18 Ağustos 2009 Salı

Evlilik Yemini

Son yıllardaki bir takım örnekleri gördükten sonra; teknik, idari, sosyal bilimler vb. konularda olmadıkça, memleketimizde "seminer" denen şeyin bazen "Ne yapalım da en gereksizinden olsun?" diye düşünenlerce organize edildiğine inanmaya başlıyorum. Onlardan bir tanesine Küçükçekmece Belediyesi imza atmış örneğin.

"Nikahtan Önce Eğitim Semineri" adı altında bir projede, özel evlilik yeminleri ettiriliyormuş, habere göre. "Özel Yemin" nasıl oluyor acaba, diyerek baktığımız zaman bir sürü akla zarar cümle görüyoruz.

Tamam, "Toplumun en küçük birimi" olan çekirdek aileye taban oluşturan, geleceğin ebeveynlerini bilinçlendirmeye çalışmak, ne olursa olsun, güzel bir düşünce ama olaya da bu kadar sığ yaklaşmamak gerek. Okuyan insanlara "Bu semineri düzenleyen ve bu yemin metinlerini kaleme alan insan(lar) evlilikten ne anlıyor acaba?" diye sorduran ve hemen akabinde "Yok ulan bu kadar da olmaz. Ya kafa buluyorlar insanlarla ya da bizzat kendileri kafayı bulmuşlar. Narkotikten mal sızması var seminer ekibine herhalde" dedirten sözler şöyle.

Damat Sözleri:
Futbol maçlarını seni sıkacak kadar izlemeyeceğime,
Televizyon kumandasını arada bir sana vereceğime,
Fazla mesai bahanesiyle arkadaşlara uymayacağıma,
Kayınvalidemin ev ziyaretlerinden rahatsız olmayacağıma,
Özel gün ve haftalarımızı asla unutmayacağıma,
Arada sırada da olsa sana hediyeler alacağıma,
Seni daima koruyup kollayacağıma...

Gelin Sözleri:
Sürekli şikayet etmeyeceğime,
Kredi kartlarını çökertip seni üzmeyeceğime,
Sık sık ağlayarak annemin evine gitmeyeceğime,
Pahalı hediyeler istemeyeceğime,
Alışveriş konusunda seni yormayacağıma,
Her gün sana mükellef sofralar hazırlamaya çalışacağıma,
Seni anlamaya çalışacağıma,
Hayatım boyunca seni seveceğime...

Bunlara bakıp, ortaya bir tümevarım-tümdengelim karışık koyduğumuz zaman gözüken manzara çok fena. Demek ki memleketimizde standart "Evlenilen insan falsoları" dendiği zaman, bu kümenin içerisine, yukarıda sayılanların "en az" bir tanesi giriyor (!). Bir diğer deyişle, azımsanmayacak sayıda kadın-erkek karşılıklı olarak birbirine "Potansiyel Manyak" olarak bakıyor.

Merak ediyorum; bu seminere gidecek kadar "bilinçli" olduğunu iddia eden çiftlerden sadece bir tanesi bile, "Ne bu saçmalık?" diye sormamış mıdır? Bizim evleneceğimiz falan yok ama hasbelkader seminerin verildiği yerin yakınından geçsem, içeri dalıp konuşan-katılımcı diye ayırmadan hepsini sıra dayağına çekerdim. Zira kendine ve eşim diyeceği insana "en küçük" saygısı olan insan, makara kukara niyetine bile olsa bu yeminin tek cümlesini söylemez.

Erkeklerin vermesi gereken (!) sözler yine bir nebze ama işin kadın tarafı iyice rezalet.

