5 Ağustos 2010 Perşembe

Taraftara Ne Verdiniz de Ne İstiyorsunuz?

Fenerbahçe, 2000-2001 sezonunda şampiyon olmuş.. Nasıl garabet bir işse, kupayı ertesi sezonun kendi sahasında oynadığı ilk lig maçında alacak. O da Samsun maçı... Kupa alınırken sevinç nidaları yankılanıyor stadyumda. Hakiki yankı var ortada... Sebep? Bilet fiyatları yüzünden tribünler yarı yarıya boş da ondan.

Sene 2010... İnsanlar yıllardır değişmeyen "pahalı bilet" uygulamasından bıkmış. Bilet fiyatlarının, ülke şartlarına istinaden, makul bir seviyeye çekilmesi konuşuluyor. Stadyumdan sorumlu olan, alınan kararlarda kafasını aşağı yukarı sallama yetkilisi "Ne olacak ki fiyatlar inse... 1000-2000 kişi fazladan gelir, o kadar" diyor. Sürekli boş koltuklarının seyredilmesine alışılan tribünler, yarı yarıya indirimden sonra dolduğu zamansa, malum olmuyor insanlara, bu beyanat sahibinin âkıbeti.

Dün "Genç Çocuklar" ile yaptığımız ve elendiğimiz maçtan sonra, sağda solda iki yazı türüne baktım, bakalım ortaya çıkacak mı diye.

Birincisi "Bu mağlubiyet şampiyonluğun habercisi" şeklindeki "Musibet-Nasihat-İyi Niyet" üçgeniydi. Şükür, daha ilk bakışta 5-10 tane rastladım. İçim rahatladı.

İkincisi de yenilgiden ötürü taraftara kimlerin laf çakacağıydı. Onu da fazla beklemedik. "Böyle taraftarlık olmaz olsun"dan, "Düşman başına... Tabii eleniriz"e açılan bir yelpazede serinledik yaz günü.

Cevap alabilirler mi bilinmez ama adama sorarlar; "Taraftara ne verdiniz de şimdi ne istiyorsunuz?" diye.

Kurumsallık söz konusu olduğunda Türkiye'nin birincisi, Orta Doğu ve Balkanların ilk ikiye kesin gireni, Avrupa'da plaseden düşmeyen, Dünya'da da tabelanın abonesi Fenerbahçe, "Taraftar ile İletişim" konusunda ne yaptı bugüne kadar?

Eski çağları bir kenara koyalım.. Ne de olsa onlar, "şirket" diye bir şeyin ortada olmadığı, duşlarından lağım suyu akan, balıkçı botu giymeden tesislere girilmeyen, her biri birbirinden "kötü kahkahalı Bizans askeri" insanların kulüpte dolandığı "öğğğ kaka" zamanlar.

Biz "Devrim" dönemini konuşalım. Kısa kısa gidelim.

Bilet fiyatlarının, yıllarca tükenmek bitmeyen bir inatla yüksek tutulması ne verdi kulübe? Kırk yılın başında maça gelebilen ve gelince de "parasının karşılığını" almak isteyen kitleler kazanmadık mı?

Lisanslı ürün faşizmi yaratıp, "Bir de işporta formayla gelmiş imza istiyor pezevenk" muamelesi yapan yöneticiler sayesinde, şaşkın ördeğe çevirmedik mi gencecik çocukları?

Taraftarlığı plastik kartlara endeksleyip, taraftarları da sadece plastiklerin yenilemesi geldiğinde hatırlayarak "Fenerbahçe-Taraftar" ilişkisini "Banka Şubesi-Mevduat Sahibi" ilişkisine benzetmedik mi?

Fenerbahçe Dergisi'nde, Fenerbahçe Televizyonu'nda ne yapıldı taraftarla iletişim için? Dergide bebek resmi yayınlama ve televizyonda "5 atarız abi 5. Ehere mehere" programı "Maç Kaç Kaç?" dışında nerede iletişime geçildi bu insanlarla?

Yüksek maliyetler yüzünden, öğrenci taifesine kapanmadı mı, stadyumun, Fenerium'ların kapıları?

Arenaların locaları gibi, stadyum localarında şirket promosyonlarına, bürokrasi kodamanlarına, devlet büyüklerinin taallukatına göz bebeği muamelesi yapıp, diğerlerini astragan yerine koyduğunuz yalan mı?

Futbolcuları da kendinize benzetmediniz mi? Neredeyse, taraftarla el sıkıştığı için öğürerek tuvalete koşacak sporcular yaratmadınız mı?

Maçlar biter bitmez, götünü tribünlere dönüp, koşarak soyunma odasına giden futbolcular birer serap mıydı?

Gidilen şehirlerde fellik fellik kaçıp, saatlerce bekleyen insanları ağlamaklı halde yerine çakan Hıncal Uluç'un Çatladıkapıspor'u muydu?

