9 Ağustos 2008 Cumartesi

Meçhule Giden Bir Gemi : Fenerbahce Vapuru

Tevfik Fikret, "Sis" siirinde Istanbul icin "Ey bin kocadan arta kalan bive-i bakir" demis. Guzel demis. Bin kocali hurmuz oldugu halde, bu kadar guzel kalabilen ender sehirlerdendir Istanbul. Istanbul'u Istanbul yapan seyleri, ne buyuk ustadlar kitaplara sigdiramamislar, biz mabad oyumu kadar bloga mi sigdiracagiz?

Gidiyor iste birisi daha... Giden Fenerbahce Vapuru... Yahya Kemal'in meshur ve adami meyus eden siirini uzerine alinsa yeridir, emektar Fenerbahce...

Artik demir almak günü gelmisse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmus gibi sessizce alir yol;
Sallanmaz o kalkista ne mendil ne de bir kol.
Rihtimda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranli hayatin ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmis ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Kaptan Kosku ahsap olan son sehir hatlari vapuruna veda zamaniymis, 10 Ekim 2008.

Yenilikler, modernlesme, cagi yakalamak vb. olgular iyi hos ama kocaman bir tarihin gorkemli yadigarini jilet ruhsuzluguna indirgeyebilmek, kulturel bir degeri islik calarak cope atabilmek gunah degil mi?

Bizim de defaten katildigimiz Ada Seferlerinin cefakar vapuru, bu sonbaharda, Istanbul huznune yakisir bicimde son bir kez demir alacaksa eger, buralardan bir selam gondermek gerek...

Cok Yasa Fenerbahce...

Bildircin Yagmuru

Rahmetli Zeki Muren'in pek bilinmeyen (en azindan iki uc yil oncesine kadar benim haberdar olmadigim) "Siir Albumu"nun adi : Bildircin Yagmuru.

Ustad giriste "Ben ne Yahya Kemal'im, ne Orhan Veli. Ben Zeki Muren'im. Zannederim, iyi sarki okumaya calisirim. Bu benim hobim, iddiam yok. Ama siz severseniz mutlu olurum, bahtiyar olurum" diyor. Ve siirlerini insana sevdiriyor da...

Iki tane ornegi asagiya koydum. Birincisinin adi "Alin Yazim", ikincisinin ise "Tek Kisilik Din"

------------------------

Allah Baba'nın mürekkebi bitmedi mi benim alnımı yazarken?
Ya da nasıl kırılmadı kalemi?
O zaman alfabeler beş harfli miydi?
Yalnız senin ismin mi kolay geldi Tanrı'ya?
Yeşiller nerdeydi?
Pembeler yok muydu?
Toz maviler?
Beyazlar?

Fon kara.
Yazı kara.
Benden başka okuyanı olmayan sayfa, kaderim...

------------------------

Hayallerimden kulübe ördüm.
Yolsuz, damsız.
Alnımın ateşinde ısıtırım elimi.
Mor kütükler yakarım göz bebeklerimde.
Gamsız..
Coban yıldızından kıskanırım.
Camların nefesinden.
Gündüzleri yalnız benim sanırım.
Urperirim gecelerin sesinden..

Ne yitirdiysem karanlıklar gotürdü.
Seni onlara kaptırmam.
Tek kişilik din yarattım,
Ellere taptırmam.

Mirhat Olmez, Vatan Bolunmez

Gecen gun Hurriyet gazetesinin internet sayfasinda rastladim bu habere:

"Yönetmenliğini Gani Rüzgar Şavata'nın yaptığı, manken Tuğba Özay ve oyuncu Yalçın Dümer'in başrollerini paylaştığı ‘Saddam'ın Askerleri Kara Güneş’ adlı filmin Malatya'daki çekimleri sırasında, kamyonet arkasına bağlanan iki attan biri sürüklenerek telef olması hayvanseverlerin tepkisine neden oldu"

Dupeduz rezalet ama insan hayatinin bile zerre degeri olmayan necip ulkemizde bir at oldu diye kimsenin giki cikmaz. Bana kalsa, zavalli hayvanin yerine, kerameti kendinden menkul basrol oyunculari (!), yuce (!) kisilikler T.O.'nun ve/veya Y.D.'nin telef olmasi daha yerinde olurdu ama nasip bu yonde tecelli etmis. Artik bir dahaki sefere...

Tarih, 27 Haziran 1998... Yazin macsiz ve amacsiz boslugunda, klasik bir Kadikoy yuruyusu Canar'in...

Pendik-Kadikoy hatti donus yeri, Pasabahce kosesinde in. Kitapevi-Sahaf gezintisinden sonra ogle yemegini yemeye git. Havuzun hizasinda sag kolda kalan KFC'nin sokagindan gir. Dumduz ileride erotik filmler oynatan sinemayi da gecip, sokagin soluna don. Tam kosede 1 milyona bol kofte kultu. Van basten'le dersanedeyken favori mekanimiz ve menumuz olan kofte-piyaz.

Bu koftecinin hemen caprazinda "1 Numarali Ganyan Bayii" vardi. Simdi cicekci olmus... Kocaman, iki katli, 5 makineli bir bayii idi.