Kadınları; sürekli dır dır eden, eşinin kredi kartı limitlerini gözü dönmüşçesine harcayan, mütemadiyen histeri krizleri geçirerek annesinin evine koşan, çoluğun çocuğun rızkını hediyelere harcatan, alışveriş manyağı insanlar olarak göstermek yetmemiş olacak ki; "mükellef sofralar" tanımı eşliğinde, "Kır kıçını otur. Senin neyine çalışmak" ve "Evde kocanın arkasında yelpaze yelleyip, ağzına da üzüm salkımlarını tut" gibi akıllara kapı açmışlar. "Seni anlamaya çalışacağım" ile ise fenafillah mertebesine erişilmiş. O ne lan öyle?

- Selma, hayatım, ne yapıyorsun?
- Seni anlamaya çalışıyorum, Necati. Peki sen bana hediye aldın mı? Söz vermiştin.
- Almam mı? Gel bakayım yamacıma.
(Küçükçekmece Belediyesi'nin Bay ve Bayan Evlilik Takdimi)

Bu örnek özelinde olmasa bile, genel olarak; insanların yaşamlarını birleştirme iradelerini, arzularını, tutkularını, içgüdülerini, önceliklerini, saygılarını, sevgilerini; yani erkeğe ve kadına dair her şeyi belli iptidai kalıpların içerisine sokup, bunun içerisinde yaşamaya mecbur etmeye çalışan benzeri hareketler her zaman oldu, her zaman olacak. Mühim olan, bireylerin buna karşı çıkabilmesi ve "Siz kim oluyorsunuz da hayatımın geri kalanını beraber geçireceğim insana dair bunları dayatıyorsunuz?" diyebilmesi.

Ama nerde? Bu sembolik "Özel Yemin" okunurken bile "Görüyor musun Necati? Görmem mi Selma?" diyaloglarını kıkırdamalar eşliğinde yaşayan insanlarla kaynıyor ortalık. Zaten yakında forward olarak herkes birbirine göndermeye başlar bunu. Yaşasın "Kitap Okumam ama Forward Mailleri Kaçırmıyorum" nesli!

LJ @ 5000

Cappie Pondexter'ın yeri elbette apayrı ama Fenerbahçe formasını giyerken görmeyi en çok istediğim oyuncu Lauren Jackson. Uzak bir hayal ama Nevriye ile aynı takımda olmaları halinde bütün Türkiye Ligi takımlarının "Ne gireceğim pota altına, manyak mıyım ben?" hissiyatına bürünecek olmaları bir yana, bazılarının deplasmana gelmek için masrafa girmeyeceğini bile söyleyebiliriz.

İşte o Lauren Jackson, Seattle forması altında, Atlanta'ya karşı 5000. sayısını attı ve WNBA'de bunu başaran dördüncü (ve en genç) oyuncu olarak tarihe geçti. Diğer üç oyuncuya baktığımız zaman gördüğümüz manzara şu.

25 Haziran 2006'da, 33 yaşında ve 287. maçında Lisa Leslie,
6 Haziran 2008'de, 33 yaşında ve 309. maçında Tina Thompson,
31 Haziran 2008'de, 34 yaşında ve 315. maçında Katie Smith,

Lauren Jackson'ın bu sayıya, 15 Ağustos 2009'da, 28 yaşında ve 259. maçında ulaştığını düşününce ne kadar başarılı bir oyuncu olduğuna dair başkaca bir yorum yapmaya gerek kalmıyor.

İşi daha da ilginç hale getiren başka istatistikler de mevcut. Jackson, 5000 sayıya ilerleyen bu yolda, 7 Temmuz 2003'de 1000, 15 Temmuz 2004'de 2000, 7 Temmuz 2006'da 3000 ve 27 Temmuz 2007'de ise 4000 sayıları geride bırakırken, bütün bu basamaklara ulaşan en genç basketbolcu olmuş. Son üç sayı barajına en az maç oynayarak gelen oyuncu olması da cabası.

9 sezondur Seattle formasıyla oynayan ve bu süre zarfında;
259 maçta aldığı, ortalama 33 dakikanın sonunda,
19.4 sayı
7.9 ribaunt
1.5 asist
1.2 top çalma
2.0 blok istatistiği tutturabilmiş bir oyuncunun Fenerbahçe'ye gelmesi rüyasını görmeyelim de ne yapalım?