İstediğinizi yapmadıkları zaman aşağılayıp, çayıra salmaktan başka ne yaptınız arkadaş, bu insanların Fenerbahçe ile daha bir bütünleşmesi, onu fazla fazla sahiplenmesi için?

Kulüp kanalında sırayla dizilip "Zaten bunların sütü böyle muhterem... Hiçbir şeyi beğenmezler. Biz futbolun da medya işlerinin de alasını biliriz. Hem yöneticilik kolay mı? Elbette hataları vardır ama taraftar... Ah o taraftar adam olsa... Nerede o günler? Başını yediler Fenerbahçe'nin... Teneşire gelesiceler" demeyen insan kalmadı. Ayaklı ajandalar, sahibinin sesleri birbirlerini ezdiler.

"Bu ülkede sizin gibi sıradan insanların aklının ermeyeceği işler dönüyor. Uyanık olun diyeceğim ama yine de anlamazsınız. O yüzden siz siz olun, bilmediğiniz işler hakkında fikir yürütmeyin. Hele stada gelip, protesto falan. Zinhar! Sistemin tuzaklarına alet olmayın. Şüphesiz ki o zaman yöneticilerin nimetlerine kavuşacaksınız" imalarından geçilmedi ortalık.

Bu arada aklı selim olduğuna kanaat getirip, salak muamelesi yapılamayanlara denilenleri de unutmadık.

"Sezon öncesi eleştirmek mi? Yazıklar olsun.
Maçlar oynanırken destek olmak lazım. Eleştiri sonra.
Sezon biter bitmez saldırıya geçtiniz. Bari üzüntüyü adam gibi yaşayalım. Sonra tartışırız."

Ee ne kaldı?

İki tane köşe sahibinin, üç tane emme basma tulumbanın yanına bir kaç tane de iyi niyetli ama kitleleri küçük gören mütefekkir koymakla "FenerbahçeJugend" oluşturulacağı sanıldı. Olmadı. Olmaz.

Taban hareketi bambaşkadır. Tavana doğru yükselirken onu fark edemeyeni ya da küçümseyeni yerle bir eder.

Fenerbahçe'nin başına gelecek olan da budur. Ne maçların bitmesinden 15-20 dakika önce dizilen polisler, ne de elitist olmadığını söyleyen elitistler durabilir bunun karşısında. İnsanları ezmenin, adam yerine koymamanın, eğitmek yerine aşağılamanın bedeli ağırdır. "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler"in versiyonlarını dayatarak kelleyi yuvarlağa sokarsınız.

Tarih, tekerrür demek... Bu memleketin saraylarına kurulan herkes ama herkes, günün birinde istediğini yapmayanlara "etrak-ı bî-idrak" muamelesi yapma hatasına düşer. Sonra adamın biri çıkar, bir destan yazar. Dördüncü bapta geleceği haber verir, anlayana... Anlamayan da "Ne oldu ya?" diye ağlaşır, durur.

...ve bir kerre vakterişip
«-Gayrık yeter!...»
demesinler.
Bunu bir dediler mi,
«İsrâfil sûrunu urur,
mahlûkat yerinden durur»,
toprağın nabzı başlar
onun nabızlarında atmağa.
Ne kendi nefsini korur,
ne düşmanı kayırır,
«Dağları yırtıp ayırır,
kayaları kesip yol eyler âbıhayat akıtmağa...»

Fenerbahçe Devrimi He mi?

Yazılarda çok alıntı yapıp, çok hikaye yazıyoruz ama üstatların yaptığı işler, bize söyleyecek bir şey bırakmıyor.

Fenerbahçe devrimine (!) dair söylenecekleri de 20 Ekim 1948 tarihinde Marko Paşa'da yayınlanan Aziz Nesin yazısı anlatıyor mesela.

Devir değişiyor da lider kafası değişmiyor demek ki... Buyurun...

-----------------------------

Başbakan Hasan Saka ile Bir Konuşma

Son günlerde Hasan Saka, ziyaret gibi, ziyafet gibi çok ciddi ve siyasi işlerle pek çok uğraştığından bitürlü kendisiyle konuşmak fırsatı bulamıyordum. Sonunda bunu başarabildim. Hasan Saka az önce bir Amerikan heyetine ziyafet vermiş, bu ziyafetten sonra da Amerikalıların kendisine vereceği ziyafete gidiyordu. Başbakanlık arabasına binerken kendisiyle konuşabildim. Fırsatı kaçırmamak için arka arkaya sordum.

- 7 Eylül kararlarının değişip değişmeyeceği, şeker fiyatının yeniden yükseltilip yükseltilmeyeceği, yeni vergilerin neler olduğu, Amerikalı'ların vermeye söz verdikleri borcun faizlerini ödemeye başlayıp başlamadığımızı, seçimlerde yapılan yolsuzluk sorunu, Güvenlik Konseyi'ne bizi neden almadıkları, bu hayat pahalılığı...

