11 Ağustos 2010 Çarşamba

Nah Buraya Kadar Geldi

Küçük bir seri yapalım. "Halk-Yönetici" ilişkisine dair... İlki bu aşağıdaki.

Bir spor kulübü yönetimi kurumsallığını iddia edince "el'an olunduğunu" düşünenlere, "Balık baştan kokar" deyip başı halk olarak gösterenlere ve her devrin adamlarına Aziz Nesin'den gelsin.

Benden de bir bardak çay.

Bizim evin önünde dört kavak var... Bu kavaklardan en baştakini, canına rahmet olsun, dedemin babası dikmiş. Büyük dedem, İstibdat döneminde dikmiş o kavağı. Neden mi dikmiş? Çünkü, Sultan Abdülhamit Millet Meclisi'ni açınca, büyük dedem öyle sevinmiş, öyle sevinmiş ki, işte o sevinçle, Meclis'in açılması şerefine bizim evin önüne, o baştaki kavağı dikmiş. Büyük dedemin diktiği o kavak uzadı, uzadı, iyice büyüdü, tepesi evimizin damına vardı.

Sonra, gel zaman git zaman... Abdülhamit devrilmiş, yani istibdat sona ermiş. Meşrutiyet olmuş. Enver Paşa da başa geçmiş... O zaman büyük dedem sağ değil, dedem var. Dedem istibdat kapandı, hürriyet geldi diye öyle sevinmiş, öyle sevinmiş ki, hürriyetten bir hatıra kalsın diye, büyük dedemin diktiği kavağın yanına bir kavak da kendisi dikmiş. Dedemin diktiği kavak da büyüdü, büyüdü, tepesi bizim evin damını aştı, bacayı bile geçti.

Gel zaman git zaman... Dedem de öldü. Cumhuriyet güneşi doğdu. Dedem rahmetli Cumhuriyeti göremedi. Cumhuriyet ilan edilince, babam öyle sevindi, öyle sevindi ki, Cumhuriyetimizin ilanından bir hatıra kalsın diyerek, dedemin diktiği kavağın yanına bir kavak da o dikti. Büyük dedemin diktiği kavak, nasıl dedemin diktiği kavağın boyunu geçtiyse, babamın diktiği kavağın boyu da dedemin kavağının boyunu geçti, uzadıkça uzadı...

Gel zaman git zaman... Demokrasi geldi, çok partili olduk Allaha çok şükür.... Babam rahmetli demokrasiyi göremedi. Memleketimize demokrasi gelince, ben öyle bir sevindim, öyle bir sevindim, atadan gelme töremize uyup, demokrasiden bir hatıra kalsın diye, ben de evimizin önüne bir kavak diktim. Benim diktiğim kavak da uzadı, uzadı, bir boy attı, bir boy attı...

Cemal Çavuş, kendi diktiği kavağın boy atışını anlatırken, sesini iyice kısıp boğuklaştırmıştı.

- Büyüdü, büyüdü, büyüdü...

Sağ elini, gırtlağının üstüne kadar getirip boynunu tutarak,

- Büyüdü, büyüdü, nah buramıza kadar geldi! dedi.

Sustu. Her zamanki gibi, bıyıklarını sıvazlaya sıvazlaya, ne demeğe getirdiğini anlayıp anlamadığımı görmek için bakışlarını gözlerime dikti.

Ocakçıya,

- Öğretmenin çayını tazele oğlum... diye seslendi.

Kuyruk Sokumuna Sorular ve Özde Taraftar Soykırımı


Türkiye'de neden fikirlerin değil de kişilerin arkasında durulur?

Hadi bunu bir nebze anlayalım; lakin arkada durmuşken mahrem bir yerle bu kadar yakın ilişkide olmak nedendir? Hani kimi zaman yalamak, kimi zaman itelemek için aportta beklemenin sebebi nedir?

Güçlünün, bürokrasinin tepesinde yer alanın, kurumda muktedir olanın fikirlerine, "hizmetlerini unutmadan ve hakkını vererek", kırk yılda bir tatlı sert teğet geçip, "İş eleştirmeye gelince babamı tanımam" hallerine girebilmek niçin bu kadar yaygındır?

Muhalefet denen şey, yol, yordam, yöntem tayin etmeden, her akla estiğinde huruç ederek sağlam argümanları klişe savunmaların önünde birer birer harcamak mıdır?

Ya U dönüşü nerededir? Fikirler neye göre değişir? On yıl boyunca "ak" diyenler, neyi görünce "kara" çalmaya başlar? Daha evvelsi gün adı geçtiğinde "Tuuuuu" diye yöneticilik vasfına tükürenler, hangi arada derede kasideye geçer?

"Militan, devrim, devrimci ve muhafız" kelimeleri, ucuzluğun şahikasını "Ben bu devrimin militanıyım; yine söylüyorum: Devrimcinin bizzat kendisine karşı da acımasız bir muhafızım.." cümlesinden başka bir yerde, bir arada yapmış mıdır?

Cevapsız sorular... Öznesi, nesnesi, hatta yüklemi bile değişir. Bir tek şey değişmez:
Abalı

Eli kalem tutan ve/veya televizyonda kendine yer edinmiş her spor insanının bir numaralı özlemidir, sahalarda ve saha dışında Avrupalı gibi olmak. Topçusu nasibini alır, yöneticisi giydirilir ama en çok taraftara patlar bomba.

Bu taksimin haklı tarafları da yok değildir hani... Üçlünün içinde yasa ile, nizam ile, teamüller ile sağı solu bağlanmayan tek unsur olduğu için tepkisi de uçsuz bucaksız olabilmektedir bu insanların. Değil kanunun numarası, isterse adedi 5149 olsun, bir yerden yine "yırtık dondan" çıkar gibi çıkıp, ortalığı alt üst edebilirler.