Karni tok, sirti pek her yarisseverin yapacagi uzere iceri girdim. Usta yariscinin bulteni Arsiv'i ve tekaut atcinin bulteni Istanbul Puanli'yi aldim. Az miktarda altili ve bol bol bahis kuponu da aldiktan sonra, goul rahatligiyla masalardan birisine cokecektim ki tukenmez kalemimin olmadigi farkettim. Bir parantez; Yaris oynayan birine "Kaleminizi verir misiniz?" demekle "Annenizin, dunyanin en eski meslegi oldugu soylenen meslegi icra ettigini dusunuyorum" demek arasinda herhangi bir fark yoktur. En azindan kalem istegine mukabil bakislar onu anlatir. Kapat parantezi... Ezberime gore yakinlarda kirtasiye yoktu ama yapacak bir sey de yoktu. Caferaga Spor Salonu'nun oradaki kirtasiyeye kadar gidip, bir kalem aldim.

Ganyana geri dondugumde insanlarin "Allah rahmet eylesin. Gencecik cocuktu" falan demelerinden, o arada kimin vefat haberinin ulastigini tahmin etmeye calisirken, daha muhtemeller yayinlanmaya baslamadigi icin normal yayinda olan televizyondan Kerim Tekin'in trafik kazasinda oldugu haberinin yayinlandigini farkettim. Haber yayinlandi, insanlar taziye bildirdiler vs. vs. Sonra her sey normal seyrinde ilerlemeye basladi. Ta ki bir olum haberi daha gelinceye kadar...

25 Nisan 1993 dogumlu, Kanatli 3'den olma, Cansever'den dogma, Al Arap aygiri Mirhat'in vefati bildirildi TJK'dan.

Mirhat, katildigi 29 yarista, sadece 2 ikincilik, 1 altincilik almasina karsin, 26 yarista birinci olmustu. Ekstra bir sey vaadetmeyen orjini ve cogunlukla vasat jokeylerle kosmasina ragmen, rahat rahat kazandigi yarislar, hakkinda "Yarim Kan" dedikodusunun cikmasina neden olmustu.

Bu haberin gelmesinin ardindan yasananlari bugun bile saskinlikla animsiyorum ve tasvir etmem mumkun degil ama bir deneyelim.

Ganyan bayii bir anda dalgalandi. Disari kosan iki-uc kisiyi cok net hatirliyorum. Sanki isgale ugramisiz da haber yetistirilecek yerler varmis gibi, hepsi birer Manastirli Hamdi misali. Iceride bagiris-cagirislar hasil oldu, "Olmaz, olamaz" diye. Yaris sonuclarinin yazildigi beyaz tahtanin uzerine karalanan "Mirhat Oldu. Camiamizin Basi Sagolsun" yazisi bir yana, birinin gozleri dolu dolu olarak, tukenmez kalemle duvara yazdigi "Mirhat olmez, vatan bolunmez"e oylece bakakalmistim. Goren, orada bunlari yapan herkesi Mirhat'in kazancina ortak sanirdi.

Yillar gecti. 10 sene olmus. At merakim hos bir sada olarak geride kaldi ama ezber bozulmuyor haliyle. Ne zaman o zamanin atcilarini gorsem ve ne zaman konusu acilsa "Nur icinde yatsin. Buyuk atti" diyene rastlanir. Sadece Mirhat da degil, vefat eden digerlerine de bu vefa gosterilir. Hani demistik ya yazinin basinda; illa bir sey olacaksa, film setinde zavalli ata olacagina basroldekiler diye adi gecenlere olsaymis diye. Tercih meselesi. Ne yani yalan mi soyleyeyim?

PS : Mirhat'in olumu icin "Bagirsak Dugumlenmesi" demislerdi ki atlar icin cok yaygin bir vefat sebebidir. Ancak aradan zaman gectikce tevaturler artmaya basladi. Birini anlatayim. Olmeden bir kac gun once tan vakti galobunu yaparken, beraber idman yaptigi vasat bir ata gecilince uzuntuden hastalanmis ve bir kac gun sonra kahrindan olmus. Ne diyeyim? Seviyorum bizim memleketi...

5 Ağustos 2008 Salı

Fenerbahce, adami ne yapar?

Mesai aleminde vuku bulan bir mevzuya istinaden, ustadin sozunu (affina mahcuben ve ayni kapiya cikmak suretiyle) biraz degistirerek;

Fenerbahçe, sadece rengiyle bile bazılarını prostat eder, gecede dört defa teşaşüre kaldırır.
(Halit Capin)

3 Ağustos 2008 Pazar

Avatar : The Last Airbender

Bir cizgi filmi daha "Buraya Kadar" damgasiyla hafiza rafina kaldiriyoruz. Avatar bitmis. Nickelodeon, final bolumlerinin hepsini birden ayni gunde yayinlamis, 19 Temmuz 2008'de. Kazakistan'da gecirdigimiz Dunya Fenerbahceliler Gunu'nun boyle de bir hatirasi oldu iste.

Dayanamayip, ozetlerden okudugum kadariyla, Avatar Aang, Ates Lordu Ozai'yi yemis. Yalniz Pai-Sho ustasi, Rizeli gibi cay seven, babacan, sempatik ama yeri geldi mi kodu mu ucuran Ba Sing Se maglubu Iroh amcamiza fazla yer verilmemis gibi geldi. Ilk sezonun Dvd'sini kapmistim. Nasip, ikinci ve ucuncu sezonlara artik. Oyle neten cekip indirmeden, tadina varar izleriz artik.

Helal lan Aang. Bir de Katara'yla bas goz olursan tamamdir.