Başbakan kızgınlıkla,

- Yeter! diye bağırınca, sözünün arkasında ben tamamladım:

- Söz milletindir!

Yakaladığım fırsatı kaçırmamak için, yeniden sormaya başladım:

- Fener patrikhanesine Amerika'dan naylon bir patrik gönderileceği, bütçemizdeki açığın nasıl kapatılacağı, Öğretmenler Birliği'nin kongresi...

Başbakan yine sabırsızlıkla,

- Biz... diye haykırınca, ben de sözün arkasını getirdim:

- Hürriyet istiyoruz!

Başbakan, sorularımı teker teker sormamı istedi. Ben de öyle yaptım:

- Memleketin ekonomik durumu?

- Eğer biz bu ekonomik tedbirleri almamış olsaydık, bugünkü...


Hemen sözün arkasını getirdim:

- Rezalet olmazdı.

Başbakan sözünü sürdürdü:

- Aldığımız tedbirler sayesinde bütün millet...

Sözünü ben tamamladım:

- Yokluktan kırılacak, açlıktan ölecektir.

- Aldığımız kararların olumlu sonuçlarını görmek isteyenler...

- Torunlarına vasiyet etsinler...
diye sözünü bağladım.

Sözlerini tamamlamaya fırsat bulamayan Başbakan, bu kez sözünü kesmemem için bir çırpıda,

- Partimiz devrimci bir partidir! diye bağırdı.

İşte bu sözünün arkasını getirmedim, çünkü ağzım açık kalmıştı. İyi ki şoför aramayı sürdü de, Başbakan da kurtuldu, ben de...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Kimden Ulan Bu Çocuk?


Han Solo karambole gelmiş.

"I can has internets" sitesindeki "Pop Icons In A Different Light" serisinin üçüncü postasından.

Devamı da burada mevcut.

3 Ağustos 2010 Salı

Aşık Atışması ve Devrimler - 1

Yazın ve İstanbul'un yapış yapış sıcağında, bir yandan serinlik, diğer yandan evlilik hayalleri kurarken ara sıra harareti arttırmak için fikir tartışması gerekiyor.

Başlığın "1" olmasının sebebi, ikinci mevzunun şimdiden hazır olması.

Lakin, feminizm gönüllüsü futbol blogu Flying Dutchman'da yorum aralarında yaşanan "Cinsel Devrim" tartışmasına kadınların yer aldığı sportif örneklerle saldırmadan önce, sağ olsun, Barış Gerçeker kardeşimin bu kez de twitter'da parmak bastığı bir yarayla iştigal edeceğiz.

"Türkiye için Özal neyse, Fenerbahçe için Aziz Yıldırım odur" cümlesi, tespit ve detaylar açısından itirazım olmayan bir benzetme. Fakat bizim ülkemizin spor insanlarının bir şekilde siyasi karakterlerle kısaca karşılaştırılması, bu kıyası "iyisiyle kötüsüyle" yapanların aksine, çoğunluğun kafasında "iş bitirici, büyük adam" izlenimi edinilmesine yol açıyor. Tam aksi, yani "Hiçbir şey beceremedi" de mümkün tabii.

Netice olarak, hemen her şeyde olduğu gibi, bu hususta da orta bulunamıyor ve sağlıklı analiz yapılamıyor. Bunu yıkmak için olan biteni alabildiğine detaylandırmak, her şeyi elifi elifine yazıp çizmek gerek.

Siyasetin aksine, ülke sporunda her dakika değişen bir gündem yok. Yaz ayları, geride bırakılan sezonun değerlendirilmesi için mükemmel bir aralık veriyor kafa yoranlara.

Fenerbahçe'de futbolu ele alalım... Şu günlerde bir "Aykut Kocaman Devrimi" yaşadığımız söyleniyor. Nereden baksanız büyük olay! Yalnız benim kafamın almadığı nokta, "Devrim" kelimesinin tanımının ne olduğu.

Aykut'un, hali hazırda sportif direktörken, asli görevi uhdesinde kalmak üzere, bir de teknik direktörlüğe atanması, kendi başına nasıl bir devrim olabiliyor? Serdedilen mütalaada bakılırsa, bu yaşananlar zihniyet değişimi oluyormuş. E daha bir şey yaşamadık ki...

Hangi devrim, yönetimi ele aldığı ilk anda, "Tamam bu iş bitti. Başarılı olduk" notunu kendine verebilmiş? Benim bildiğim bir örnek yok. Kaldı ki eski yapının altını üstüne getirmeyen ve kendi kadrolarını yerleştirmeyen hangi harekete "Devrim" adı verilebilir? Henüz değişen bir şey mi var? Yalnızca değişmesi istenenler var. Sonuçlar görülmeden kutlama yapmak, sadece bize özgü değildir herhalde ama en tutkulu da bizde yaşandığı kesin.