Taraftar nedir? Her türlü genellemenin mezesi mi? Herhalde... Öyle olmasa, kalem efendilerinin "Toplarıyla, tanklarıyla gelseler dahi. Önünde kırılır hasmının sa’i" mısralarına muhatap olmazlardı.

Bir takım odaklar taraftarı kandırıyor.
Rant kapısı kapanınca isyan ettiler.
Tabii maması kesilenler sesini yükseltiyor.
Hadsizler... Nankörler...

Bunların hepsi taraftara nağmeler... Diyelim ki böyle söyleyenler haklı... Diyelim ki eleştiri hakkı denen şey, zaman zaman çığırından çıkma noktasına "asla" gelmemeli... Diyelim ki sonunda çilesinden fırlayan insanlar, tarzlarında bir hatadır ettiklerinde hemen yaftalanmalı... Diyelim ki falan, diyelim ki fişmekan...

Soru:
Yukarıdaki cümlelerin onda birini yöneticiler için, sürekli olmak kaydıyla, kurabiliyor musunuz?

Cevap:
Ne münasebet! Yönetici yapınca "İnsan beşer, kuldur şaşar", taraftar edince rantçı.

Taraftar dediysek, öyle hepsi değil aslında... Bir kere protokolde olmayacak. Öyle oldu mu, hafazanallah, yönetici tanıdığı falan çıkar da başa dert gelir. Ağır bir tribünde de olmayacak. Hani locası olur, özel isimli yer olur. Orada içip, içip tenasül uzvunu sağa sola gösteren insanların gazete köşelerinde veyahut köşe sahiplerinin blog kenarlarında ayıplandığını hiç görmedim ben. Ne hoşgörü ama! Hoş, o görünün aynısını kale arkalarından gelen tepki için göremiyoruz fakat olsun o kadar. Hem halk dediğin nedir ki? Elinin kiri!

Nasıl? Güzel oldu mu genelleme? Yanlış mı? Yok yahu, genelleme dediğinin yanlışı olmaz.

İşin ilginç tarafı.. Medyada yer alan ya da buna aday olan o arkadaşlara "bütün medya satılık" dendiği zaman kızıyorlar, "Ne alakası var? Genelleme yapmayın. Yeni kuşakta muazzam yazarlar var" diye. Sanki bu kuşaklar tribüne uğramıyormuş gibi...

Daha fazla uzatmayalım..

Fenerbahçe, son beş yılda iki büyük travma yaşadı. Hiçbirinde kendine "lider" diyenler ortada gözükmedi. İnsanlar televizyonları açtığında ya "IC Oteller Zinciri"nin reklamlarını ya da amatör branşlarda kazanılan kupaları izlediler. Bunun "Ekmek bulamıyorsanız pasta yiyin"den ne farkı vardı?

Komutanları her zorlukta cepheyi bırakıp kaçan bir ordunun askeri "disiplinsiz" diye suçlanamaz. Sosyal hayat, kişisel bir savaştan ibarettir. Örgütlü sosyallik, mesela kulüpçülük ise bu savaşın kitlesel hali... Müstakbel ordu neferlerini eğitmek yerine küçümseyerek bu harpten galip çıkılamaz.

10 Ağustos 2010 Salı

Kürk Giymeyince Ölüyor musunuz?

Biraz da hayvan sevgisi...

Bizibozmaz.com sağ olsun, "Kürke Hayır" organizasyonundan haberim oldu.

Uzun lafın kısası; giymeyin arkadaş! Ananızınkinden kürkle mi çıktınız?

6 Ağustos 2010 Cuma

Düpedüz Ahlaksızlık

Bir iş hayatı düşünün. Patronunuz sürekli yalan söylüyor.

Bir ilişki düşünün. Sevgiliniz sürekli yalan söylüyor.

Bir Fenerbahçe düşünün. Resmi kanalları sürekli yalan söylüyor.

İlk ikisine "bir yerde, mutlaka" isyan ederken, üçüncüsünü kayırmak olur mu?

Normal şartlar altında, olmaması gerek. Ama oluyor.

Ve basında, şurada, burada, köşesi olan, yazdıkları okunan bir Allah'ın kulu da çıkıp "Ne oluyor?" demiyor. Teknik, taktik, hoca, transfer konuşmaya devam ediliyor.

10 metre ilerde birisi boğazlanırken dükkanın önüne dört sandalye bir de sehpa atıp tavla oynamaya benziyor bu.

Düpedüz ahlaksızlığın adını koyamayanlar ve buna isyan etmeyenler ya ahlaksızdır ya da değerlerini peşin / vadeli faydalar için satılığa çıkarmışlardır. Pazar çoktan kurulmuş. Girişte ikizlere takke, çıkışta Fenerbahçelilik satılıyor. Gel vatandaş.. Batan geminin malları bunlar!

5 Ağustos 2010 Perşembe

Düzce Topuk Yaylası'nda Toplu Adam Aldırma Şenlikleri

08:00 - Dereağzı Tesisleri'nden hareket.

09:00 - Samandıra kafilesiyle buluşma.

09:30 - Kahvaltı.

11:00 - Hep birlikte Düzce'ye hareket.

14:45 - Topuk Yaylası'na ulaşım.

15:00 - Çevik Kuvvet ekiplerinin gelişi.

15:30 - Meşrubat molası.

15:45 - Yönetimin protokol tribününe yerleşmesi.

16:15 - Alaattin Metin'in açılış konuşması.

16:25 - Barkovizyonda, "Vurdururum sizi. Taraftara ben küfür ederim." isimli kolaj çalışmanın görüntülenmesi.