Suleyman Fethi Bey (Borclu Olduklarimiz)

Aziz Nesin'in hemen her kitabi gibi muthis kitaplarindan biridir, "Borclu Olduklarimiz"... Kurtulus Savasi surecini anlatirken, bol bol aglatir.

Az once Izmir demisken; Izmir icin kani akan ve sehit olan ama gururu olmeyen bir Istanbullu'nun hikayesini yazmadan gecmek ayip olur.

Nur icinde yatsin.

------------------------

İLK DİRENİŞ

İstanbul'da, Sirkeci'den Gülhane Parkı kapısına doğru giderken yol sağa kıvrılır. Yolun bu dönemecinde, sağda, eskiden bir tekke vardı. Salkımsöğüt Kaadiri tekkesi denilirdi. Bu tekkeyle bitişiğindeki yapılar sonradan yıktırılmış, yol biraz genişletilmiştir. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Salkımsöğüt tekkesinin şeyhi İzzî Efendi'ydi. Şeyh İzzî Efendi'nin Üsküdar'daki evinde 1877 yılında bir oğlu dünyaya geldi. Çocuğun adını Süleyman Fethi koydular.

Büyük Türk ansiklopedilerinin pekçoğunda Süleyman Fethi adını görebilirsiniz.

Şeyh İzzî Efendi'nin oğlu ne yapmıştı da, adını ansiklopedilere geçirmişti? İşte bu sorunun cevabını anlatacağız.

Küçük Fethi askerliği çok seviyordu. Bu yüzden askeri okula girdi. Her ders yılı sınıflarını başarıyla geçiyordu. 1896 yılında, sınıfının onuncusu olarak Harp Okulu'nu bitirdi. 1899'da kurmay subay oldu. Askerlik göreviyle Hicaz'da bulundu. Sonra savaşlara katıldı. Savaşta yaralandı. Üstün başarılar gösterdi. Rütbesi yükseldi. 1912'de, o zamanın savunma bakanlığı olan Harbiye Nezareti'nde danışman yardımcılığına atandı. 1914'te albaylığa yükseltildi. Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Kurmay albaylığa yükselmiş olan Süleyman Fethi Bey, savaşta gösterdiği üstün başarılar ve fedakârlıklarından ötürü nişanlar, madalyalar kazandı. Ne yazık ki, aldığı yaralar yüzünden hastalandı. 1916 yılında tedavi için Wiesbaden kaplıcalarına gönderildi.

Albay Fethi Bey tedavisinden sonra Wiesbaden'den yurda döndüğünde, Türkiye, tarihinin en üzünçlü günlerinden birini yaşamaktaydı. Büyük Savaş'ta, işbirliği yaptığımız savaş ortaklarımız olan uluslarla birlikte yenilmiştik. Yengin devletler, Türkiye'yi parçalayıp bölüşmeye çalışıyorlardı. İşte bu acı günlerde Wiesbaden'den yurda dönen Fethi Bey, Dördüncü Kolordu'nun İzmir Askerlik şubesi başkanlığına atanmıştı.

Fethi Bey evliydi, ama çocuğu olmamıştı. Çocukları çok severdi; o denli çok severdi ki, sık sık yanına gelip kendisiyle konuşan çocukları sevindirmek için masasının gözünde çukulata bulundurur, bu çukulataları çocuklara dağıtırdı.

O günlerde Yunanlılar'ın İzmir'e asker çıkaracakları-söylentisi çok yaygındı. Sonunda bu söylentiler gerçekleşti. Yunan savaş gemileri İzmir Limanı'nda göründü.

1919 yılının 15 Mayıs'ı; işte o kara gün Yunan ordusu İzmir'i işgal etmişti.

Albay Fethi Bey, hergünkü gibi o sabah da, İzmir'in Karantina denilen semtindeki evinden çıkıp işine gitmek için hazırlanmaktaydı. Eşi Edibe Hanım, düşmanın İzmir'i işgal ettiği böyle bir günde askerlik şubesine gitmemesi, bir süre evinde kalıp durumu gözlemlemesi için rica etmekteydi. Fethi Bey'in, eşi Edibe Hanım'a cevabı kısa olmuştu:

— Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!

Fethi Bey evinden çıktı. Görevi başına gitti. Masasına daha yeni oturmuştu ki, başlarında iki Yunan subayı bulunan erler içeri girdi. Yunanlı subaylardan biri Fethi Bey'e, esir olduğunu söyledi. Fethi Bey, İzmir işgal edildiğine, savaş da olmadığına göre, esir olamayacağını söyledi. Ama Yunanlı subaylara söz anlatmanın olanağı yoktu Fethi Bey'i zorla odasından çıkardılar. Silahlı Yunan erleri arasından yürüterek Kordon denilen rıhtım yolundan geçirdiler; Pasaport denilen yere getirdiler. Pasaport'un rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarını da tek sıra olarak yanyana dizmişlerdi. Fethi Bey'i bu sıranın başına koydular. Efzun denilen özel kılıkta giyimli Yunanlı erler de rıhtım boyuna dizilmişlerdi. Yunan savaş gemileri limandaydı. Kıyıya asker çıkaran Yunan gemileri rıhtıma yanaşmıştı.

İşgalden sevinç duyan yerli Rumlar alanı doldurmuş, bayram havası yaşıyorlardı. Kimi Rumlar da yapıların damlarına, çatılarına çıkmışlardı. Balkonları, terasları doldurmuşlardı. Sevinç çığlıkları atıyorlardı.