Kerem Gibi Yana Yana

"Ben örnek bir çalışanım"
"Şirketin bana ihtiyacı var"

Hangi meslekle iştigal ediyor olursa olsun, bu cümleleri iş yaşantısındaki en küçük bir aksaklık halinde ısrarla kuran insana, dıştan olmasa bile içten içe bir "Hadi lan ordan!" denir. Çünkü "Azı karar, çoğu zarar değil, azı da çoğu da zarar" durumlardan bir tanesi de "Kendini övmek"tir . Kendine yerginin yani özeleştirinin faydasını görenler vardır ama kerameti bu denli kendinden menkul bilenlerin, çıktıkları yolun sonunda varacağı menzil, kılavuzu karga olanlarla aynı değil midir? Bırak, senin hakkındaki takdir hislerini başkası dillendirsin. Sen, kendini bilmekle yetin.

Örnek (!) müessese kulübü Efes Pilsen'in örnek (?) sporcusu Kerem Gönlüm de kendisine bir karga bulmuş gibi gözüküyor.

"Basketbolun bana ihtiyacı var" başlığıyla yayınlanan haberde, dopingin kendi hatası olabileceğini asla kabul etmediği gibi ('Tamam, bende de hata olabilir' cümlesinin peşine 'ama' koymak, 'kabul etmemek' anlamına gelir) "Ben örnek bir sporcuyum ve hiç bir şey bunu değiştiremez" demekle kalmamış, bir de "Basketbolun bana ihtiyacı var" diye eklemiş.

İlgili radyo programını bir şekilde dinlemediğime çok üzüldüm. Belki de internete tüm söylenenleri yazmamışlardır. Merak ettiğim iki şey var, o yüzden.

Birincisi; acaba programın sunucusu "Sen örnek bir sporcuysan, kariyerleri boyunca 'bilerek ya da bilmeyerek' bu vb. durumlara ismi karışmayan sporcular ne oluyor? Örnek Kare Sporcu mu?" sorusunu yöneltti mi?

İkincisi de; koskoca basketbolun ona ihtiyacı olduğunu nereden biliyor? Olur ya, Türk basketbolu Efes Pilsen formalı, ak sakallı dede suretiyle rüyasında belirip "Kerem evladım, sana ihtiyacım var. Ayrıca Efes Pilsen Türkiye'ye basketbolu sevdiren kulüptür. Tuncay Bey'e de saygılarımı ilet görürsen. Bir de ne diyeceğim? O içtiğin çaydan az daha var mı lan? Ateşlesene bir tutam. Sevaptır" demiş olabilir. Yürü be Kerem!

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Pardon Ama Vazgeçmem

Biz kendimizi şehrin hengamesinden kurtarıp, bu işlere kalkışamadık ama.. Haftasonlarında kendini doğanın kollarına atan tabiat insanları, yakıcı sıcağın altında yukarı tırmanan patikanın sonunda buz gibi akan bir pınar olduğunu bilerek, ona doğru yürürken, çok susadığında bile, yanındaki pet şişeye tenezzül etmez de sabreder ya. İşte o adama soramazsın "Neden şişeden içmiyorsun?" diye. Küfür gibi gelir o soru; "Mis gibi kaynak suyu içeceğim yolun sonunda? Dağda yaşamıyorsun. Hayatında kaç kez tadacaksın?" diye cevap vermeye bile üşenilecek, mantıksız bir sorudur zira onun için. Nihayetinde, bir şeyin en güzelini sevmiş insana "Vazgeç" denir mi?