16:30 - Ebedi Şef'in, "Tesis.. Tesis.. Tesis.." sesleri arasında, tahtta yerini alışı.

17:00 - Taraftarların protokolün karşısına dizilmesi.

17:15 - Yönetime yönelik eleştiriler.

17:16 - Protokolden "Al şunu, al, al, al, al, al, al" talimatı.

17:17 - Güvenlik kuvvetlerinin müdahalesi.

17:20 - Gözaltına alınan "şanslı" taraftarların otobüse doldurulması.

17:45 - Basın toplantısı

18:15 - Geleneksel Üç Sene Üst Üste Şampiyonluk Sözü

18:20 - Alaattin Metin'in kapanış konuşması.

18:30 - Hep beraber "Kurumsalım, Kurumsalsın, Kurumsal, Kurumsalız, Kurumsalsınız, Kurumsallar" şeklinde bağırılması.

18:45 - İstanbul'a hareket.

Not - 1 : Gün boyunca "Ne Kadar Belediye Varsa, Hepsinin Hafriyat İşlerine Talibiz" pankartını taşıyan bir uçak, kafileye eşlik edecektir.

Not - 2 : Dönüş yolunda bir kez mola verilecek olup, TEM otoyolunun iki yanında sıralanmak suretiyle, Ebedi Şef'in arabası selamlanacaktır.

Not - 3 : Organizasyona katılanların taraftar kartlarını yanlarında getirmeleri önemle rica olunur.

Taraftara Ne Verdiniz de Ne İstiyorsunuz?

Fenerbahçe, 2000-2001 sezonunda şampiyon olmuş.. Nasıl garabet bir işse, kupayı ertesi sezonun kendi sahasında oynadığı ilk lig maçında alacak. O da Samsun maçı... Kupa alınırken sevinç nidaları yankılanıyor stadyumda. Hakiki yankı var ortada... Sebep? Bilet fiyatları yüzünden tribünler yarı yarıya boş da ondan.

Sene 2010... İnsanlar yıllardır değişmeyen "pahalı bilet" uygulamasından bıkmış. Bilet fiyatlarının, ülke şartlarına istinaden, makul bir seviyeye çekilmesi konuşuluyor. Stadyumdan sorumlu olan, alınan kararlarda kafasını aşağı yukarı sallama yetkilisi "Ne olacak ki fiyatlar inse... 1000-2000 kişi fazladan gelir, o kadar" diyor. Sürekli boş koltuklarının seyredilmesine alışılan tribünler, yarı yarıya indirimden sonra dolduğu zamansa, malum olmuyor insanlara, bu beyanat sahibinin âkıbeti.

Dün "Genç Çocuklar" ile yaptığımız ve elendiğimiz maçtan sonra, sağda solda iki yazı türüne baktım, bakalım ortaya çıkacak mı diye.

Birincisi "Bu mağlubiyet şampiyonluğun habercisi" şeklindeki "Musibet-Nasihat-İyi Niyet" üçgeniydi. Şükür, daha ilk bakışta 5-10 tane rastladım. İçim rahatladı.

İkincisi de yenilgiden ötürü taraftara kimlerin laf çakacağıydı. Onu da fazla beklemedik. "Böyle taraftarlık olmaz olsun"dan, "Düşman başına... Tabii eleniriz"e açılan bir yelpazede serinledik yaz günü.

Cevap alabilirler mi bilinmez ama adama sorarlar; "Taraftara ne verdiniz de şimdi ne istiyorsunuz?" diye.

Kurumsallık söz konusu olduğunda Türkiye'nin birincisi, Orta Doğu ve Balkanların ilk ikiye kesin gireni, Avrupa'da plaseden düşmeyen, Dünya'da da tabelanın abonesi Fenerbahçe, "Taraftar ile İletişim" konusunda ne yaptı bugüne kadar?

Eski çağları bir kenara koyalım.. Ne de olsa onlar, "şirket" diye bir şeyin ortada olmadığı, duşlarından lağım suyu akan, balıkçı botu giymeden tesislere girilmeyen, her biri birbirinden "kötü kahkahalı Bizans askeri" insanların kulüpte dolandığı "öğğğ kaka" zamanlar.

Biz "Devrim" dönemini konuşalım. Kısa kısa gidelim.

Bilet fiyatlarının, yıllarca tükenmek bitmeyen bir inatla yüksek tutulması ne verdi kulübe? Kırk yılın başında maça gelebilen ve gelince de "parasının karşılığını" almak isteyen kitleler kazanmadık mı?

Lisanslı ürün faşizmi yaratıp, "Bir de işporta formayla gelmiş imza istiyor pezevenk" muamelesi yapan yöneticiler sayesinde, şaşkın ördeğe çevirmedik mi gencecik çocukları?

Taraftarlığı plastik kartlara endeksleyip, taraftarları da sadece plastiklerin yenilemesi geldiğinde hatırlayarak "Fenerbahçe-Taraftar" ilişkisini "Banka Şubesi-Mevduat Sahibi" ilişkisine benzetmedik mi?

Fenerbahçe Dergisi'nde, Fenerbahçe Televizyonu'nda ne yapıldı taraftarla iletişim için? Dergide bebek resmi yayınlama ve televizyonda "5 atarız abi 5. Ehere mehere" programı "Maç Kaç Kaç?" dışında nerede iletişime geçildi bu insanlarla?

Yüksek maliyetler yüzünden, öğrenci taifesine kapanmadı mı, stadyumun, Fenerium'ların kapıları?