"İlerlemek yolunda vuku bulacak her mühim teşebbüsün kendine göre mühim mahzurları vardır. Bu mahzurların asgari hadde indirilmesi için tedbirlerde ve teşebbüslerde kusur etmemek lâzımdır."

Aziz Yıldırım'ın, icraatları anlamında benzetildiği bir diğer tarihi şahsiyet olan Atatürk'ün, Nutuk'ta söylediği bu cümleler, liderin kusursuzluğuna değil, bilakis ortak bir kadro düşüncesine işaret ediyor olmalı.

Oysa daha düne kadar (Dikkat buyurun, "Son kararı ben veririm" değil) "Her şeyin en iyisini ben bilirim" diyen zihniyetin, çizgi film usulü fikirlenip, kafasında bir lambayla aniden "Devrim" yapmasını ummak hafif safdillik olmuyor mu?

En can alıcı soru şu aslında:
Devrimin pratik önderi (?) denilen Aykut Kocaman'ın sözleşmesi kaç yıllık?

Aziz Yıldırım'ın benzetildiği siyaset insanlarının hemen hepsinde "Tek Adam"lık hasleti olması şaşırtıcı değil. İktidarının on küsur yılının tek bir gününe bile yakından şahit olmuş herkes bu tespiti yapabilir.

"Tek adam sistemi iyidir" diyene de itiraz edilemeyebilir. Çünkü tarihte "tek karar verici" olmanın hezimetleri kadar zaferleri de yazılı. Bu iki ayrı sonuca açılan kapının anahtarının, "mücadele sırasında kadro oluşturma yöntemleri olduğu" bilindikten sonra, sorun yok! Peki Fenerbahçe bunu biliyor mu?

Francois Leger ağabeyimizin "Doğulu bir topluma dinamik Batı medeniyetinden unsurların girmesi, garip bir şekilde, o toplumdaki geriliklerin güçlenmesiyle sonuçlanmaktadır..." sözünden Fenerbahçe yönetiminin çıkaracağı dersler olmalı artık. Son kongrede, "Yeter yahu!" diye karşıya dikilen muhalefetin "Geçmişte kaldı" denen Şadan Kalkavan olması ve umulmadık bir oy sayısına ulaşması bu sözü doğruluyor. İnsanlar "Ah bir ilerlesek..." özlemiyle baktığı günlerin aktörlerine hak verecek kadar gerilmiş durumdalar. Halbuki, bir spor kulübünde "İnsan" kavramı, her şey demektir. Kulüpçülük mefhumu, tek bir insanın bile kaybından yara alır.

"Taş devrini yaşayan bir toplumu sanayi çağına getirmek başka şeydir, donmuş bir medeniyeti uyandırmak başka şey..." diyen Rene Gendarme, bin beş yüz yazıya değer bir tespit yapmış. Medeniyet insanla ve fikirle büyür. İşine gelmeyen ve eleştiri yapan herkesi ama herkesi yaftalayıp, bindirilmiş kıtaların önüne atarak insan kazanılmaz. Saygı, sevgi, sadakat yerine, korkuyla imparatorluk yönetilmez. Yönetilse de uzun ömürlü olmaz.

Bunca derin insanlardan alıntı yaptıktan sonra hafif boşlukta duracak ama Teks Viller'de okuduğum bir Navajo sözüyle bitireyim.

Tiger, kumların üzerine inşa edilmiş bir kasabaya hüzünlü hüzünlü bakarken diyordu ki:
"Çöl, eninde sonunda kendinden çalınanları geri alır."

Hiçbir iktidar, kaydı hayat şartıyla yetkilendirilmez. Kurumlar kişilerle kaim olmazlar ama zihniyetler kişilerle ayakta kalır. Görevde kaldığı sürede, kendisinden sonraya "tüm camiayı kucaklayan bir kadro hazırlığı" yapmayan ve akil muhalefeti şiddetle sindiren muktedirler, yaptıkları iyi şeylerin dahi zaman içerisinde birer birer puta dönüşmesine sebep olur. Övünülen mali bilançoyu meydana getiren kurumlar, kişiler, ve süreçler bile yeni gelenler tarafından yaratılan devr-i sabıkta yerle bir edilir.

Bizim "her şeyinden iyi anlanan beton kasabanın" kaderinin ne olduğunu da yaşayıp, göreceğiz. Ümitli olan beri gelsin.

İşsizlik (by Müşfik Kenter)


Acaba Orhan Veli dinlese "Vallahi benden iyi" der miydi, Müşfik Kenter için?

İhtimaldir bana kalırsa.

Muhteşem bir ses, muhteşem bir hikaye

İkinci Abdülhamid

Fotoğrafı gördüğüm site, "İyi ki gördüm" dedirten bir site.

Siz de buyurun diye arz ediyorum.