Bir Yunan subayı, yanında bir Efzun eriyle, tek sıra dizilmiş olan Türk subaylarından biri önünde duruyor, onlara kollarını yana kaldırtıp indirterek "Zito Venizelos!" yani "Yaşasın Venizelos!" diye bağırmalarını söylüyordu.

Venizelos, o zamanki Yunanistan'ın başbakanıydı. "Zito Venizelos!" diye bağırttıktan sonra Türk subaylarına bir de kollarını yana kaldırtıp indirtmesinin hiçbir anlamı yoktu elbet. Ama aşağılamak, küçültmek için Türk subaylarına böyle yaptırıyorlardı. "Zito Venizelos!" diye bağırtan Yunan subayının yanındaki Efzun erinin elinde süngü takılmış tüfek vardı. Söylenileni yapmayan, karşı gelen Türk subayı olursa Efzun eri onu süngüleyecekti.

Yunan subayının karşısına geldiği her Türk subayı, kollarını yana kaldırıp indirerek "Zito Venizelos!" dedikçe, yapıların damlarındaki, çatılarındaki, evlerin balkonlarındaki Rumlar, alanı dolduranlar alay ederek kahkahalar savuruyorlardı.

"Zito Venizelos!" diye bağırtılan bu Türk subayları, sonradan bir yolunu bulup Anadolu içlerine geçecek, işgalci Yunan ordusuyla çarpışacak ve bu üzünçlü anının acısını onlardan çıkaracaktı. Ama şimdi "Zito Venizelos!" diye bağırmak zorundaydılar. Çünkü karşılarında, süngüsünün ucunu göğüslerine dayamış Efzun eri duruyordu. Her "Zito Venizelos!" diye bağıran Türk subayının düşmana olan hıncı daha da bileniyordu.

Yunan subayı sırayla gele gele Albay Fethi Bey'in karşısına gelmişti. Fethi Bey, Yunan subayının dediğini yapmıyordu. Ne kollarını yana kaldırıp indiriyor, ne de "Zito Venizelos!" diye bağırıyordu. Bakışlarını karşısındaki Yunan subayına dikmiş, ateş saçan gözlerini kırpmadan dimdik bakıyordu. Yunan subayı buyruğunu birkaç kez yineledi. Fethi Bey'e "Zito Venizelos!" dedirtmek için birkaç kez boşuna bağırdı. Fethi Bey sanki onu duymuyordu, kayadan bir yontu gibi dimdikti.

Yunan subayı ummadığı bu direniş karşısında öyle kızmıştı ki, o kızgınlıkla birden elini uzatıp, Fethi Bey'in omuzlarındaki albaylık apoletlerini sökmek istedi. Fethi Bey, Yunan subayının elini şiddetle iterek,

— Onları sen takmadın ki sen sökesin! diye bağırdı.

Yunan subayı, Zito Venizelos, demesi için son bikez daha Fethi Bey'e bağırdı. Fethi Bey oralı değildi. Yunan subayı, yanındaki Yunan erine komut verdi. Efzun eri, Fethi Bey'in göğsüne dayalı süngüsünü hızla itti. Süngü albayın göğsüne saplanmıştı. Süngünün açtığı yaradan kan fışkırıyordu. Ama albay Fethi Bey'in yüz kaslarında en küçük bir kıpırtı, bir acı belirtisi yoktu. Yine öylece dimdik duruyordu. Efzun eri, Türk albayını süngülerken, alanı doldurmuş ve damlarda, çatılarda, balkonlarda, pencerelerde toplanmış Rumlar'ın çığlıkları göklere yükseliyordu.

Efzun eri, kanlı süngüsünü Albay'ın göğsünden çekti. Yunan subayıyla birlikte, sırada bir sonraki Türk subayının karşısına geçti. Sıradaki her Türk subayına, Yunan subayı isteğini yaptırttı. Sıradaki Türk subayları bitince, Yunan subayıyla Efzun eri yeniden sıranın üst başına geçtiler. Sırayla gele gele yine albay Fethi Bey'in karşısına geldiler. Yunan subayının sözlerini İzmirli bir Rum, Türkçe'ye çevirdi:

— Kollarını yana açıp indirirken Zito Venizelos, diye bağıracaksın!

Fethi Bey'de yine ne ses, ne bir kıpırtı vardı. Yunan subayı bikez daha yanındaki Efzun erine komut verdi. Efzun eri, ikinci kez Fethi Bey'i süngüledi. Fışkıran kanlardan Fethi Bey'in giysisi kan içinde kalmıştı. Yerli Rumlar'ın bağrışmalarından, haykırışmalarından yer-gök inliyordu.

Yunan subayı ve elinde kanlı süngüsüyle Efzun eri. Fethi Bey'den sonraki Türk subayının karşısına gittiler. Bikez daha bütün sırayı dolaşıp Türk subaylarına istediklerini yaptırdılar. Gele gele üçüncü kez Albay Fethi Bey'in karşısına gelmişlerdi. Ama bu kez, alanı dolduranların bağrışmaları, sövgü haykırışmaları, kahkahaları, homurtuları, uğultuları birdenbire kesilmişti. Onca kalabalık sanki birden donup kalmıştı. Kimseden ses soluk çıkmıyordu. Ordaki binlerce Rum merak içindeydi: Türk albayı üçüncü kez de direnecek mi, yoksa ölüm korkusuyla "Zito Venizelos!" diye bağıracak mıydı? Sonunda süngü zoruyla Türk albayı amana gelecek miydi? Kimseden çıt çıkmıyordu. Görünmez bir taş kesilmiş o sessizlik içinde Yunan subayının sözleri ve bir yerli Rum'un çevirisi alanın her yanından duyuluyordu:

— Kollarını kaldırıp indirirken Zito Venizelos diye bağıracaksın!

