13 Ekim 2010 Çarşamba

Kendini Bilmez Sayısında İhtilaf


Batman'a giden Fenerbahçe kafilesi geri dönerken, içerisinde delegasyonun ve konukların yer aldığı otobüs taşlanmış.

Bunu Fenerbahçe resmi sitesinden öğrenenler "3-4 çocuk tarafından yaratılmış" ibaresiyle karşılaşıyor.

Vatan gazetesi yazarı Tayfun Bayındır ise şöyle yazmış:
"10-15 yaşında yüzlerce çocuk hınç alırcasına taş ve kayaları kurşun gibi otobüsün camlarına saydırdı"

"-lerce"yi dikkate almayalım... 100-4=96... En azından...

Ne diyeceğimi bilemedim.

Kediyi Sadece Merak Öldürmez


Durduk yere öldürmeyi emreden bir din var mı? Bilinmez. Her dinden haberdar değiliz.

Doğada insandan başka, durduk yere öldüren var mı? Bilinmez. Mahlukatın tümüne aşina değiliz.

Ne bilinir?

Düşenin kimseye zararı dokunmuyorsa, ona tekme atılmayacağı bilinir.

Zararsız birini tekme atarak öldürmemek gerektiği bilinir.

En azından bunlar insan olmanın gereğidir.

Bir kaç tane, iple sarkıtıldığı takdirde can acıtan uzvundan tavana asılması gereken vatandaşın, tekmeleyerek bir kediyi öldürmesinin videosu düşmüş internete. İçim kaldırmazdı, izlemedim. Bunlar yargılanmış, para cezası almışlar, falan filan.

Hukuk sisteminin yapabileceği fazla bir şey yoktur herhalde. Burada yargı dersi verecek halimiz de yok. Ama merak ediyorum, bu gibi canilikler için daha farklı bir sistem geliştirilemez mi diye... Hoş, tecavüzde bile "tutuksuz yargılamaya" karar verebilen bir sistemden, fazla bir şey beklememek lazım tabii.

Bu yukarıdaki bizim şantiyenin kedisi "baks"... Sadece onun değil, dışarıda bir hayvancağızın da lüzumsuz yere zarar gördüğüne şahit olsam, zarar veren arkadaşın zarar veren yerlerini eline verme azmine girerim. Milletin içinden bir avucu değil, çoğunluğu böyle olduğu vakit biraz daha mutlu oluruz.

Moskova Metrosu


Günün birinde, bizim memlekette de benzer bir ulaşım ağını görmek ümidiyle, yukarıdaki tablonun önünde saygıyla eğilmekten başka bir şey gelmiyor aklıma.

12 Ekim 2010 Salı

Fenerbahçe, Batman'da Ne Yaptı?


Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; yadırgamıyorum.

Siyasi iktidar neredeyse, spor kulüpleri oradadır.

Siyasi iktidar neredeyse, Fenerbahçe iki misli oradadır.

Tarihi ve güncel gerçekleri fazla tartışmamak gerek.

Ayrıca kimsenin çıkıp, "Şu şu çıkarımız vardı. Onu kovalamak için bu açılımda (?) bulunduk" demesini de beklemiyorum. Çünkü bu işlerin sonucu, aradan yıllar geçince ya gazete söyleşilerinde, ya anı kitaplarında ya da mahkeme ifadelerinde yer bulur.

Benim merak ettiğim şey, bu yukarıdaki pozların kulübe hakikaten bir faydasının dokunup, dokunmayacağı... Daha doğrusu, bu yönetimin, düşündüğünü yapma imkanı olup olmadığı.

Yüksek diplomaasi (iki a ile) bilgisi eşliğinde bugüne kadar ortaya çıkardıkları sosyal icraatlar göz önüne alınınca, pek ümidim yok. Zira bu memlekette, öyle ya da böyle bir şekilde, herkesi "Fenerbahçe'ye faydası olmayan kilisenin papazı" haline getirdi Fenerbahçe yönetimi.