Bilhassa savaş fotoğrafları, bir kısmı daha önceden çok kez karşımıza çıkmış da olsa, akıl alan cinsten.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yavşaklık

Meclis'te milletvekilleri kavga edince "Memleketi idare edeceğinize birbirinizi yiyorsunuz. Ayıptır!" diye sinirlenmeyen vatandaş yoktur herhalde. Bu adamların ara sıra birbirine sille tokat girmesinin sebebi kibar hitaplar değil. Kürsüye doğru ya da kürsüden doğru "Lan!" ile başlayan herhangi bir cümle, orta dünyadaki orklarla goblinleri birbirlerinin üzerinde gösteren sahnelere benzer haller doğuruyor milli iradenin kâbesinde. Daha 60 küsur sene önce, bugün bir kez daha andığımız Başbakan Recep Peker'in Adnan Menderes'e kürsüden "Psikopat" demesi gibi..

Hadi onlar mebus! Memlekette aydın geçinenin hali de ortada.

"Türk halkının arabesk yavşaklığından utanmak" çıktı başımıza.

Yarın, öbür gün, Türk halkının parantezinde, pop, caz, rock, metal, vs. vs. türlerinden birini alıp arkasına da küfür serpiştirerek "müzik" mi tartışacağız? Aşağıdakilerden hangisi Türkiye'de yoğun şekilde yaşanmaktadır?

a. Arabesk Müzik Yavşaklığı
b. Pop Müzik Pezevenkliği
c.
d.
eeeh!


Birisi de çıkıp, "Arabesk Müzik" olgusunu porno filme benzetti. Sansürleyiniz efendim. Madem porno kanallar sansürleniyor. Arabesk de sansürlensin. Yeter ki torunları "hasbelkader" arabesk dinlerse, müstehcen bir film seyretmişler hissine kapılacak ve üzüntüsünden kahrolacak o muhterem insanın içi rahat etsin.

Arabesk nerede başlar? Nerede biter? Nerede sadece bir müzik olmaktan çıkıp, ucube bir hale gelir? Dahası, bu diğer başka müzikler için de geçerli değil midir? Kendini bu akıbetten sıyırabilen müzik türlerinin diğerlerine nazaran değişiklikleri nedir?

Bunları tartışmadan:
Sen arabesk mi seviyorsun? Yavşaksın o zaman.
Sen? Pop mu? Vay şerefsiz.
Sen? Caz mı dedin? O ne lan?
Sen gel. Sanat müziği ne demek? Şorolo musun sen?
Seni kıyafetinden bildim. Metal. Siktir.
diye coşmak neyin nesi?

Ondan sonra bu ülkede insanlar neden birbirine giriyor? Neden tahammülsüzlük had safhada? Neden gak? Neden guk?

Siz daha "ruhun gıdası" dediğiniz şeyde bile "Konçertodan sonra beni olduğun yerde bekle. Bütün orkestrayı toplayıp, siktiricem seni. Biz klasik müzikçiyiz oğlum. Bu viyolonseli görüyor musun? Sana girsin" hallerine düşüyorsanız, sizden yarım porsiyon aydınlık bile olmaz! Ne kutuplaşma aşkıymış arkadaş. Bir sayımlık nüfus verdik, hala bitmedi.

Çözüm önerisi mi? Aşağıda...

Taraftar - Yönetici - Topçu


Çizgiden Çıkaran isimli blogun sahibi, NtvSpor'un da müstesna yazarı Barış Gerçeker "Topçu dediğin..." başlığıyla bir yazı yazdı. Ben de üzerine bir yorumlar karaladım. 4096 karakter sınırına takıldık. Tümünü gönderebildim mi, bilemedim. O sebeple buraya da alayım, Han Duvarları büyüklüğündeki yorumu. Yazıların olumsuz olan hiçbir noktası blog sahibine yönelik değil. Blog sahibi biliyor ama yine de bildireyim dedim.

--------------------------------

Bence sesi çıkan, meydanda olan, öyle ya da böyle "Ne diyor acaba?" diye merak eden insanlar söylediği zaman sorun daha büyük oluyor.

Her Türk'ün asker, sıhhi tesisatçı, oto tamircisi ve teknik direktör doğduğu konusunda konsensüs var, kabul… Ama bunu bir kere söyledikten sonra, süreç içerisinde dönem dönem tekrarlamak da başka şeyleri meşru kılıyor, esas sorumluların farklı bahaneler üretmesine yarıyor.

Olayı futbol genelinde ele alacak donanımım olmadığım için, Fenerbahçe özelinde izah etmeye çalışayım.

Bir Mahmut Hanefi mevzuu yaşandı mesela. Kendi tribünlerinden tepki yediği için yaşadığı moral bozukluğu, ilerleyen zamanda oynadığı az sayıda ve kötü performanslı maçlar için de “geçerli bir özür” teşkil etti, tuhaf bir şekilde. Evet, ortaya çıkan “yuuh”lu durumu hepimiz kınadık ama bu muydu yani?