İki kama ucu gibi parlayan gözlerini Yunan subayına dikmiş olan Fethi Bey'in dudakları bile kıpırdamıyordu. Üçüncü kez süngülenmeyi göze almış, yine direnmişti. Yunan subayının buyruğuyla Efzun eri, Fethi Bey'i üçüncü kez süngüledi; bu kez süngüsünü daha hınçlı, daha hızlı dürtmüştü. Fethi Bey'den yine ses çıkmadı, ama alanı dolduran insanlardan birden bir uğultu yükseldi; şaşkınlık mırıltılarının oluşturduğu bir uğultuydu.

Tam yirmiiki kez... Evet, yirmiiki kez Yunan subayı, albay Fethi Bey'in karşısına dikilip, O'nu "Zito Venizelos!"diye bağırtmaya zorladı. Hayır! Fethi Bey sesini bile çıkarmadı. Yirmiiki kez süngülendi. Süngülenirken gözünü bile kırpmıyordu. Yalnız her süngülenişinde daha çok kan yitirdiği için yüzü daha çok soluyor, ak donuk bir renk alıyordu. Yaralarından akan kanlar, ayaklarının dibinde gölleniyordu. Süngüleye süngüleye bile Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'e "Zito Venizelos!" dedirtemediler. Ama yaralarından çok kan yitiren Türk albayının gücü gittikçe azalmaktaydı. Ayakta zor durabildiği belliydi. Yirmiiki yarasından kan akarken, yine de düşmanının karşısında dimdik durabilmek için insanüstü bir çabayla son gücünü harcıyordu. Kanı çekilen yüzü, dudakları aka kesmişti. Yunan subayı yirmiikinci kez haykırdı. Yerli Rum, O'nun sözlerini yine çevirdi:

— Zito Venizelos, diye bağıracaksın!

Hayır, Fethi Bey yine bağırmadı. Efzun eri, subayının buyruğuyla Fethi Bey'i yirmiikinci kez süngüledi. Artık ayakta durmaya direnci kalmamıştı, Fethi Bey ayaklarının dibinde göllenmiş kanının üstüne düştü, oraya yığıldı.

Eşi Edibe Hanım, yakınları, İzmir'i işgal eden Yunan birliği komutanından, Albay Fethi Bey'i kendilerine vermelerini istediler. Ama Yunan komutanı, yaralı Türk albayını vermedi. Fethi Bey'in yakın dostu Ali Şefik Bey, İzmir'deki Fransız Başkonsolosluğuma başvurdu. Ancak Fransız Başkonsolosu'nun yardım ve aracılığıyla Fethi Bey Yunanlılar'ın elinden alınabildi.

Ölmek üzere olan Fethi Bey hastaneye yatırıldı. Bütün gece başucunda bir Türk hemşiresi bekledi.

1919 yılının 15 Mayısı'nı 16 Mayıs'a bağlayan gece, sabaha karşı, Fethi Bey,

— Makamımı görüyorum! diye inledi.

Bu, O'nün son sözü oldu.

Şehit Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'in na'şı, dostu Ali Şefik Bey'in Küçük Fettan Sokağı'ndaki evine getirildi. Evde büyük bir masanın üstüne konuldu. Kadınlı erkekli ev insanları, sabaha dek, Şehit Albay'ın başında saygı nöbeti tuttular. Ertesi gün Şehit Albay Fethi Bey için çok büyük bir cenaze töreni düzenlendi; öyle ki bütün Türk İzmir halkı ayağa kalkmıştı, yer yerinden oynadı. İşgalciler bile bu coşkulu saygı gösterisini önleyememişti.

Fethi Bey, İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömüldü. Süngü yaralarıyla delikdeşik olmuş kanlı albaylık giysisi de sonradan askeri müzeye verildi.

Fethi Bey'e çok yalın bir mezar yapıldı. Mezar taşına kabartma bir kılıç ve bir kalpak resmi yontuldu; kılıç altın yaldızla yaldızlandı.

Üsküdarlı Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey'in ancak destan kahramanlarına yaraşır bir yiğitlikle direnmesi yüzünden şehit edilişi, dost düşman herkeste büyük bir saygı uyandırmıştır. O'nun ölümü göze alarak yiğitçe direnişi karşısında düşmanları bile saygı duymuşlardır. İzmir'e, resmi yada özel bir nedenle gelen yabancı askerler, eski komutanlar bugün bile Albay Fethi Bey'in mezarını ziyaret eder, O'nun büyük yurtseverliği karşısında saygıyla eğilirler.

Seven Doors Hotel (by Europe)

Fourhoundred years back in this time
Seven Doors Hotel
A massacre took place and a young man died
Opened one gate to Hell
The Eibon is open use your eyes
To read and learn
In the end it could be your turn

1981 traces were found
That could not exist in one's mind
A woman could lead you totally deceive you
Without your knowing she's blind

Seven Doors Hotel
One of seven gates to Hell
Seven Doors Hotel
One of seven gates to Hell

Do always watch out for things
That you see but don't understand
The Devil is there always somewhere
Ready to command

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Goddess of The Court

Cografi bakimdan kapi komsum Cin'de olimpiyatlarin baslamasina yakin "Kim? Nerede? Ne oynuyor" diye gezinirken, Zafer yukaridaki resmi gonderdi.

