. Şu aşağıdaki metni (varsa adı geçenlere dair siyasi ön yargılarınızdan sıyrılarak) bir okuyun; en ufak bir benzerlik görebiliyorsanız, gelin, hep beraber tartışalım.
-----------------------------
Birinci Dünya Harbi'nden sonraki sivil diktatörler iktidara geçince üniforma giymişler ve bir daha arkalarından bu üniformayı çıkarmamışlardır. Mustafa Kemal, İsmet Paşa ile beraber zaferden sonra üniformalarını çıkardılar ve bir iki askeri manevra müstesna, bir daha giymediler.
Mustafa Kemal, yeni düzenin devletini ve toplumunu kurmak, yeni düzene aykırı bütün müesseseleri ve gelenekleri yıkmak, yerlerine yenilerini koymak davasında samimi, açık ve tereddütsüzdü. Birçok Türkçüler kendisi ile beraber idiler. Ancak bunlar bir şahsî ve keyfî otorite değil, Mustafa Kemal'in liderlik itibar ve nüfuzunu da içine alan bir meclis ve kanunlar otoritesi istiyorlardı.
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun tadillerinde Cumhurreisine veto ve fesih hakları verilmek meselesi tartışıldığı zaman, devrimin otoriter idaresini zarurî bulan ileri fikir arkadaşları dahi kendisine karşı koymuşlardır. Bunlar arasında Saracoğlu Şükrü ve rahmetli Mahmut Esat Bozkurt vardı. Mustafa Kemal, Meclis görüşmeleri sırasında, en çok kürsü nüfuzu kazanan bu iki genci bir akşam çağırdı, sabahlara kadar kendileri ile tartıştı ve sonunda bu yeni haklarla şahsi otoritesini kuvvetlendirmek iddiasından vazgeçti.
Bütün nimetlerin ve mahrumiyetlerin kaynağı olan bir zamane hâkimi bunu yapmaz. Mustafa Kemal emir kulları ile fikir yoldaşlarını birbirinden ayırmasını ve hangilerini nerede kullanacağını bilmeseydi, Atatürk olur mu idi?
Çankaya - Falih Rıfkı Atay
Mahmut, Görüyor musun Neler Oluyor?
İyi oku he mi?
Ha benim Mahmut'uma...
Bir de "Bu işler hemen değişmez. Sanki dedikleriniz olunca bir anda her şey farklı mı olacak sanıyorsunuz?" diyenler vardı.
Hanimiş de hanimiş...
Ha benim Mahmut'uma...
Bir de "Bu işler hemen değişmez. Sanki dedikleriniz olunca bir anda her şey farklı mı olacak sanıyorsunuz?" diyenler vardı.
Hanimiş de hanimiş...
Didem Akın Üçlemesi Ep.3 : Mahmut Uslu Artıklarının Sonu
Diana Taurasi'ye dair yazılardan birinde şunları demiştik:
"Muhtar Sencer ve Cem Atabeyoğlu gibi idealist Fenerbahçelilerin kurduğu Fenerbahçe Basketbol Şubesi'nin tarihsel süreç içerisinde bir sürü başarısız yönetici gördüğü kesin. Ancak Mahmut Uslu gibisini görmüş müdür, bilinmez. Aziz Yıldırım, sonunda verdiği zararı görüp, kendisini uzaklaştırdı ama kraldan fazla kralcı, nevi şahsına münhasır, her şeyi bilip, her şeye karışan, evlerden ırak sabık yöneticimiz Mahmut Uslu'yu ve onun zihniyetini temsil eden mesai arkadaşlarından bazıları hâlâ görevde."
İşte bunlardan birisi de Didem Akın.
Fenerbahçe'ye gelişi. Nasıl geldi?
Fenerbahçe'den bir kez gidişi. Neden gitti?
Fenerbahçe'ye tekrar gelişi. Neden geldi?
Yanıtı (bilinmesine rağmen) bir de resmi ağızlardan beklenen ama alınamayacak sorular.
Türkiye'de bu işlerin "nidüğünü" ve "nasılını" pek az insan bilir. Onların da "yarısından biraz eksiği" korkudan, diğer "yarısından biraz eksiği" işine gelmediğinden konuşmaz. Meydan bizim ve "hür iradeyi" bize öğreten büyüklerimizin sorularıyla dolar taşar. Ta ki birisi seneler sonra çıkıp "Şöyle şöyle olmuştu" diyene kadar. O zaman da bir kaç "Vay anasını" nidası duyulur ve zaman aşımından hoppaa.
Şimdi bu "hoppa"nın önünde büyük bir engel var.