Onun ve diğer “hassas yerleri yara alan” futbolcuların bu denli zayıf olması ve iyileşmelerinin (?) uzun sürmesi, bir önceki yorumda eksik şerh koyduğum “Zaten bunlar kimseyi beğenmez” yargısından kaynaklanıyor biraz da.

Alaturka kafa yapısındaki sporcu, amiyane tabirle, bundan yüz buluyor ve “Oynamıyorsam sebebi var” hallerine giriyor.

Yine alaturka düşünen yönetici ise, bir taşla iki kuş vuruyor. Hem “kumaşı iyi” kontenjanından gelmiş ama “taraftar yüzünden” (!) iyi elbise çıkaramamış oyuncunun sorumluluğundan kurtuluyor, hem de iyi oynadığı takdirde terzisini kendisi göstereceği futbolcu için “Madem oynamıyor, seneye ya da ondan sonraki seneye ücretini ona göre ayarlarız” fikri güdüyor.

Algı konusunda hemfikirim… “Taraftar” denince akla, sabahleyin hep birlikte evlerden çıkarak, trenle Söğütlüçeşme’ye gelip, stadyumda toplanan 30.000.000 kişiden müteşekkil bir topluluk geliyormuş gibi yorumlar yapılıyor. Zaten tam da bu yüzden artık “Hiçbir şeyi beğendiremiyoruz” demekten vazgeçmek lazım. Memleket çapındaki meskûn mahallerde vatanla beraber Fenerbahçe’yi de masada kurtaran insanların ne dediği hiçbir yöneticiyi ve sporcuyu, doğru bellediği yoldan çevirmiyor çünkü. Daha doğrusu, olan biten şeylerde o insanların ne yöneticilerden, ne de sporculardan daha fazla payı var. Keşke aksi olsa, keşke kamuoyu diye bir mefhum olsa, keşke o efkâr-ı umumiye bilinçli ve etkili olsa ama yok işte.

Mustafa Kemal Paşa ve diğer komutanlar Kurtuluş Savaşı sırasında bir cephe hakkında hararetli hararetli tartışıyorlarmış. O sırada harita gelmiş. İsmet Paşa’nın da bir alışkanlığı varmış. Ne zaman harita önüne gelse, sürekli cebinde taşıdığı pergeli çıkartıverirmiş. Bu sefer de aynısı olmuş, haritaya eğilmiş. Mustafa Kemal Paşa da bunu görünce “Dur İsmet, şimdi pergeli bir kenara bırak” demiş. Teşbihte hata olmaz, bu cehalet cephesini eleştirirken, ne zaman önümüze taraftar gelse pergeli batırmaktan vazgeçmemiz gerek. Taraftar denen insanlar milyon tane adam, milyon tane fikir olarak bir kenarda duruyor. Onları işe yarar fikirleriyle ya da ukalalıklarıyla bir köşede bırakmak lazım. Bırakmadığımız müddetçe yönetimleri ıskalıyoruz.

Birileri orada sürekli sözler veriyor. Üç sene şampiyonluk, diyor. Dünya yıldızları gelecek, diyor. Gelmeyecek denen adamları getireceğiz, diyor. Başarılıyız çünkü Galatasaray’ı ve Beşiktaş’ı 10 puan geride bıraktık, diyor. Diyor da diyor, diyor da diyor. Sonrasında, daha yeni ay, son dördüne dönmeden bunların tam tersini söylüyor.

Aziz Nesin’den okuduğum bir Karadeniz fıkrası gibi.

Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp,“Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

E şimdi Süpermen’e, “İki dakika yere insene, sana bir şey danışacağım” deyip de sormazlar mı; “bir tarafta, her şeyin en iyisini kendi bildiğine inanan ama icraata gelince eli ayağı kilitlenecek zararsız adamları mı söylemek lazım; yoksa bizzat işin başında olup da “Tetumsa tetum” diye yalan üstüne yalan söyleyenleri mi?”

Ya da şöyle sorayım:

Siyasi iktidar, memur / emekli maaşlarına zam yapacağını açıklasa ve aradan on gün geçtikten sonra “Şaka lan şaka… Bütçede para mı var?” deyip, vazgeçse kimi eleştirmek gerekir? Kahve köşesinde ajans haberi dinlerken Cem Karaca’nın “Bindik Bi Alamete” şarkısındaki gibi “Bu işler böyle olmaz” diyen üç beş tane başbakanı mı (!) yoksa hesapsız iş yapan icra makamını mı?

Velhasıl bana biraz samimiyetsiz geliyor bu işler. Orada kodamanlar semirerek dururken, halka “Bilinçlensenize lan” demek gibi geliyor.

Bir başka Aziz Nesin ile bitireyim.

Recep Peker, başbakanlığı sırasında bir yurt gezisindeyken yolu bir kimsesiz çocuklar okuluna düşmüştü. Başbakanı görmek için köylüler de okula gelmişti. Düzenlenen törende, öğrencilerden biri, kendisine önceden öğretildiği üzere, okula yardım sağlamak için, kimsesiz çocukların unutulduğunu söyledi.