Erkek çocuk ergenliğini ve dolayısıyla "Ben ömrüm boyunca slow şarkı dinlemem sanırım. Hele sanat müziği, türkü falan. Ne işim olur ya?" triplerini / salaklıklarını geride bırakalı uzun zaman olmuş günlerden bir gün; bundan 9 sene önce, Sezen Aksu'nun "Deliveren" albümü piyasaya çıktığı vakit, Keskin Bıçak'ta takılmıştık. Sezen Aksu, her "Nerde bende o yürek, yardan cayacak?" diye nidalandığında, "Eyvallah" diyip, eşlik ediyorduk bet sesle. Ve aynı sene, o Keskin Bıçak, depremden sonra yeni kavuştuğumuz cep telefonunun kulaklığına, karşı telefonun (bir siyah inci vardı o zamanlar) buğulu sesi ve kasetçaların tuş tıkırtılarıyla ilk ulaştığında, suyun üzerindeki şamandıra gibi kalakalmıştık heyecandan.

Biz küçükken "Beş Yıl Önce, On Yıl Sonra" diye bir müzik grubu vardı. İsmi nasıl konmuştu, bilinmez; tuhaf gelirdi kulağımıza. Çünkü uzak gelirdi bize, beş yıl öncesi de, on yıl sonrası da. Hoş, hala da yakın görünmüyor her ikisi de ama seneler sonrasına dair öngörülenler gerçekleşiyor bazen. Keskin Bıçak dinlerken "Pardon" zamanlarını öngörmek gibi...

"Nerde bende o yürek, yardan cayacak?" diye kendi hayatımıza racon kestiğimiz Keskin Bıçak'tan 9 sene sonra, Sezen Aksu'nun "Yürüyorum Düş Bahçelerinde" albümü piyasaya çıktığı zaman, bu sefer de Pardon'da takıldık. Hem zaten bu ikisi tamamlıyor birbirini. MFÖ'nün, bazılarına göre "Bodrum Bodrum"un devamı niteliğinde, bir şarkısı vardır, "Kelimeler Kafi" isimli. "Keskin Bıçak" ve "Pardon" da öyle iki şarkı işte.

Siyah inci telefonlar mazide kaldı, deprem bugün 10. yılını doldurdu, Türkcell 532'li numaralar dağıtmıyor artık, kasetçalar denen şey antika oldu sayılır, Schopenhauer'in değişim konusunda söylediklerine tescil üstüne tescil geldi. Ama suyun üzerindeki şamandıra gibi bırakan şeyler değişmedi. Bir telefon, bir şarkı:
"Yüzünüz ne kadar da aşina. Avcumun içine alıp öpmüş olabilirim"

Ne sormuştuk en başta?
Nihayetinde, bir şeyin en güzelini sevmiş insana "Vazgeç"denir mi?
Denmez.

Kar Yağdırdın Dinara!

Yok arkadaş, olmayacak bu iş. Sempatiye Martina Navratilova ile başladık. Monica Seles ile devam ettik. Martina Hingis nöbeti devraldı. Her defasında karşımıza Steffi Graf çıktı. Yendik, yenildik, üzdük, üzüldük ve genellikle sonlarda üzüldük o Graf kevaşesi yüzünden; ama bir şekilde her defasında "Kazanırız bunu" dediğimizde kazanmışlığımız oldu.

Bu "yeninin yenisi" nesil tenisçilerin içinde tutar gibi olduklarımızdan zerre hayır gelmiyor. Al işte, WTA Cincinnati'de hilkatten değil sonradan acuze Jankoviç'e 2-0 kaybetti Safina. Karşında yarı finalde 6-0 set kaybedecek kadar aklı üç karış havada tenisçi var. Daha üç gün önce de çıkıp bık bık ötmüş "Williams'ları yenmeden bir numara olunmaz" diye. Koysana kafasına "Al sana bir numara" diye.