Ayrıca şeyi de merak etmiyor değilim; olmaz ya, konjonktür değişirse, Fenerbahçe ve Aziz Yıldırım neler yazar, neler yapar...

Tabii bir de eskiden, bu işler olurdu ama bu kadar duyulmazdı, bilinmezdi, biraz arlanma ile geçerdi. Bir yandan hiçbir şey değişmiyor. Bir yandan çok şey değişiyor. Resmi sitenin hali o kadar kötü gözüküyor ki göze. Politikanın çubuklu forması gibi duruyoruz.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Baltacı Değiliz, Ananızı...


Moskova gelişinde, hava limanında bir şekilde bavulumu patlattıkları için alışverişe çıkmam iktiza ettiğinden, öğlen vakti dışarıya uzandık. Aradığımızı bulamadan geri dönüyorduk ki yol üzerinde yukarıdaki ağabeye rastlamış bulunduk. Herhalde 1800 - 1900 generallerinden bir tanesi ama hangisi olduğunu bilemiyorum. İlk fırsatta kontrol edeceğim.

Arka fonda "çok yakın" gözüken binalara ulaşmak için nehrin üzerinden geçen bir üst geçide girmek gerekiyor. Üst geçit demeye bin şahit isteyen bu yapının içerisinde eczanesinden, kuyumcusuna kadar yok, yok.

Henüz her türlü tabelayı okuyamıyorum ama yeneceğim seni ulan Kril alfabesi!

Tekstile Yüklen!


Groupİzmir Tolga ağabey'in facebook sayfasında görmem ile çalışmalara mest olmam bir oldu. Başta t-shirtler olmak üzere, muazzam malzemeler var sitede. Ürünlerin ve adrese göndermenin ücreti de fena değil...

Buradan doğru.

Cehennemden Gelen Çılgın Ninja



Erol Evgin'in sunduğu yarışma programındaki gibi "Bir Ninja filminde ne olmaz?" diye 100 kişiye sorduk, 100 popüler cevap aldık. Lakin hiçbirinde "Female Ninja Vajina Bubble Magic" diye bir şey çıkmadı...

Zamanında, her gün tuhaf tuhaf ninja filmleri yayınlamasına rağmen bunu es geçen Show Tv yönetimine, çocuk yaşta bizi biyoloji şokuna sokmadığı için teşekkür ederim. Japonlar bizi çıldırtmaya devam ediyor!

9 Ekim 2010 Cumartesi

Hayırsız Ada Köpek Katliamı


Az önce Oğuz Haksever'in programında "Chienne d'histoire" adında, 15 dakikalık bir animasyon gösterildi. Fragmanı şurada mevcut... Konu, İstanbul'un köpekleri... Ve tabii ki 1910'daki Hayırsız Ada katliamı. Konuya dair tartışma devam ediyor. Ben hala filmin etkisindeyim.

Aşağıda, ekşi sözlük'te, "matarama su ko" isimli kullanıcının alıntıladığı yazı var. Animasyon ile birbirini tamamlıyor.

"Dayanılmaz derece sıcak vardı. Etkisinden kurtulmak için kabineme çekildim. Vapur durmuştu. Biraz kestirmiştim. Hemen kalktım. Acele merdivenleri çıkarak güverteye kendimi attım: küme küme köpek cesetleri ve etrafa yayılan çok fena bir koku. Kaptan köprüsünde toplanmış olan arkadaşlarımın yanına çıktım. Hepsi mendilleriyle burunlarını tıkamışlardı. Koku o derece dayanılmaz bir hal almıştı ki ikinci kaptan emir verdi! Kamaraların kapılarını, pencerelerini kapadılar. Vapurun diğer kısımları da kapatıldı.


Bir mil uzakta ağaçtan, bitkiden oluşmuş yalçın bir kayadan ibaret olan ada gözüküyordu. Güneşin parlak ışınları görme kabiliyetimizi azaltmış olduğundan üzerinde bulunan hayvanları önce fark etmemiştim. Zannediyordum ki bu ada üzerinde taşlar hareketli, büyük bir kütle halinde çalkalanıyor, kaynaşıyor. Bu yanlış görüşü güneşin etkisi yapıyor diye düşünmüştüm.