Arenaların locaları gibi, stadyum localarında şirket promosyonlarına, bürokrasi kodamanlarına, devlet büyüklerinin taallukatına göz bebeği muamelesi yapıp, diğerlerini astragan yerine koyduğunuz yalan mı?

Futbolcuları da kendinize benzetmediniz mi? Neredeyse, taraftarla el sıkıştığı için öğürerek tuvalete koşacak sporcular yaratmadınız mı?

Maçlar biter bitmez, götünü tribünlere dönüp, koşarak soyunma odasına giden futbolcular birer serap mıydı?

Gidilen şehirlerde fellik fellik kaçıp, saatlerce bekleyen insanları ağlamaklı halde yerine çakan Hıncal Uluç'un Çatladıkapıspor'u muydu?

İstediğinizi yapmadıkları zaman aşağılayıp, çayıra salmaktan başka ne yaptınız arkadaş, bu insanların Fenerbahçe ile daha bir bütünleşmesi, onu fazla fazla sahiplenmesi için?

Kulüp kanalında sırayla dizilip "Zaten bunların sütü böyle muhterem... Hiçbir şeyi beğenmezler. Biz futbolun da medya işlerinin de alasını biliriz. Hem yöneticilik kolay mı? Elbette hataları vardır ama taraftar... Ah o taraftar adam olsa... Nerede o günler? Başını yediler Fenerbahçe'nin... Teneşire gelesiceler" demeyen insan kalmadı. Ayaklı ajandalar, sahibinin sesleri birbirlerini ezdiler.

"Bu ülkede sizin gibi sıradan insanların aklının ermeyeceği işler dönüyor. Uyanık olun diyeceğim ama yine de anlamazsınız. O yüzden siz siz olun, bilmediğiniz işler hakkında fikir yürütmeyin. Hele stada gelip, protesto falan. Zinhar! Sistemin tuzaklarına alet olmayın. Şüphesiz ki o zaman yöneticilerin nimetlerine kavuşacaksınız" imalarından geçilmedi ortalık.

Bu arada aklı selim olduğuna kanaat getirip, salak muamelesi yapılamayanlara denilenleri de unutmadık.

"Sezon öncesi eleştirmek mi? Yazıklar olsun.
Maçlar oynanırken destek olmak lazım. Eleştiri sonra.
Sezon biter bitmez saldırıya geçtiniz. Bari üzüntüyü adam gibi yaşayalım. Sonra tartışırız."

Ee ne kaldı?

İki tane köşe sahibinin, üç tane emme basma tulumbanın yanına bir kaç tane de iyi niyetli ama kitleleri küçük gören mütefekkir koymakla "FenerbahçeJugend" oluşturulacağı sanıldı. Olmadı. Olmaz.

Taban hareketi bambaşkadır. Tavana doğru yükselirken onu fark edemeyeni ya da küçümseyeni yerle bir eder.

Fenerbahçe'nin başına gelecek olan da budur. Ne maçların bitmesinden 15-20 dakika önce dizilen polisler, ne de elitist olmadığını söyleyen elitistler durabilir bunun karşısında. İnsanları ezmenin, adam yerine koymamanın, eğitmek yerine aşağılamanın bedeli ağırdır. "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler"in versiyonlarını dayatarak kelleyi yuvarlağa sokarsınız.

Tarih, tekerrür demek... Bu memleketin saraylarına kurulan herkes ama herkes, günün birinde istediğini yapmayanlara "etrak-ı bî-idrak" muamelesi yapma hatasına düşer. Sonra adamın biri çıkar, bir destan yazar. Dördüncü bapta geleceği haber verir, anlayana... Anlamayan da "Ne oldu ya?" diye ağlaşır, durur.

...ve bir kerre vakterişip
«-Gayrık yeter!...»
demesinler.
Bunu bir dediler mi,
«İsrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

Fenerbahçe Devrimi He mi?

Yazılarda çok alıntı yapıp, çok hikaye yazıyoruz ama üstatların yaptığı işler, bize söyleyecek bir şey bırakmıyor.

Fenerbahçe devrimine (!) dair söylenecekleri de 20 Ekim 1948 tarihinde Marko Paşa'da yayınlanan Aziz Nesin yazısı anlatıyor mesela.

Devir değişiyor da lider kafası değişmiyor demek ki... Buyurun...

-----------------------------

Başbakan Hasan Saka ile Bir Konuşma

Son günlerde Hasan Saka, ziyaret gibi, ziyafet gibi çok ciddi ve siyasi işlerle pek çok uğraştığından bitürlü kendisiyle konuşmak fırsatı bulamıyordum. Sonunda bunu başarabildim. Hasan Saka az önce bir Amerikan heyetine ziyafet vermiş, bu ziyafetten sonra da Amerikalıların kendisine vereceği ziyafete gidiyordu. Başbakanlık arabasına binerken kendisiyle konuşabildim. Fırsatı kaçırmamak için arka arkaya sordum.

- 7 Eylül kararlarının değişip değişmeyeceği, şeker fiyatının yeniden yükseltilip yükseltilmeyeceği, yeni vergilerin neler olduğu, Amerikalı'ların vermeye söz verdikleri borcun faizlerini ödemeye başlayıp başlamadığımızı, seçimlerde yapılan yolsuzluk sorunu, Güvenlik Konseyi'ne bizi neden almadıkları, bu hayat pahalılığı...

Başbakan kızgınlıkla,

- Yeter! diye bağırınca, sözünün arkasında ben tamamladım:

- Söz milletindir!

Yakaladığım fırsatı kaçırmamak için, yeniden sormaya başladım:

- Fener patrikhanesine Amerika'dan naylon bir patrik gönderileceği, bütçemizdeki açığın nasıl kapatılacağı, Öğretmenler Birliği'nin kongresi...