Yapamazsan, böyle Paşabahçe bozması vazoyu verirler eline adamın işte, "Al, buna çiçek koyarsın sen" diyerekten. Gerçi turnuva şampiyonuna verdiklerinin de pek bir farkı yok göründüğü kadarıyla. Cincinnati ihtiyar heyeti cimri herhalde biraz. Neyse... Durduk yere, Allah'ın yeteneksizine birincilik kazandırdı Dinara. Güvendiğimiz dağlara kar yağdı yani. Biri sarı, biri kırmızı giyip çıkmışlar bir de sahaya. Yıkılın lan, gözüm görmesin!

Yürü Ya Fener!

Bilet fiyatları, Lugano'nun sözleşmesi, Alex'in 150. maçına çıktığında sakatlanması, Rambo'nun sahaya dalması derken; öncesi, esnası ve sonrası Türkiye gündemi gibi sürekli dolu bir maçı 3-0 önde bitirmek, hele hele son gol doksandan sonra doksana gidince bir ayrı keyiflenmek, güzel şey.

Takımın futbolu, teknik ve taktik "yine" bir yana, geçmiş bir kaç senedeki vurdumduymazlık nasıl içten içe herkesi kemirmişse artık, bu hareketli haller ve doksan dakikanın geneline yayılan "Biraz daha oynayalım lan" havasından bahsediliyor her yerde. Bizim de yüzümüzde, uzaktan bakılınca anlamsız gözüken bir tebessüm hasıl oluyor tabii takım saldırdıkça, goller atıldıkça.

İki haftada iki galibiyet, 5-0'lık bir averaj. Bu hafta dışarıda Diyarbakır ve (pazartesi maçları icadından ötürü, aynı yedi gün içinde) içeride Manisa maçları da var ki "Bir hafta daha paşa markayız inşallah" dedirtiyor bu fikstürde. "Yürü ya Fener!" desin Allah.

16 Ağustos 2009 Pazar

Pazar veya Yekşenbe

Google'a "Sunday" yazınca karşımıza çıkan resimler; genellikle parıltılı, aydınlık ve görünce insana "Pazar günü ne de güzel şeymiş" dedirten dalgalar oluyor. O halde bizim bugüne dair hissettiğimiz şeyler, neden yukarıdaki resim gibi? Ya da "Ahanda Pazar günü geldi. Gündüzüyle, gecesiyle ne kadar güzel geçecek şimdi" hissiyatı nerelere kaçtı da biz bulamıyoruz?

İngilizce Sunday ve Almanca Sonntag, ikisi de "güneş günü" demek. Peki bu bizim "Pazar" nereden gelmiş? Etimolojik sözlük de yok ki yanımızda, bakalım; kıçımızdan uyduracağız şimdi...

Yine en mantıklı tahmin "Bâzâr" olsa gerek. Herhalde eskiden tatil günü Cuma olduğundan Pazar günleri açıktı çarşılar vs. Oradan, o kelimeden bugüne ve bu kelimeye devrilmiş olmalı.

Aslında, eski zamanlardaki gibi kalsaymış ya gün isimleri. Farsça'dan gelen küçük ezberi hatırladığım kadarıyla şöyleydi.

Cumartesi : Şenbe
Pazar : Yekşenbe
Pazartesi : Duşanbe
Salı : Seşenbe
Çarşamba : Çeharşenbe
Perşembe : Pençşenbe
Cuma : Cuma

"Şenbe" gün anlamına geliyor. "Yek, Dü, Se, Çehar ve Penç" de "Bir, İki, Üç, Dört ve Beş"
Hafta da "Yedi" anlamına gelen "Heft" kökenli zaten.

İlk paragrafın son iki cümlesi; hani o soru cümleleri. Cevapları malum ve cevapları ırak. Gözden ırak, gönülden de mi ırak? Kimine göre değil, kimine göre öyle...

Tribünde Hastur & Carpe Diem

Honduras-Kosta Rika maçı.

Ülkedeki hassas vaziyetler yüzünden alınan güvenlik önlemleri kapsamında, tribünde asker ve polis kol geziyor.