Türkiye'nin görüp görebileceği en önemli isimlerden bir tanesi, Diana Taurasi, zor bir süreçten geçiyor. Fenerbahçe'de bu transferin ardından esen bayram havası, kadın basketbol şubesinin olanca beceriksizliği yüzünden yerini kafa karışıklığına bıraktı. Taurasi büyük olasılıkla ceza alacak. Almayacak olsa bile, bir "idareci zaafiyeti"nin süreci buraya sürüklediği gerçeği, ortada duruyor. Bedel ödeyen sadece Taurasi ve hayal kırıklığına uğrayan taraftarlar olmamalı.
Mahmut Uslu'nun ve onun getirdiği "içten pazarlıklı" yönetim anlayışının kılıç artıkları bu kulüpten ebediyen temizlenmeli. Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'ye en büyük hizmetlerinden bir tanesi bu olacaktır.
Didem Akın Üçlemesi Ep.2 : Rastgele, Balık Var mı?
"Yukarıdaki fotoğraf" kalıbıyla gitmeye devam...
Bu kare, Fenerbahçe - Galatasaray genç kız basketbol maçında çekilmiş. Şu yazıda konu etmiştik. Ve demiştik ki:
"Diana Taurasi ve Penny Taylor maça gelmişler. A takımının hocası Ratgeber de yanlarında. Muhtemelen değil, kesinlikle birlikte çalıştıkları tesislerde böyle bir maçın varlığını kızlardan ve genç takım müsabakalarını takip eden Ratgeber'den öğrenip, Caferağa'da izlemeye karar vermişler. Ortada bir yönetici organizasyonu falan yok. Tamamen biri Amerikalı, diğeri Avusturalyalı olan iki Dünya yıldızının ve Macar hocalarının fikri. Kadraja giren diğer personel, "Bunların gittiğine biz gitmezsek ayıp olur" kontenjanından orada."
Didem Akın'ın görev tanımında "Fenerbahçe Bayan Basketbol A Takım Menajeri" yazıyor. Bunun açılımı nedir, bilinmez ama herhalde iç tüzükte engelleyici bir hüküm var; zira kendisinin daha önce bir altyapı maçına gittiği nadiren görülmüş. "Hiç görülmemiş" demiyorum çünkü Allah'ı var şimdi; A takım maçlarından sonra altyapı müsabakası varsa, lütfedip bir 5 - 6 dakika kalıyor. Zaten bu resimde de skorborda doğru "Ne işim var lan burada benim? Bitse de gitsem" bakışı canlı yakalanmış, görüyorsunuz.
A Takım Menajeri olunca, altyapıdaki kızların moral motivasyonundan sorumlu olunmuyor herhalde. Zaten bu Wnba oyuncuları / idarecileri falan da hep geri zekalı insanlar. Bok varmış gibi her fırsatta genç oyuncularla ilgileniyorlar falan.
"İyi de altyapı çok mühim hadise. Gün gelecek oradan oyuncular çıkacak, A takımda oynayacaklar. Öz kaynak düzeni işleyecek. Bu kızlarla A takım menajeri de ara sıra ilgilenmezse Sarı Çizmeli Mehmet Ağa mı kovalayacak bu işleri" mi dediniz? Çok anarşik cümleler bunlar. Didem Akın'ın çocuklara Fenerbahçelilik aşılayacak zamanı mı var? İşleri başından aşkın. Hoş, meşgul (!) olmasa bile, kendi bilmediği şeyi nasıl aşılayacak o da ayrı ya.
Makara bir yana... A Takım Menajeri ne iş yapar? En basitinden oyuncuların kendi aralarında ve dışarıya karşı olan ilişkilerinin yardımcısıdır. Bir kuple de halkla ilişkiler sorumlusu. Kendisinin ilk mevzudaki başarısı (!) iki senedir yaşanan Haydar Kemal Ateş ve Diana Taurasi olaylarından malum. "Ya ikincisinde durum ne" diye soracak olursanız, "Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim" derim.
Didem Akın, "Başkan istedi" gölgesinin altına saklanıp, kendi beceriksizliklerini ve üşengeçliklerini yalanların altına süpürenlerden birisi. Fenerbahçe'de bunlardan bir sürü var. Kendileri gibi herkesin Aziz Yıldırım'dan çok korkacağını ve ona yaklaşmaya cesaret edemeyeceğini sanıyorlar. Daha önce bu satırlarda defalarca anlattık ama fazla hatıra göz çıkarmaz.