Başbakan yine sabırsızlıkla,

- Biz... diye haykırınca, ben de sözün arkasını getirdim:

- Hürriyet istiyoruz!

Başbakan, sorularımı teker teker sormamı istedi. Ben de öyle yaptım:

- Memleketin ekonomik durumu?

- Eğer biz bu ekonomik tedbirleri almamış olsaydık, bugünkü...


Hemen sözün arkasını getirdim:

- Rezalet olmazdı.

Başbakan sözünü sürdürdü:

- Aldığımız tedbirler sayesinde bütün millet...

Sözünü ben tamamladım:

- Yokluktan kırılacak, açlıktan ölecektir.

- Aldığımız kararların olumlu sonuçlarını görmek isteyenler...

- Torunlarına vasiyet etsinler...
diye sözünü bağladım.

Sözlerini tamamlamaya fırsat bulamayan Başbakan, bu kez sözünü kesmemem için bir çırpıda,

- Partimiz devrimci bir partidir! diye bağırdı.

İşte bu sözünün arkasını getirmedim, çünkü ağzım açık kalmıştı. İyi ki şoför aramayı sürdü de, Başbakan da kurtuldu, ben de...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Kimden Ulan Bu Çocuk?


Han Solo karambole gelmiş.

"I can has internets" sitesindeki "Pop Icons In A Different Light" serisinin üçüncü postasından.

Devamı da burada mevcut.

3 Ağustos 2010 Salı

Aşık Atışması ve Devrimler - 1

Yazın ve İstanbul'un yapış yapış sıcağında, bir yandan serinlik, diğer yandan evlilik hayalleri kurarken ara sıra harareti arttırmak için fikir tartışması gerekiyor.

Başlığın "1" olmasının sebebi, ikinci mevzunun şimdiden hazır olması.

Lakin, feminizm gönüllüsü futbol blogu Flying Dutchman'da yorum aralarında yaşanan "Cinsel Devrim" tartışmasına kadınların yer aldığı sportif örneklerle saldırmadan önce, sağ olsun, Barış Gerçeker kardeşimin bu kez de twitter'da parmak bastığı bir yarayla iştigal edeceğiz.

"Türkiye için Özal neyse, Fenerbahçe için Aziz Yıldırım odur" cümlesi, tespit ve detaylar açısından itirazım olmayan bir benzetme. Fakat bizim ülkemizin spor insanlarının bir şekilde siyasi karakterlerle kısaca karşılaştırılması, bu kıyası "iyisiyle kötüsüyle" yapanların aksine, çoğunluğun kafasında "iş bitirici, büyük adam" izlenimi edinilmesine yol açıyor. Tam aksi, yani "Hiçbir şey beceremedi" de mümkün tabii.

Netice olarak, hemen her şeyde olduğu gibi, bu hususta da orta bulunamıyor ve sağlıklı analiz yapılamıyor. Bunu yıkmak için olan biteni alabildiğine detaylandırmak, her şeyi elifi elifine yazıp çizmek gerek.

Siyasetin aksine, ülke sporunda her dakika değişen bir gündem yok. Yaz ayları, geride bırakılan sezonun değerlendirilmesi için mükemmel bir aralık veriyor kafa yoranlara.

Fenerbahçe'de futbolu ele alalım... Şu günlerde bir "Aykut Kocaman Devrimi" yaşadığımız söyleniyor. Nereden baksanız büyük olay! Yalnız benim kafamın almadığı nokta, "Devrim" kelimesinin tanımının ne olduğu.

Aykut'un, hali hazırda sportif direktörken, asli görevi uhdesinde kalmak üzere, bir de teknik direktörlüğe atanması, kendi başına nasıl bir devrim olabiliyor? Serdedilen mütalaada bakılırsa, bu yaşananlar zihniyet değişimi oluyormuş. E daha bir şey yaşamadık ki...

Hangi devrim, yönetimi ele aldığı ilk anda, "Tamam bu iş bitti. Başarılı olduk" notunu kendine verebilmiş? Benim bildiğim bir örnek yok. Kaldı ki eski yapının altını üstüne getirmeyen ve kendi kadrolarını yerleştirmeyen hangi harekete "Devrim" adı verilebilir? Henüz değişen bir şey mi var? Yalnızca değişmesi istenenler var. Sonuçlar görülmeden kutlama yapmak, sadece bize özgü değildir herhalde ama en tutkulu da bizde yaşandığı kesin.

"İlerlemek yolunda vuku bulacak her mühim teşebbüsün kendine göre mühim mahzurları vardır. Bu mahzurların asgari hadde indirilmesi için tedbirlerde ve teşebbüslerde kusur etmemek lâzımdır."

Aziz Yıldırım'ın, icraatları anlamında benzetildiği bir diğer tarihi şahsiyet olan Atatürk'ün, Nutuk'ta söylediği bu cümleler, liderin kusursuzluğuna değil, bilakis ortak bir kadro düşüncesine işaret ediyor olmalı.

Oysa daha düne kadar (Dikkat buyurun, "Son kararı ben veririm" değil) "Her şeyin en iyisini ben bilirim" diyen zihniyetin, çizgi film usulü fikirlenip, kafasında bir lambayla aniden "Devrim" yapmasını ummak hafif safdillik olmuyor mu?

En can alıcı soru şu aslında:
Devrimin pratik önderi (?) denilen Aykut Kocaman'ın sözleşmesi kaç yıllık?

Aziz Yıldırım'ın benzetildiği siyaset insanlarının hemen hepsinde "Tek Adam"lık hasleti olması şaşırtıcı değil. İktidarının on küsur yılının tek bir gününe bile yakından şahit olmuş herkes bu tespiti yapabilir.