Recep Peker hemen,

- Bu memlekette kimsesiz yoktur, dedi, vatan ananızdır, biz de babanızız…

Arkada duran köylülerden biri yanındaki köylüye Recep Peker’i göstererek,

- Demek, anamızı… ağlatan adam buymuş! Dedi.

Partililer seçim propagandası için gittikleri bir kasabanın kahvesinde oralılarla konuşmuşlardı. Yaşlıca bir köylü, partililerden birine sokulup, ona yavaşça,

- Bey, dedi, senin sözlerin bana yakın geldi. Ondan ötürü sana bişey danışacağım. Şu sosyalizm dedikleri nedir, bana anlat. Oldum olası bizim hükümetler sosyalizmi kötüler. Bizim hükümetler kötülediğine göre bu sosyalizm iyi bişey olacak… Anlat şunu hele!

Köy kahvesinde toplanmışlardı. Köye o gün gelen tahsildar da aralarındaydı. Köylünün biri cebinden köylü cıgarası paketini çıkarıp tahsildara uzattı. On beş lira aslî maaşlı tahsildar da cebinden bir Amerikan cıgarası paketi çıkararak,

- Köylü kullanmam, dedi.
Cıgarayı uzatan köylü,

- Sert mi geliyor, yoksa kalın mı? diye sordu.

Bu Ülkede Kadın Basketbol Ne İşe Yarar?



Şimdi şu yukarıdaki ve aşağıdaki şekil vaziyetleri Çankaya'da düşünün. Fena mı olur? Ne münasebet. Müthiş olur.

Ama hiç olur mu? Olmaz. Neden olsun?

Vay efendim Cumhurbaşkanı çağırmıyor da, falan da fişmekan da, ıvır da zıvır da, zart da zurt da...

E sen kendini davet ettir.

Madem memleketin aydınlık yüzüsün, git göster o yüzü.

Yıllar yılı bir tane kadın basketbolcuyu, sosyal sorumluluk projelerinin içinde hatırlamıyor oluşumuz "yapmamaları" yüzünden olmayabilir ama reklamı nerede bunun? Hayrat açmıyorsunuz, bir sporu çekilir hale getirmeye çalışıyorsunuz. Elbette her tarafta döndürülecek bunun bilgisi. Ama o da yok.

Hadi bu işin ülkesel boyutu... Ya Fenerbahçe'nin iletişim kanallarına ne demeli? Diana Taurasi'yi almışsın, takıma getirmişsin. Sonra? Hiç.

Fenerbahçe Kart, Fenercell ve FB TV'nin Zonguldak'ta olması ya da Fenercell Kupası'nı teknik heyetin kazanması daha mühim tabii.

Al birini, vur berikine, çın çın ses gelsin.

18 Temmuz 2010 Pazar

Fenerbahçe'de Yalan Rüzgarı

Zaten bu başlıktaki hissimiz uzun zamandır vardı ama sevgili MCD'nin blogunda yakaladığı iki ayrı beyanattan sonra iyice pekişti.

Yıllardır birbirlerinin peşinden çevirdikleri entrikalarla televizyon ekranında arz-ı endam eden yukarıdaki kadroyu kadın erkek, çoluk çocuk demeden Fenerbahçe yönetimine getirsek, bundan daha kötü manzaralar veremezler herhalde.

Son marifetin ne olduğunu merak ediyorsanız, "Buyrun Buradan Bakın"

Ben kahkahalarımı dakikalardır tutamıyorum. Bakalım sizin tepkiniz ne olacak?

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Kenan Onuk

Klasik cümle; zaman çabuk geçiyor.

Üç gün önce, Kenan Onuk olmadan yaşadığımız beş yılı geride bırakmışız.

Suyu çıkarılan "80'lerde çocuk olmak" listelerinde gözüm hep onu arar, durur.

Kenan Onuk bizim kuşaklar için başka bir insandı. Hayatın bambaşka zamanlarında, bambaşka bir hayattı. Hangi sporu sevdiysek, hangi sporda neye bağlandıysak, onun bir payı vardı.

Tadı damağımızda kalmış çok az 90 dakika yaşadık. O da bir tanesiydi işte. Nur içinde yatsın.

Söz Uçar, Yazı Kalır

Tarih, 8 Haziran 2005.

Haberin tümü burada.

Başlığa konu olan bölümse şurası:
"Altyapı`dan rahatsızım. Perşembe günü kulüpte toplantı yapacağız. Yurtdışından bir hocayı altyapı`yı düzeltmesi için getireceğiz. Altyapı`yı sıfırdan planlayacağız. Altyapı`da eksiklik, öğretmenin olmaması. Sporu bırakmış kişileri alıp gençlerin başına koyuyorsunuz. Bu insanlar da zamanında eğitim görmemiş. Bu yüzden onlarda belli bir yere kadar götürebiliyorlar. Bu yüzden altyapı`ya yabancı üç beş öğretmen getirip gençlerimizi onlara teslim edeceğiz."