Bundan bir kaç yıl önce, Fenerbahçe ve Beşiktaş takımları arasında lig finali oynanırken, "Neden Avrupa yakasındaki maç saatlerinin bizim tarafa oranla daha uygun olduğunu" sormuş, cevap olarak "Başkan öyle istiyor" cümlesini işitmiştik. Hemen akabinde maçta rastladığımız Aziz Yıldırım'a "Böyle böyle diyorlar" dediğimizde, "Ne münasebet. Benim hiç alakam yok" demişti. Bu enstantane, tarihe "Didem Akın Yalanları - Varan 1" olarak geçti.
Devam filminin, "Didem Akın Yalanları - Varan 2"nin çekilmesi uzun sürmedi... Daha bu senenin başında, yine Beşiktaş ile oynanan bir hazırlık maçında yukarıdaki olaya paralel olarak yaşadıklarımıza şuradaki yazıdan ulaşmak mümkün.
Kaldı ki bunlar en basit şeyler. Haberlerin revaçta kalıbı "daha neler neler" var da yazmaya çizmeye gerek yok.
Şener Şen'in "Aşk Olsun" filminde bir "at tarafından kaçırılma" sahnesi vardır. Beygirin üzerinde "Ne halt edeceğiz" diye düşünerek turlarken derenin içinde, oltasıyla balığa çıkmış, sakin sakin duran bir vatandaşa rastlar. Kendisi telaşlı, balıkçı gamsızdır.
Aklıma o görüntü geliyor, yayıncı kuruluş kamerasından, farklı bir açıdan... Dereağzı'ndaki tesisin camından oltayı sallamış biri. Ezbere bildiği işler dışında etliye sütlüye karışmadan, kokmadan, bulaşmadan geçen günler.
O vakit soralım kendisine:
Rastgele Didem Akın. Balık Var mı?
Didem Akın Üçlemesi Ep.1 : Sarı Kırmızı Bir Hayat
"Biz Fenerbahçeli değiliz ki..."
Hem zamanında bu cümleyi sarf edip, hem de senelerce Fenerbahçe'de "idari" bir görev alabilmek ne tuhaf şey.
Türkiye'de Fenerbahçeli kıtlığına kıran girmiş gibi, Didem Akın'a Fenerbahçe'de görev teklif etmek daha da tuhaf ama en garibi bu cümleyi duyduktan sonra "Görüşme burada bitmiştir" diyememek. Koskoca Fenerbahçe, "İşinize gelirse" restine boyun eğiyor. Ve sonrasında, Didem Akın Fenerbahçe'de...
Yukarıdaki fotoğraf, Sarayın Sultanları'ndan... En sol üstte 32'de 32 göstererek gülen Didem Akın, Fenerbahçe'ye zamanında çok çektiren, bu satırların yazarını da 106-103'lük bir maçta üzüntüden bitiren Galatasaray kadrosunun değişmezlerindendi.
Ne zaman ki Fenerbahçe kadın basketbola yatırım yapmaya başladı, "Bastır parayı canının istediğini al" hareketi kapsamında Fenerbahçe'ye geldi. "Biz Fenerbahçeli değiliz " diyerek...
Tabii ki bu işin psikolojik boyutu... Kimisi diyebilir ki:
"Bize ne hangi takımı tuttuğundan. İşini yapıyor mu, ona bakarız biz"
Ne iş yaptığını ikinci bölümde irdelemeye çalışacağız ama gerçekten önemsiz mi "sportif bir şube başındaki" bir kulüp personelinin hangi takımı tuttuğu? Teşbihte hata olmaz, sahada oynanan oyun bir savaştır. Siz hangi savaşta düşman ordusu komutanlarından birinin karşı tarafın karargahına, elini kolunu sallayarak girdiğini gördünüz? Madem öyle, yöneticiler de başkan da Galatasaray'dan olabilir. Olamaz mı? E hayatı sarı kırmızı, evindeki resim çerçeveleri bile sarı kırmızı Didem olmuş ya!
23 Aralık 2010 Perşembe
Sarı Melekler Gümrüğe Takıldı
Fenerbahçe kadın voleybol takımı, Serdar Gürel'in lugatımıza kattığı tabir ile "Sarı Melekler", Dünya Şampiyonu oldu.
Sonra?
Türkiye'ye gelişte, hava alanında 50 kişi tarafından karşılandılar.
Bakalım:
25.000.000 / 50 = 500.000
Her 500.000 Fenerbahçeliden bir tanesi gelmiş. İstanbul dışı, yurt dışı, mücbir sebepler falan desek.. Kimi kandırıyoruz? Fenerbahçe voleybol takımının Katar'da kupa alması Fenerbahçelilerin %99.999'unun umurunda falan değil.
Bunu önemli bir olay addetmeyenlere gerçekten büyük saygım var. Olabilir. Herkes voleybolu sevmek ya da o yönden gelen başarılara ehemmiyet vermek zorunda değil.