"Tek adam sistemi iyidir" diyene de itiraz edilemeyebilir. Çünkü tarihte "tek karar verici" olmanın hezimetleri kadar zaferleri de yazılı. Bu iki ayrı sonuca açılan kapının anahtarının, "mücadele sırasında kadro oluşturma yöntemleri olduğu" bilindikten sonra, sorun yok! Peki Fenerbahçe bunu biliyor mu?

Francois Leger ağabeyimizin "Doğulu bir topluma dinamik Batı medeniyetinden unsurların girmesi, garip bir şekilde, o toplumdaki geriliklerin güçlenmesiyle sonuçlanmaktadır..." sözünden Fenerbahçe yönetiminin çıkaracağı dersler olmalı artık. Son kongrede, "Yeter yahu!" diye karşıya dikilen muhalefetin "Geçmişte kaldı" denen Şadan Kalkavan olması ve umulmadık bir oy sayısına ulaşması bu sözü doğruluyor. İnsanlar "Ah bir ilerlesek..." özlemiyle baktığı günlerin aktörlerine hak verecek kadar gerilmiş durumdalar. Halbuki, bir spor kulübünde "İnsan" kavramı, her şey demektir. Kulüpçülük mefhumu, tek bir insanın bile kaybından yara alır.

"Taş devrini yaşayan bir toplumu sanayi çağına getirmek başka şeydir, donmuş bir medeniyeti uyandırmak başka şey..." diyen Rene Gendarme, bin beş yüz yazıya değer bir tespit yapmış. Medeniyet insanla ve fikirle büyür. İşine gelmeyen ve eleştiri yapan herkesi ama herkesi yaftalayıp, bindirilmiş kıtaların önüne atarak insan kazanılmaz. Saygı, sevgi, sadakat yerine, korkuyla imparatorluk yönetilmez. Yönetilse de uzun ömürlü olmaz.

Bunca derin insanlardan alıntı yaptıktan sonra hafif boşlukta duracak ama Teks Viller'de okuduğum bir Navajo sözüyle bitireyim.

Tiger, kumların üzerine inşa edilmiş bir kasabaya hüzünlü hüzünlü bakarken diyordu ki:
"Çöl, eninde sonunda kendinden çalınanları geri alır."

Hiçbir iktidar, kaydı hayat şartıyla yetkilendirilmez. Kurumlar kişilerle kaim olmazlar ama zihniyetler kişilerle ayakta kalır. Görevde kaldığı sürede, kendisinden sonraya "tüm camiayı kucaklayan bir kadro hazırlığı" yapmayan ve akil muhalefeti şiddetle sindiren muktedirler, yaptıkları iyi şeylerin dahi zaman içerisinde birer birer puta dönüşmesine sebep olur. Övünülen mali bilançoyu meydana getiren kurumlar, kişiler, ve süreçler bile yeni gelenler tarafından yaratılan devr-i sabıkta yerle bir edilir.

Bizim "her şeyinden iyi anlanan beton kasabanın" kaderinin ne olduğunu da yaşayıp, göreceğiz. Ümitli olan beri gelsin.

İşsizlik (by Müşfik Kenter)


Acaba Orhan Veli dinlese "Vallahi benden iyi" der miydi, Müşfik Kenter için?

İhtimaldir bana kalırsa.

Muhteşem bir ses, muhteşem bir hikaye

İkinci Abdülhamid

Fotoğrafı gördüğüm site, "İyi ki gördüm" dedirten bir site.

Siz de buyurun diye arz ediyorum.


Bilhassa savaş fotoğrafları, bir kısmı daha önceden çok kez karşımıza çıkmış da olsa, akıl alan cinsten.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yavşaklık

Meclis'te milletvekilleri kavga edince "Memleketi idare edeceğinize birbirinizi yiyorsunuz. Ayıptır!" diye sinirlenmeyen vatandaş yoktur herhalde. Bu adamların ara sıra birbirine sille tokat girmesinin sebebi kibar hitaplar değil. Kürsüye doğru ya da kürsüden doğru "Lan!" ile başlayan herhangi bir cümle, orta dünyadaki orklarla goblinleri birbirlerinin üzerinde gösteren sahnelere benzer haller doğuruyor milli iradenin kâbesinde. Daha 60 küsur sene önce, bugün bir kez daha andığımız Başbakan Recep Peker'in Adnan Menderes'e kürsüden "Psikopat" demesi gibi..

Hadi onlar mebus! Memlekette aydın geçinenin hali de ortada.

"Türk halkının arabesk yavşaklığından utanmak" çıktı başımıza.

Yarın, öbür gün, Türk halkının parantezinde, pop, caz, rock, metal, vs. vs. türlerinden birini alıp arkasına da küfür serpiştirerek "müzik" mi tartışacağız? Aşağıdakilerden hangisi Türkiye'de yoğun şekilde yaşanmaktadır?

a. Arabesk Müzik Yavşaklığı
b. Pop Müzik Pezevenkliği
c.
d.
eeeh!


Birisi de çıkıp, "Arabesk Müzik" olgusunu porno filme benzetti. Sansürleyiniz efendim. Madem porno kanallar sansürleniyor. Arabesk de sansürlensin. Yeter ki torunları "hasbelkader" arabesk dinlerse, müstehcen bir film seyretmişler hissine kapılacak ve üzüntüsünden kahrolacak o muhterem insanın içi rahat etsin.

Arabesk nerede başlar? Nerede biter? Nerede sadece bir müzik olmaktan çıkıp, ucube bir hale gelir? Dahası, bu diğer başka müzikler için de geçerli değil midir? Kendini bu akıbetten sıyırabilen müzik türlerinin diğerlerine nazaran değişiklikleri nedir?