Okurken ağlayası geliyor insanın. "Hakikaten kurumsal oluyoruz galiba" diye düşünüyor... Ve 20 gün sonra, yukarıdaki Joop Lensen ile anlaşılıyor.

Ve şimdi... Açıp bakıyoruz resmi sitenin ilgili sayfasını.

Sporu bırakmış kişiler bir anda değerlenmiş olsa gerek. Zaten Lensen'in macerası da uzun sürmemişti.

Ha bir de şöyle bir şey var 2005 tarihli haberde:
"Ben Pendik olayından sonra gitseydim Fenerbahçe bu tesisleri yapamazdı. Üç şampiyonluk yaşadım, bunu söylemiyorum. Burada önemli olan istikrardır. Daum ile iki kere şampiyon olduk. Daum`la iki yıl anlaşma yapılmıştır. Daum iki yıl daha buradadır. Biz ona destek olacağız. Bu Fenerbahçe`de bir ilktir. Göndermek kadar kolay bir şey yok. Önemli olan istikrarı sağlamaktır."

Yaa öyle işte!

Stad, Samandıra için size teşekkür ederiz.

Body Worlds'e Bir İki...

Gittik, ceset gördük geldik. Serginin özeti bu.

Tophane'de kocaman bir alanda muhtelif organların ve merhum şahısların sergilendiği Body Worlds, bu işin meraklıları için muhteşem bir yer. Hamile aday adayı kadınlardan tutun da, "Vücutta neler oluyor lan" diyen amatörlere kadar herkesin saatlerini geçirebileceği bir sergi.

Nispeten sakin bir günde ve saatte gitsek, belki biz de fazlaca vakit geçirebilirdik ama cumartesi öğlen vaktinde her malzemenin başında 5-10 kişi olunca hemen her şeyi teğet geçip, 20 dakikada falan turu bitirdik. Sonrasında bir yerde oturalım diyerek, Tophane, Karaköy, Galata, Eminönü istikametinden Taksim'e çıkıp, Çiçek Pasajı'na çöktük. Önce ceset turlayıp, sonra rakı, beyaz peynir, kavun yani. Enteresan bir hafta sonu oldu.

Sergi çıkışına bir de defter koymuşlar, ziyaretçilerin yazması için. Biz de yazdık; "Body Worlds sergisinin her tarafta takdir olmuş bulunan asarı mesaisini işitmiş..." şeklinde devam eden bir kaç cümle.

Bir de Gunther von Hagens adındaki sergi sahibinin kocaman resimleri vardı çıkışta. Uyanamadım önce, Barad-Dur'a sordum, "Kim lan bu? Aynı Ciguli'ye benziyor" diye. Herif gülünce neyse de normal haliyle korku filminden fırlamış gibi. Kesse kesse bu keser zaten zürafayı falan. Evet, sergide yukarıdaki at ile kocaman bir zürafa var. Sırf onların başında geçirdik içerideki zamanı zaten. Uzun lafın kısası, değer mi? Değer sanki.

Fazla Sakız Çiğneyince...

Neslihan Darnel'in Vatan gazetesinde verdiği röportajdan bir bölüm var aşağıda. Başka bombalar da var ama burayı okuyunca nutkum tutulduğu için devamını getiremedim.

Fazla sakız çiğnemenin gaz yaptığına dair bir takım söylentiler duymuştum ama şu konuşmadan sonra, "hakikaten doğru olabilir mi?" diye düşünmeden edemiyorum.

Buradan dünya üzerindeki bütün sportif federasyonlara sesleniyorum! Eğer birilerine ödül verirken Neslihan'ın serdettiği kriterleri değerlendirmeye almazsanız, yakarız binalarınızı.

Tabii bu yaklaşıma göre ödül alan yabancı oyuncuya, bir seneden az olmamak üzere yurt dışına çıkış yasağı da konmalı. Ya da gitmeden önce Neslihan Darnel'den izin alsınlar. O da olabilir bak!

* F.Bahçe Acıbademle oynadığınız final serisinde çok iyiydin. Ama ödül almadın. Bunu nasıl yorumluyorsun?

Benim ödül almamam önemli değil. Ama Avrupa Ligi ve Dünya Şampiyonası öncesi milli oyuncular onore edilebilirdi. Mesela Gamova 3 ödül aldı da ne oldu? Rusyaya döndü.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Gel Efendim!

Huri gibi yürür gelir yarim salını salını
Bin kere sarsam da doymam ince belini belini
Bal akar dilim emerken tatlı dilini dilini
Sensiz hastayım ümitsiz lokmanım ol
Gel gel gel gel gel gel gel gel gel
Gel efendim gel gel gel lokmanım ol gel
Gel efendim gel gel gel sultanım ol gel