Yalçın kayanın üstünde köpekler karınca gibi kaynıyor. Bir kısmı kıyıya yayılmış, güneşin yakıcı sıcağından kurtulmak için ve biraz serinlemek için kendilerini suya atmışlar. Diğer bir kısmı tepelere tırmanmış adeta tiyatrolardaki panoramaları andıran acıklı bir tablo vücuda getirmiş. Yaklaştıkça durum ve görünüşler daha belirleniyor. Dürbüne ihtiyaç duymaksızın gözlerimizle her şeyi, bu zavallı hayvanın çaresiz çırpınışlarını elemle görüyor ve izliyorduk.


Köpeklerin en büyük kısmı sahili takip eden kayalık üzerinde toplanmıştı. Pek çokları güneş hararetinden kavrulmuş, serinlemek için var güçleriyle suda yüzüyorlar, son takatlerine kadar suda kalmak istiyorlar. Ötede beride görülen cesetlerin etrafında dolaşarak, çabalayarak bir parça et koparmaya çalışıyorlar... Karadaki diğer kısmı ufak bir gölge bulabilmek için taş kovuklarına sığınmak üzere delik, deşik arıyorlar... Diğer bir kısmı ise adeta delirmiş gibi oraya buraya koşuyorlar, sürekli kendi etraflarında dönüyorlar... Seslerini şimdi tam olarak duyuyorduk. İşittiğimiz bu feryatlar köpek havlaması değil adeta insan feryadı idi.


Kaptan geminin düdüğünü çaldırdı. Zavallı hayvanlar bir yardım sesi duymuş gibi heyecanlandılar. Bu sese hayvanların nasıl yalvarırcasına cevap verdiklerini size anlatamam. Bilmem göz önüne getirebiliyor musunuz? Feryat ve inilti saçan bir yalçın kaya. Bir yanardağ ki ateş yerine feryat, duman yerine cesetler saçıyor. Bu kızgın zemin üzerinde su, yiyecek için ağızları açık köpekler... Etrafında martıların uçuştuğu cesetler kısım kısım denizde lekeler oluşturuyor. Vapur hareket etti. Zavallı köpekler yine bizleri son bir ümit ile takibe çalışarak çırpınıyorlar. Hiçbir şeyden habersiz geminin dalgaları onları büsbütün batırıyor, boğuyor, öldürüyordu. Ne karada ne denizde ölümden başka onlara el uzatan yoktu. Uzaktan bir römorkörün adaya doğru geldiğini gördük. Arkasında iki mavna köpek dolu kafeslerle aynı adaya gidiyor. Hayırsız ada'nın aç sakinlerine İstanbul’dan taze köpek getiriyorlardı. Biz uzaklaştık. Marmara’nın yüzü üzerinde siyah bir nokta halinde kalan bu müthiş manzaralı adadan bakışlarımızı ayıramıyorduk"

Bir Cisim Yaklaşıyor


"Her şeyi eleştiriyorsunuz lan" denebilir ama bu nedir Allah aşkına?

Yol yorgunu, iş mahmuru acaba ben mi hayal görüyorum dedim ama yok...

Kim bu nikninikniniknikniknikolodion'dan çıkıp gelmiş gibi gözüken formalı arkadaş? Fenerium'un yeni maskotu mu?

Kurumsal korkuluk gibi...

Naked & Nude



Tanıdıklardan sadece Taurasi değil, eski voleybolcumuz Kimberly Glass da çıplak poz vermiş ESPN Body Issue dergisine.. Yukarıda da ilgili video mevcut..

Çalışmazsa diye link de burada..

7 Ekim 2010 Perşembe

Moskova'ya Giderken...



Ruh halimi bundan daha iyi yansıtan bir şarkı ve solist bulunamaz herhalde... Bir süre Moskova'da olacak Canarino. Her şeyden çok, O'nu çok özleyerek...

Eyvallah.