Bunları tartışmadan:
Sen arabesk mi seviyorsun? Yavşaksın o zaman.
Sen? Pop mu? Vay şerefsiz.
Sen? Caz mı dedin? O ne lan?
Sen gel. Sanat müziği ne demek? Şorolo musun sen?
Seni kıyafetinden bildim. Metal. Siktir.
diye coşmak neyin nesi?

Ondan sonra bu ülkede insanlar neden birbirine giriyor? Neden tahammülsüzlük had safhada? Neden gak? Neden guk?

Siz daha "ruhun gıdası" dediğiniz şeyde bile "Konçertodan sonra beni olduğun yerde bekle. Bütün orkestrayı toplayıp, siktiricem seni. Biz klasik müzikçiyiz oğlum. Bu viyolonseli görüyor musun? Sana girsin" hallerine düşüyorsanız, sizden yarım porsiyon aydınlık bile olmaz! Ne kutuplaşma aşkıymış arkadaş. Bir sayımlık nüfus verdik, hala bitmedi.

Çözüm önerisi mi? Aşağıda...

Taraftar - Yönetici - Topçu


Çizgiden Çıkaran isimli blogun sahibi, NtvSpor'un da müstesna yazarı Barış Gerçeker "Topçu dediğin..." başlığıyla bir yazı yazdı. Ben de üzerine bir yorumlar karaladım. 4096 karakter sınırına takıldık. Tümünü gönderebildim mi, bilemedim. O sebeple buraya da alayım, Han Duvarları büyüklüğündeki yorumu. Yazıların olumsuz olan hiçbir noktası blog sahibine yönelik değil. Blog sahibi biliyor ama yine de bildireyim dedim.

--------------------------------

Bence sesi çıkan, meydanda olan, öyle ya da böyle "Ne diyor acaba?" diye merak eden insanlar söylediği zaman sorun daha büyük oluyor.

Her Türk'ün asker, sıhhi tesisatçı, oto tamircisi ve teknik direktör doğduğu konusunda konsensüs var, kabul… Ama bunu bir kere söyledikten sonra, süreç içerisinde dönem dönem tekrarlamak da başka şeyleri meşru kılıyor, esas sorumluların farklı bahaneler üretmesine yarıyor.

Olayı futbol genelinde ele alacak donanımım olmadığım için, Fenerbahçe özelinde izah etmeye çalışayım.

Bir Mahmut Hanefi mevzuu yaşandı mesela. Kendi tribünlerinden tepki yediği için yaşadığı moral bozukluğu, ilerleyen zamanda oynadığı az sayıda ve kötü performanslı maçlar için de “geçerli bir özür” teşkil etti, tuhaf bir şekilde. Evet, ortaya çıkan “yuuh”lu durumu hepimiz kınadık ama bu muydu yani?

Onun ve diğer “hassas yerleri yara alan” futbolcuların bu denli zayıf olması ve iyileşmelerinin (?) uzun sürmesi, bir önceki yorumda eksik şerh koyduğum “Zaten bunlar kimseyi beğenmez” yargısından kaynaklanıyor biraz da.

Alaturka kafa yapısındaki sporcu, amiyane tabirle, bundan yüz buluyor ve “Oynamıyorsam sebebi var” hallerine giriyor.

Yine alaturka düşünen yönetici ise, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem “kumaşı iyi” kontenjanından gelmiş ama “taraftar yüzünden” (!) iyi elbise çıkaramamış oyuncunun sorumluluğundan kurtuluyor, hem de iyi oynadığı takdirde terzisini kendisi göstereceği futbolcu için “Madem oynamıyor, seneye ya da ondan sonraki seneye ücretini ona göre ayarlarız” fikri güdüyor.

Algı konusunda hemfikirim… “Taraftar” denince akla, sabahleyin hep birlikte evlerden çıkarak, trenle Söğütlüçeşme’ye gelip, stadyumda toplanan 30.000.000 kişiden müteşekkil bir topluluk geliyormuş gibi yorumlar yapılıyor. Zaten tam da bu yüzden artık “Hiçbir şeyi beğendiremiyoruz” demekten vazgeçmek lazım. Memleket çapındaki meskûn mahallerde vatanla beraber Fenerbahçe’yi de masada kurtaran insanların ne dediği hiçbir yöneticiyi ve sporcuyu, doğru bellediği yoldan çevirmiyor çünkü. Daha doğrusu, olan biten şeylerde o insanların ne yöneticilerden, ne de sporculardan daha fazla payı var. Keşke aksi olsa, keşke kamuoyu diye bir mefhum olsa, keşke o efkâr-ı umumiye bilinçli ve etkili olsa ama yok işte.

Mustafa Kemal Paşa ve diğer komutanlar Kurtuluş Savaşı sırasında bir cephe hakkında hararetli hararetli tartışıyorlarmış. O sırada harita gelmiş. İsmet Paşa’nın da bir alışkanlığı varmış. Ne zaman harita önüne gelse, sürekli cebinde taşıdığı pergeli çıkartıverirmiş. Bu sefer de aynısı olmuş, haritaya eğilmiş. Mustafa Kemal Paşa da bunu görünce “Dur İsmet, şimdi pergeli bir kenara bırak” demiş. Teşbihte hata olmaz, bu cehalet cephesini eleştirirken, ne zaman önümüze taraftar gelse pergeli batırmaktan vazgeçmemiz gerek. Taraftar denen insanlar milyon tane adam, milyon tane fikir olarak bir kenarda duruyor. Onları işe yarar fikirleriyle ya da ukalalıklarıyla bir köşede bırakmak lazım. Bırakmadığımız müddetçe yönetimleri ıskalıyoruz.