Ama bir kitle var ki...
Hani hep diyorum; bu memlekette Kurtuluş Savaşı yaşanırken facebook diye bir şey olsa "Vatanı kurtarmak isteyen 250.000 kişi bulabilirim" diye grup açılır, Sivas Kongresi etkinlik olarak kaydedilirdi. Sonra gelsin "Ömer oğlu Süleyman bunu beğendi", gitsin "Manastırlı Atıf Bey, bu kongreye katılacak" yazıları ve evlerde yatış. Öyle ki "Tekâlif-i Milliye" bile Farmville başından kaldıramazdı bu insanları.
Neyse... Hadi taraftarın halleri bir yana... Kulübe ne demeli?
Takım yurda dönüyor. Hava alanında bir basın ordusu. O da ne? Kızlar "Kusura bakmayın. Bizi zor durumda bırakmayın. Konuşamayız" diyorlar. Yasak varmış.
Breh breh breh...
Kardeşim yönetime seçildiniz diye Fenerbahçe'nin sahibi mi oldunuz?
Tapu dairesinde bu kulübü manevi şahsiyetinizin üstüne mi yaptılar?
Ulusal televizyonlara söylenecek iki kelimenin nesini fazla görüyorsunuz?
Kart kurt, lisanslı ürün satmaya geldiği zaman her türlü duygusunu sömürmekten usanmadığınız taraftardan bu takımları apar topar kaçırmak neden?
Neymiş, FBTV'de basın toplantısı yapılacakmış. Yapılsın. Fenerbahçe'nin büyüklüğünü birden fazla kez duyurmanın ne sakıncası var?
Ama hesap başka... Herkes biliyor da kimseler açık açık söyleyemiyor.
Ortada gocunacak bir şey yok, biz söyleyelim. Daha doğrusu soralım. Şimdi bu rütbeyi omzuna takan bu kupayı ellerinde kaldıran, yani içinde "Dünya" kelimesi geçen bir organizasyonda futbol ya da basketbol takımları şampiyon olsa, hala Bağdat Caddesi'nde şenlik var mıydı? Cevap "Evet" değil mi? Haaa. Peki şimdi neden yok? Efendim? Acıbadem mi? Müstakbel halef mi? Bir şekilde öne çıkan herkesin, yine bir şekilde üstünün çizilmesi mi? Yok canım daha neler!
Aslında bu mevzuda o tren çoktan kaçtı. Artık Fenerbahçe Acıbadem organizasyonu, Fenerbahçe tarihinde "en yüksek koordinasyona sahip iş" olarak anılacak. Dolayısıyla artık olacakların önüne geçmek mümkün değil. Ama huylu da huyundan vazgeçmiyor işte.
Velhasıl ,deveye sormuşlar:
"Boynun neden eğri?" diye.
"Ulan koskoca Fenerbahçe orada ne halde duruyor, sen hâlâ daha benim derdimdesin a pezevenk" demiş.
Kapanış Zeki Müren'den gelsin. Artık kime geldiğini de siz bilin...
21 Aralık 2010 Salı
Çarşı'nın Aşığı Fenerbahçe.Org
Böylesine mutlu bir günü zehir etmeye kimsenin gücü yetmez ama deniyorlar işte.
Futbol takımının "Ulan ne yapsak da taraftarı kahrından kıvrandırsak" diye düşünmesine hepimiz alışığız.
Gerçi aynı şekilde resmi sitemizin de saçma sapan hallerine aşinayız ama bu nedir arkadaş?
Efendim, tüm Türkiye bu şampiyonluğa sevinmiş de, gün birlik beraberlik günüymüş de falan fistan. Geçiniz! Fenerbahçe resmi sitesinde Çarşı ambleminin, bayrağının, bilmem nesinin ne işi var?
O amblemin arkasından tribünlere geçip oturanlar yıllardır basketbol - voleybol demeden kadın - erkek takımlarımıza her türlü pisliği yaptılar. Oyuncularımızın kafasına gelen yanan sigaranın, balgamın, bilumum yabancı maddenin haddi hesabı olmadığı gibi, ne anaları kaldı, ne bacıları, ne ölüleri, ne dirileri.
Birazdan kaldıracaklardır o fotoğrafı ama buradan emeği geçenlerin nasibine, Beşiktaşlıların bizim oyuncularımıza yaptıklarının aynısından düşmesini diliyorum.
İsterseniz götürün evinize asın. İsterseniz alın kıçınıza sokun ama Fenerbahçe'nin resmi sitesine, Dünya Şampiyonluğu mutluluğuna bu rezilliği karıştırmayın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