Cappie Pondexter

2007 ve 2008 sezonlarini takip eden bir Fenerbahcelinin hayati boyunca unutamayacagi bir oyuncu oldu CP.

Turkiye'nin Clarrisa Davis ile baslayan (en azindan benim yasimdakiler icin) "Takimi Tek Basina Sampiyon Yapabilme Yetisi"ne sahip oyuncular listesinde uzak ara bir numara oldu.

2007 sezonunda;
28 mac
29 dakika
15.9 sayi
3.9 ribaunt
3.1 asist
1.6 top calma
% 45.1 iki sayi
% 40.3 uc sayi
% 72.7 serbest atis

2008 sezonunda ise;
25 mac
31 dakika
17.4 sayi
3.9 ribaunt
4.0 asist
1.4 top calma
% 52.3 iki sayi
% 35.5 uc sayi
% 84.6 serbest atis istatistikleriyle oynadi.

Sadece takimi iki sene ust uste elini kolunu sallaya sallaya sampiyon yapan bu istatistikleri degil, onlarin yaninda cok degerli olan seyleri de vererek veda etti Cappie Fenerbahce'ye.

Sahadaki muazzam hallerinin yaninda, kenarda oldugu anlarda bir dakika bile yerine oturmadan devamli surette saha icini telkin etmesini unutmak mumkun degil.

2007 yilinda Avrupa'da son 8'e kaldigimiz Dexia maci sonrasinda sirilsiklam halde tribunlere kosup, elinde Fenerbahce bayragiyla dakikalarca bagirmasi akildan cikmaz.

Son kazandigimiz Turkiye Kupasi'ndan sonra ustunu basini cikarip deliler gibi sevinmesi de oyle.

Kendisine "Please don't go away. Say what you say. But say that you'll stay" yazan bir pankart actigimizda, gozlerinin dolmasini ve butun salonun kendisini alkislamasini da kimse unutamaz.

Beni buraya ugurlamak icin yapilan tekne gezisinde, bir konusma yapip "Size ihtiyacimiz var" dediginde "Ol de olelim Cappie reis" kivamindaydi herkes. Yukariya bogazi seyretmeye ciktigimizda, Saban'in elinden kaptigi Fenerbahce bayragini, yandan gecen gemilere gosterirken "Fenerbahce" diye bagirmasindan etkilenmeyen var miydi acaba?

O unutulmaz, bu unutulmaz derken yazi sekli boyle monoton, kelimeler ise kifayetsiz kaliyor boyle bir sporcuya. Zira gidisiyle bizi bu kadar kahirlara salan az sporcu oldu, bu alemde.

Ileride bir gun Fenerbahce'yi kendimizce anlatirken, Cappie Pondexter'a deginmeden gecmeyecegiz. Belki bu formanin 100 yillik tarihinde ender de olsa gordugu, ama bizim kusagimizin hemen hic sahit olmadigi bir yabanci sporcuydu Cappie. Takimina ve camiasinin hassasiyetlerine taraftarca bagliydi. Bu cesit bir yerli oyuncu kitligina bile kiran girdigi donemde esi bulunmazdi. Yolu acik olsun. Ozleyecegiz...

PS: Asagida Cappie'nin olimpiyatlardaki mac programi var. Forma cubuklu degil ama ne yapalim. Kader boyleymis...

Saturday, August 9
8:00 p.m.
USA - Czech Republic

Monday, August 11
8:00 p.m.
China – USA

Wednesday, August 13
10:15 p.m.
Mali – USA

Friday, August 15
8:00 p.m.
USA – Spain

Sunday, August 17
10:15 p.m.
New Zealand – USA

Pushing Daisies

Cnbc-e'nin yayinladigi, bizim de yayinlandigi esnada yanladigimiz dizilere bir ekleme yapalim PD ile.

Ned kardesimiz; olen insanlari, kendilerine dokunmak suretiyle bir dakikaligina canlandirmaya muktedir bir vatan evladidir. Bir dokunus daha ise "Sonsuz Uyku" demektir. Ve bu arada, sure bir dakikayi gececek olursa, baska birisi olmektedir.

Emerson Cod namiyla maruf, BA Baracusvari bir ozel dedektif abimiz ve normal isi Pie-Maker'lik olan Ned bu durumdan vazife cikarip "Yaninda nakit de cikar mi?" merakiyla, olu arkadaslarin canlandirilmasina ve kendilerinin canina kimin kiydigini ogrenerek odulleri cukka etmeye yol alirlar.

Birinci bolumde Ned, cocukluk aski Chuck'i canlandirir. Fakat butun tek dram unsuru da burada baslar, zira bir daha Chuck'a dokunamayacaktir. Turk seyircisini diziye cekecek olan da sinema memlekete geldiginden beri beyaz perdeye, ondan once ise matbuata damgasini vuran bu "imkansiz ask" ve "ayri dunyalarin insani" temasidir iste. Bir kez, o da seffaf ceset torbalarinin icindeyken (oraya kadar nasil geldiklerini anlatmayayim, heyecani kacmasin dizinin) naylon uzerinden opusebilir gibi olurlar. Ona da Cod engel olur. Hos, olmasa canlarindan olacaklardir ya, neyse...