Birileri orada sürekli sözler veriyor. Üç sene şampiyonluk, diyor. Dünya yıldızları gelecek, diyor. Gelmeyecek denen adamları getireceğiz, diyor. Başarılıyız çünkü Galatasaray’ı ve Beşiktaş’ı 10 puan geride bıraktık, diyor. Diyor da diyor, diyor da diyor. Sonrasında, daha yeni ay, son dördüne dönmeden bunların tam tersini söylüyor.

Aziz Nesin’den okuduğum bir Karadeniz fıkrası gibi.

Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp,“Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

E şimdi Süpermen’e, “İki dakika yere insene, sana bir şey danışacağım” deyip de sormazlar mı; “bir tarafta, her şeyin en iyisini kendi bildiğine inanan ama icraata gelince eli ayağı kilitlenecek zararsız adamları mı söylemek lazım; yoksa bizzat işin başında olup da “Tetumsa tetum” diye yalan üstüne yalan söyleyenleri mi?”

Ya da şöyle sorayım:

Siyasi iktidar, memur / emekli maaşlarına zam yapacağını açıklasa ve aradan on gün geçtikten sonra “Şaka lan şaka… Bütçede para mı var?” deyip, vazgeçse kimi eleştirmek gerekir? Kahve köşesinde ajans haberi dinlerken Cem Karaca’nın “Bindik Bi Alamete” şarkısındaki gibi “Bu işler böyle olmaz” diyen üç beş tane başbakanı mı (!) yoksa hesapsız iş yapan icra makamını mı?

Velhasıl bana biraz samimiyetsiz geliyor bu işler. Orada kodamanlar semirerek dururken, halka “Bilinçlensenize lan” demek gibi geliyor.

Bir başka Aziz Nesin ile bitireyim.

Recep Peker, başbakanlığı sırasında bir yurt gezisindeyken yolu bir kimsesiz çocuklar okuluna düşmüştü. Başbakanı görmek için köylüler de okula gelmişti. Düzenlenen törende, öğrencilerden biri, kendisine önceden öğretildiği üzere, okula yardım sağlamak için, kimsesiz çocukların unutulduğunu söyledi.

Recep Peker hemen,

- Bu memlekette kimsesiz yoktur, dedi, vatan ananızdır, biz de babanızız…

Arkada duran köylülerden biri yanındaki köylüye Recep Peker’i göstererek,

- Demek, anamızı… ağlatan adam buymuş! Dedi.

Partililer seçim propagandası için gittikleri bir kasabanın kahvesinde oralılarla konuşmuşlardı. Yaşlıca bir köylü, partililerden birine sokulup, ona yavaşça,

- Bey, dedi, senin sözlerin bana yakın geldi. Ondan ötürü sana bişey danışacağım. Şu sosyalizm dedikleri nedir, bana anlat. Oldum olası bizim hükümetler sosyalizmi kötüler. Bizim hükümetler kötülediğine göre bu sosyalizm iyi bişey olacak… Anlat şunu hele!

Köy kahvesinde toplanmışlardı. Köye o gün gelen tahsildar da aralarındaydı. Köylünün biri cebinden köylü cıgarası paketini çıkarıp tahsildara uzattı. On beş lira aslî maaşlı tahsildar da cebinden bir Amerikan cıgarası paketi çıkararak,

- Köylü kullanmam, dedi.
Cıgarayı uzatan köylü,

- Sert mi geliyor, yoksa kalın mı? diye sordu.

Bu Ülkede Kadın Basketbol Ne İşe Yarar?



Şimdi şu yukarıdaki ve aşağıdaki şekil vaziyetleri Çankaya'da düşünün. Fena mı olur? Ne münasebet. Müthiş olur.

Ama hiç olur mu? Olmaz. Neden olsun?

Vay efendim Cumhurbaşkanı çağırmıyor da, falan da fişmekan da, ıvır da zıvır da, zart da zurt da...

E sen kendini davet ettir.

Madem memleketin aydınlık yüzüsün, git göster o yüzü.

Yıllar yılı bir tane kadın basketbolcuyu, sosyal sorumluluk projelerinin içinde hatırlamıyor oluşumuz "yapmamaları" yüzünden olmayabilir ama reklamı nerede bunun? Hayrat açmıyorsunuz, bir sporu çekilir hale getirmeye çalışıyorsunuz. Elbette her tarafta döndürülecek bunun bilgisi. Ama o da yok.

Hadi bu işin ülkesel boyutu... Ya Fenerbahçe'nin iletişim kanallarına ne demeli? Diana Taurasi'yi almışsın, takıma getirmişsin. Sonra? Hiç.

Fenerbahçe Kart, Fenercell ve FB TV'nin Zonguldak'ta olması ya da Fenercell Kupası'nı teknik heyetin kazanması daha mühim tabii.

Al birini, vur berikine, çın çın ses gelsin.

18 Temmuz 2010 Pazar

Fenerbahçe'de Yalan Rüzgarı

Zaten bu başlıktaki hissimiz uzun zamandır vardı ama sevgili MCD'nin blogunda yakaladığı iki ayrı beyanattan sonra iyice pekişti.

Yıllardır birbirlerinin peşinden çevirdikleri entrikalarla televizyon ekranında arz-ı endam eden yukarıdaki kadroyu kadın erkek, çoluk çocuk demeden Fenerbahçe yönetimine getirsek, bundan daha kötü manzaralar veremezler herhalde.

Son marifetin ne olduğunu merak ediyorsanız, "Buyrun Buradan Bakın"

Ben kahkahalarımı dakikalardır tutamıyorum. Bakalım sizin tepkiniz ne olacak?