Resimde görüldüğü üzere, tribünde "Asker geldi lan. Nabıyon asker aga?" ve "Bi rahat durun lan. Adamın elinde tüfek var" hissiyatları birbirine karışmış.

Arkada da su mu, çekirdek mi, sandviç mi ne satıyorsa artık bir satıcı. Bir yudum tribün.

Eskiden, sıcak yaz günlerinde etrafa su yetiştiremeyen sucular olurdu stadlarda. "Sucuuu, buraya bak" diye başlayan çağrılar, sucunun gecikmesi neticesinde, anasıyla avradının da tribün tarafından işe müdahil edilmesiyle devam ederdi. Yarım bardak doluluğundaki suyun 2 lira olmadığı zamanlardı onlar. Isıtma da yoktu ama öyle güzel vakitlerdi işte.

Şuraya bak; bizim de "O zamanlar..." diye bahsettiğimiz yıllarımız oldu şu genç yaşta. E insan "Carpe Diem" demeyince, yani maneviyata birazcık olsun önem verince, böyle oluyor demek.

6 Tane Atılır Mı?

1-6 biten Everton-Arsenal maçının ardından...

Guardian'a yorum gönderenlerden Abbi Shaw.
"If the Premier League were based on hair alone, Everton would've won it yesterday" demiş.
Doğru söze bir şey diyemiyoruz.

Dün King Santillana reis, Barad-Dur'u ağırladı. Gerçi biraz fazla misafirperver bir durum oldu ama bakalım Flying Dutchman'ın Tottenham, bizim Liverpool'a benzer bir iyi niyet gösterisinde bulunup verecek mi bugün, maçı yani?

What a Leader Is All About


You see that's what a leader is about. Sacrifice. The times he has got to sacrifice because he has got to lead by example, not by fear and not by self pity

Blank

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Bir Tatlı Huzur

14 Ağustos 2009
"Mahallenin En Şık Ağabeyleri ve Kardeşleri"
Todori Meyhanesi'nde
Kalamış'ta bir tatlı huzur almaya gittiler.
Yanlarında olamadık ama naçizane bir çiçekle "Gönüller Bir" demeye çalıştık.
Dün yazdığımı buraya da geçeyim.
Bende öz ağabey, abla, kardeş yok. Bizimkiler beni kafi görmüş, tek velette durmuşlar. "Öz" yok ama "özden öte" ağabey-kardeşim çok, Allaha şükür. O "çok"un çoğu da orada, yek masada. Var olun...

Eleştirilmezlik ve Bilet Fiyatı


Fenerbahçe yönetiminin, bilet fiyatlarının fazlalığı ile ilgili yaptığı açıklamada "Taraftarın ortak kanısı" olan bir sıkıntıyı "medya spekülasyonu" olarak değerlendirmesi bir yana, açıklamanın içerisinde dayanılan "kesinti" gerekçesi hakikaten çok acı ve komik.

Bu kesintiler sadece Fenerbahçe'den yapılmadığına göre, açıklamanın meali şu:
"Görüldüğü gibi kesintinin yekunu oldukça büyük bir meblağ. O yüzden biz de bunları size yaslamak zorundayız. İşinize gelmiyorsa başka takımı tutun"

Stadyumda "Büyük Fenerbahçe'nin Büyük Taraftarı" anonslarıyla anılan ve zaman zaman resmi ağızlardan vefakarlığı ve cefakarlığı övülen bir kitleye reva görülen muamele bu mu? Bu.
Müstahak mı? Hayır.
Sürpriz mi? Değil.

Yönetimin kurumsal anlamdaki yanlışları her eleştirildiğinde, eleştiren her insana yapıştırılan yaftalar şunlar oldu:
1. Tahir Kıran'ın ve Sadettin Saran'ın adamı olmak.
2. Hep Destek Tam Destek sloganına aykırı davranmak.
3. Yönetime sallamaya bahane aramak.