Ned, Chuck ve Emerson (favori) disinda, Ned'e takintili Olive ve Chuck'in teyzeleri dizinin demirbaslari konumunda. Ikinci sezonu cekilmeye baslanan ve 1 Ekim 2008'de yayina girecek olan Pushing Daisies'in Turkiye'de en son S1E8 bolumu yayinlandi. Megerse Ned'in, 1 dakikalik zaman asimindan mutevellit Chuck'in rahmetli babasinin olumune vesile oldugunu ogrendik. Bolum bunu duyan ve tam da o anda uyumak uzere olan Chuck'in gozlerinin faltasi gibi acilmasiyla son buldu. Merakla devamini bekliyoruz ve Turkiye'ye gittigimizde The End'de dvdleri bulabilmeyi umuyoruz.

Dvd demisken, Avatar:The Last Airbender ne oldu yahu? Bitti mi acaba?

31 Temmuz 2008 Perşembe

Clone Wars

"Kablo nerde? Daga kacti. Dag ne oldu? Yandi bitti kul oldu"dan beter, iletisim hususunda Kerbela muadili bir mekanda oldugumuzu (yine de karetta karetta hizinda da olsa sukur baglanti var) cok sik tekrar ediyorum ama ne yapayim? Delisi oldugumuz, cocuk yasta ugruna Jedi elbisesiyle Bostanci Caddelerinde fink attigimiz serinin bir filmi daha geliyormus ve haberimiz yok. Sinirlenmeyip de ne halt edeceksin?

Filmin mujdesini, alemin kral Druidlerinden Cengaver verdi.

"The Clone Wars are raging between the Separatists and the Galactic Republic. When Jabba the Hutt's son is taken by a group of renegades, two Jedi are summoned to investigate. Anakin Skywalker and Obi-Wan Kenobi depart in search of answers: where is the Hutt's son, and who is controlling this mysterious renegade group? Yoda sends Ahsoka Tano along as Anakin's apprentice, Obi-Wan duels Asajj Ventress, and Anakin finds himself dueling Count Dooku once more. Meanwhile, the Sith plan to instigate a three-way war, including the Hutts." diyor imdb. Adresi de verelim.

http://www.imdb.com/title/tt1185834/

15 Agustos'da Amerika'da gosterime giriyormus. Buraya da 1 aya kalmaz gelecektir. Buraya derken, Turkiye'ye yani. Oraya. Buraya daha gelmez. Kazakistan'a yani. Neyse boku cikti...

Ilk cikan animasyon seri de oldukca guzeldi.

Mace Windu'nun kum pistte yarattigi harikalar ve bir Kolorduyu telef etmesi. Ilum'da Master Yoda'nin droid kesme showu. Assaij Ventress ve Anakin duellosu gibi unutulmaz bolumler vardi.

Bir kac seneye de Episode VI sonrasi baslar. Sonra Episode I oncesine donus. Iki ters bir duz. Ama yakisiyor seriye boylesi. Her ne kadar Godfather II'nin ortasinda Vito'nun koyune donup, kisik sesle soylendikten sonra Don Ciccio'yu sol alttan sag yukariya yarmasi kadar zevk vermiyor olsa da bu geri donusler, Master Yoda'yi 100'lu yaslarinda genc bir delikanli olarak gormek de guzel olurdu.

May the force be with you.

Trt, ilk yayinlarinda bu force'u "Kudret" diye cevirirdi. Kudretmis. Yok Halil...

Hal-i Pur Melal

Kazakistan'i dinliyorum,
Gozlerim kapali.
Hic bir sikim duyamiyorum.
Depodayim, karantinali.

Sair : lacivert

Hal-i pur melalimi mukemmel anlatmis reis.

Saygilar.

Karakterin Parayla Imtihani

Herhangi bir seyi cok icten gelerek opebilmek icin askla sevmek gerekir. Sevgiliniz olur, anneniz-babaniz olur, kardesiniz olur, bayraginiz olur veya formaniz olur.

Yukaridaki resimde bulunan zatin, formasini opmesine baksaniz, sanirsiniz ki hayatinin bir numarali onceligi su uzerinde tasiyip, terlettigi sari lacivert renkleri haiz forma...

Oyle mi acaba? Yoksa, profesyonellik omurgaliligi yeniyor mu yine?

Bu futbolcu Fenerbahce'ye transfer oldugunda soyle sorup, yine cevabi kendimiz vermistik soylece:

"Hangimiz sirketimizde ya da evimizde‚ kendimize / ailemize agiz dolusu kufur etmis birisini gonul rahatligiyla agirlayabilir‚ onunla tesrik-i mesaide bulunabiliriz? El cevap: Ancak midesiz olanlarimiz."

Su resmin uzerine benzer bir soru soralim madem. Hangimiz ismini duyunca kufuru esirgemeden bolca kullandigimiz ve hatta alenen nefret ettigimizi hal ve hareketlerimize milyonlara yansittigimiz bir olguya bu denli asikmis gibi davraniriz?

A. Paradan gozu donenler
B. Midesiz olanlar
C. Omurgasiz olanlar
D. "Dun, dundur. Bugun, bugundur"u dustur edinmisler.
E. Hepsi

Secin, begenin, alin. Baska secenek yok.