Elim sanata düşer usta
Yürek acıya
Ölüm hep bana, bana mı
Bana mı düşer usta?


Sevda ne yana düşer usta
Hicran ne yana
Yalnızlık hep bana, bana
Bana mı düşer usta?


Gurbet ne yana düşer usta
Sıla ne yana
Hasret hep bana, bana mı
Bana mı düşer usta?

Omuz Omuza Olmaktan Gurur Duyduklarım...


Düşer gibi olduğun zamanlarda, "Hop" deyip omuzundan yakalayarak, ayağa kaldırmaya çalışanların sayısı ne kadar fazlaysa, o kadar şanslısın bu hayatta.

"Barış gidiyor" dediler. "Güle güle" demek için koşarak geldiler.

Fotoğrafta olanlar, orada olup makinenin kadrajına sığmayanlar, isteyip de gelemeyenler... Spor salonlarının plastik koltuklarında "Yüklen" diye bağırıldığında hep beraber tezahürata girdiğimiz ağabeylerim, ablalarım ve kardeşlerim... Hepinize teşekkür ederim.

Hüznü kadar sevinciyle de dopdolu bir akşam oldu benim için. Orada da söylediğim gibi, "Siz olmadan geçecek hayatın ben ta..."

"Ne korkunçtur, düşmek kavganın haricine..." demiş şair.

Şimdilik başka bir coğrafyaya, başka bir kavgaya gidiyorum. Döndüğümde, kaldığımız yerden:
"Yükleeeeen"

6 Ekim 2010 Çarşamba

Cappie Pondexter Halay Çekerse...



Kazakistan'a doğru yola çıkmadan önce, beni uğurlamak için ağabeylerimin ve kardeşlerimin düzenlediği tekne gezisinde, Cappie Pondexter'ın "Atalım mı Arap kızı, atalım mı vay vay? Senin için on beş sene, yatalım mı vay vay?" şarkısı eşliğinde halay çektiğini görmüştük, bundan üç sene önce. Videosunu buraya da koyayım dedim.

Aynı gün Ebony Hoffmann'ın annesi Mother Marsha'nın yüksek dans performansına da maruz kalmıştık. Şenol ağabey'e de o kadar söyledik halbuki, kadıncağıza rakıları yükleme diye ama dayanıklıymış maşallah, çok güzel içti.

Ne gündü ama... Vesileyle, aşağıdaki resimde yer alan herkese bir kez daha milyon kez teşekkürler.

Süleyman @ Bozhane



Barış Manço demişken, bir diğer "özel isimle tesmiye edilmiş" şarkısı Süleyman'dan bahsetmemek olmaz.

Bu parçanın klibi, çocukluğumuzun yaz aylarının geçtiği, anneanne ve dededen mütevellit bizim de köyümüz olan Beykoz - Bozhane'de çekildi.

Bir aralık tırmanma rallisi de yapılırdı buralarda.

Klipteki her mekan, kırık yollarını arşınladığımız, ağaçlara daldığımız, top oynadığımız, balık tuttuğumuz, kurbağa yakaladığımız, kazlarla mevzuya girdiğimiz yerler.

Barış Manço oradayken köyde olsam, Süleyman'ın çöküp de gömüldüğü sofraya ben de sarardım kesin. Bozhane'de olduğumuz zamanlar mide üç kat kapasiteyle çalışırdı, övünmek gibi olmasın. Köy hayatı düğün dernek olunca güzel. Bir pilav kazan, bir tencere kuzu kavurma ve daha neler neler. İsteyene gider..

Osman



Dizinin birinde bir Osman varmış.

Çok tatlıymış.

Pek sevimliymiş.

Ağlayınca adamı fena yapıyormuş.

Ben bilmem.. Padişah olanlar, Yeniçeri Osman ve Osman Arpacıoğlu'ndan başka bir tane Osman bilirim ben.

Her ne kadar klipteki Osman ve Şerife, beyan edilen yaşlarından biraz büyükçe gösterseler de...

Gece vakti dellenme Osman...