Şimdi bunları ısrarla söyleyenlerden bazıları bile (sadrazamın sol taşşağından düşmedikleri ve standart gelir grubunda yer aldıkları için) fahiş bilet fiyatlarına ve saçma açıklamalara karşı "Olmaz böyle şey" tellerinden çalıyorlar.

Bu komik açıklamaya dair uzun uzadıya analizlere ve detaylara girmeye gerek yok. "Ben herşeyi yaparım" edasıyla bir tek adam saltanatı yürütmek ve sıkıştığını hissedince ağızlara bir parmak bal çalmak, Cumhuriyet'in değil, monarşi idaresinin alamet-i farikasıdır.

Düne kadar bu idare şeklinin "en haksız" kararlarını savunanlar, bugün yanıldıklarını anlayıp tribünlerin ve tribüncülerin isyanına bir nebze de olsa hak veriyorlarsa, oturup "Biz nerede yanlış yaptık?" diye düşünmeliler. Kafaları çalıştırmaktan imtina edildiği sürece tarihin tekerrürü, tokadını atmaya devam eder.

Una Paloma Blanca (by George Baker)

When the sun shines on the mountain
And the night is on the run
It's a new day
It's a new way
And I fly up to the sun

I can feel the morning sunlight
I can smell the new-mown hay
I can hear God's voice is calling
For my golden sky light way

Una paloma blanca
I'm just a bird in the sky
Una paloma blanca
Over the mountains I fly
No one can take my freedom away

Once I had my share of losing
for they locked me on a chain
Yes they tried to break my power
oh I still can feel the pain

Una paloma blanca
I'm just a bird in the sky
Una paloma blanca
Over the mountains I fly
No one can take my freedom away

Una paloma blanca
I'm just a bird in the sky
Una paloma blanca
Over the mountains I fly
No one can take my freedom away

14 Ağustos 2009 Cuma

Delikanlı Sevdası

Hep onikiden vuruyorsun söyleyince.
Hep bizden okuyorsun Cem Baba.
Biz de aynısını söylüyoruz. Dinletemiyoruz ama.
Söylüyoruz...
Sensiz iflah olabilmez,
Hallerim oy hallerim.
---------------------------------------
Kız öyle gezme, ince basma,
Adından söz edilir.
Sendeki işve anamda olsa,
Babam geri dirilir.

Domur domur emceklerin,
Mintanını gerdirir.
Sendeki işve anamda olsa,
Babam geri dirilir.

Seni bana mevlam değil,
Kendim kendime yazdım.
Tabancamın kabzasına,
Adın bıçakla gazıdım.

Ben eskiden uslu idim,
Seni gördüm de azdım.
Tabancamın kabzasına,
Adın bıçakla gazıdım.

Ak undan, ekmek gibi yumuşak,
Ellerin oy ellerin.
Badem mi ezdin, bal mı süzdün?
Dillerin oy dillerin.

Sensiz iflah olabilmez,
Hallerim oy hallerim.

Sarıkamış Fatihi

Biraz fazla Türk Basını oldu başlık, kabul fakat vaziyete de başka başlık gitmezdi.

Resimde gitar var ama Fatih kardeşimiz Bando birliğine değil, Motorlu Piyade birliğine katıldı. Görev yeri, Kars Sarıkamış. Evvelsi gün gitti, 5 ay sonra güle güle dönecek inşallah. Az önce kendisiyle irtibatlandım. Sağolsunlar, hem 14. Mekanize Piyade Tugayı'ndan, hem de 9. Motorlu Piyade Tugayı'ndan telefona çıkanlar çok yardımcı oldular.

Herkese selamı var Fatih kardeşimin. Süreç zarfında kendisine ulaşmak isteyenler için aşağıdaki telefon numaralarını arz edeyim.

Bölük Numarası : 0474 413 49 10
Tugay Numarası : 0474 413 49 98