Stalin'in o soylenmeyesi; "Bir kisinin olumu trajedidir. Milyonlarin olumu ise istatistik" sozu var ya hani. Onu cagristiran bir durum var Fenerbahce'de aslinda. Su resimdeki E.B.'nin omurgasizligi istatistik kabilinden bile onemli bir sey degil de; cinar gibi sapasaglam koca bir camiayi omurgasiz dinamiklere sahip olma yolunda kosar adim goturen bir surec var. Musebbibi belli, yarari belli, zarari belli bir baskanlik sureci. O surecin sonunda ucuruma bakip, rakimizi yudumlayarak "Ne guzel manzara" mi diyecegiz, yoksa beraberce ucurumdan duserken uc film birden mi gorecegiz bilinmez.

Bindik bi alamete, gideyoz kiyamete.

Edge of Thorns (by Savatage)

An offering of reasons
We put them all in play
A covering of treasons
That one by one we let slip away

A solitary dancer
So lost upon her stage

I have seen you on the edge of dawn
Felt you there before you were born
Balanced your dreams upon the edge of thorns
But I don't think about you anymore

A study made from winter
Of summers long ago
And dreams that used to glitter
Safely now hidden under snow

And so we end the chapter
And let the stage lights fade

I have seen you on the edge of dawn
Felt you there before you were born
Balanced your dreams upon the edge of thorns
But I don't think about you anymore

30 Temmuz 2008 Çarşamba

The Curse of a Dying Angel

Anime, Manga diye diye gezinirken rastladim bu resme. Asagida Kenan Yarar'dan da bashetmisken, ucundan bucagindan stiline benzeyen bir cizim.

Arada atariz.

29 Temmuz 2008 Salı

Gazamiz Mubarek Olsun

Bu geceki MTK maciyla sezon resmen aciliyor. Otuzuncu yasimizdan once son sezon. Oyle yas takintilari vs olan bir insan degilim de miladi tutturmak gerek. Fenerbahce diye bir seyin varoldugundan haberdar olali yirmidort, tribunlerdeki 17 yili geride birakiyorum bu baslangicla. Tribunlerden cook uzak da olsam, boyle bir sezon basliyor iste.

Halit Capin'in bir suru "En guzel" yazisiyla beraber, yine "En Guzel" sezona baslangic yazisidir bu benim nazarimda.

Bu gece gazamiz mubarek ola...

------------------------------

Onlar hiç gelemiyorlar bana…

Onlar annemle babamlar… Hiç ama hiç gelemiyorlar…Ben gidiyorum bazı bazı…

Kendileri Kozlu Mezarlığı’nda otururlar…Yan yana, iç içe… İkisi de çok çok ölü…

İşittim ki annem yine çok bozuluyormuş babama… Kalkıp Fenerbahçe maçına gitmek istediği için.

Oturup söyleştik bir akşam üstü… Sanki yaşarmışız gibi…

İlk sordu babam : “Fenerbahçe ? O kaledeki kimdir ?”

Dedim ki, “Çok ünlü, dünya çapında bir tane.”

Dedi ki, “Cihat nerede ? Erdal nerede ? Şükrü nerede ? Selahattin nerede ? Diğerleri nerede ?”

İyiler hepsi dedim.

-Yeni çocuklar varmış. Nasıl bek hattı, haf hattı ?

Saydım söyledim.

-Murat ile Ahmet yok mu ? Mehmet Ali de bizim taraftaymış ha ? Selahattinler, K. Halil’ler. Peki Müjdat, Halit, Suphi de yoklar mı ? Lefter bıraktı mı topu ? Can büyüdü mü ?

-Baba baba, size nerelerdesiniz Allahaşkına ?

-Peki peki sıkma canını. Ama çok üzdüler şimdikiler bizi. Dirileri tribünlerde, yollarda, sokaklarda, gündüz işlerinde, gece evlerinde bitirdiler. Ya Fenerbahçeli ölüler ne yapsın, ne etsin, ne işlesinler ?

Fenerbahçe kadar ölü kalbi kıran bir takım yok, inan bana. Fenerbahçe geçtiğimiz dönemlerde ölülerin kalbini kırmıştır çok. Bu dirileri ne biçim insan oğullarıdır ? Ne olmazca bir taraftardır. Bu Fenerbahçe seyircileri ne biçim Mehmetçiklerdir…

-Senin bize eskiden anlattığın gibi baba. Bir aptal kara sevda işte.

-Keyfin yerinde peder bey.

-Eh ! İki senedir rahat uyuyorum. Yan tarafta Beşiktaşlılar var, Galatasaraylılar var. Annen iki tek hazırlıyor, onlara kaldırıyorum kadehimi. Yani, iyidir işte.

-Annem kadın nasıl ?

-Kızıyor arada bir bana. Kalkıp “Bir Fener maçına gitsem” diye takıldığımda. Diyor ki “Adam sen ölmüşsün. Fener’le ne işin var ?” Diyorum ki, “Fener yaşıyor hala.”

Ne olur bu maç dedi sonra.

Siz ölüler daha iyi bilirsiniz, bana sorma dedim.

-Sen çocuklara söyle, dirileri zaten yanlarında. Biz eski ölü Fenerliler için oynasınlar. Çünkü hem ölüm hem yenilgi çekilecek iş değil evlat.

-Peki baba söylerim, anneme ilet, ellerinden öperim.

Daldı. Usulca üstünü örttüm eski bir toprakla.”

Hafta sonu Gazamız mübarek ola.