22 Ağustos 2009 Cumartesi

Cae La Nieve (by Adamo)

Cae la nieve
y esta tarde no vendrás;
cae la nieve
y mi amor de luto está.
Es como un cortejo de lágrimas blancas
y el pájaro canta
las penas del alma.

Esta tarde no vendrá
y yo a desesperar,
mas cae la nieve
y no vienes a verme.

La,lala, lala, lala.(bis)

Esta incertidumbre,
el frío y la ausencia,
¡oh! Dios, ¡oh! silencio,
inmensa tristeza.

Esta tarde no vendrá
y yo a desesperar,
mas cae la nieve
y a mi lado no vienes.
La, lala, lala, lala.(bis)

22 Ağustos

Bugün için, 22 Ağustos için, benim payıma düşen şarkılar bunlar.

Naçizane fikrimce bu birincisi "Müzeyyen Senar & Sezen Aksu" düetinden dinlenirse, kalpte daha muteber olur.

Gülşen-i hüsnüne kimler varıyor?
Kim ayağın öperek yalvarıyor ah?
Bağrımı şane gibi, kim yarıyor?
Sevdiğim, zülfünü kimler tarıyor?

İkinci şarkı ise Zeki Müren'den.

Hep seni istedim yaradanımdan,
Ağaçların yağmur duası gibi.
Öylesine hasret kaldım yüzüne,
Sanki çok sevmenin cezası gibi.


"Doldur be meyhaneci..." diyeceğim ama meyhaneci de benim anasını satayım. Doldurayım o zaman.

21 Ağustos 2009 Cuma

Tren Sesleri

Bostancı'da dibinde sayılırdık ama Küçükyalı'da oturduğumuz iki ev de tren yoluna oldukça uzaktı. Buna rağmen, rüzgar zaman zaman trenlerin çıkardığı sesleri getirirdi yukarılara. "Çu-çuf çu-çuf" diye sürüp giden ve banliyöden eksprese değişen bu monotonluğa ek yeri düdük sesleri...

"Pencereye hiç bakmadan, dışarıdan geçen kayıkların karpuz yüklü olduğunu bilirim" demiş ya Orhan Veli, bir şiirinde. İşte aynı onun gibi, trenlerin çıkardığı sesleri tanırım ben de. Ama en çok ne zaman duyardım, anımsamıyorum. "Lodos zamanı" diyeceğim, ama değil. "Yazın" desem, kolay kolay hiç bir meltem taşımaz o kadar mesafeye, o kadar sesi.

"Anımsamıyorum" dedim ama yanlış oldu. "Anımsamak işime gelmiyor" olacak doğrusu. O seslerin yukarıya kadar geldiğini farketmeye başladığım ilk zamanlar, trenlerle iç içe olma günleri geçtikten hemen sonraydı çünkü. Zor günlerdi, sonrasında da hep zor oldu.

Doğrusu o ya, bir zamanlar aklım fikrim trendi. Askerdeyken bizim foruma yazdığım uzun mu uzun bir yazıda anlatmıştım hepsini. Sonra, bir sürü diğeriyle birlikte o yazı da sıfırlara birlere karıştı matrix aleminde. Bostancı'da oturduğumuz yerin karşısından geçen tren yolu, o yolun karşısındaki ilkokul, yanındaki ortaokul, trenle gidip geldiğimiz lise ve sevdiğim insanı taşıyan trenler. Ve sonra işte bir paragraf öncenin son cümlesi zor günler...

Trenler varken çok mu kolaydı?

Yalnızca bizim için varlarken, bir zorluğu yoktu. Çocukken tren yolunun ortasında, semender peşinde koşardık. Biraz daha büyüdük, bozuk paraları raylara koyup, trenin üstünden geçerek büyütmesini bekledik. Biraz daha büyüdük, kestirme diye rayların üzerinden gittik. Biraz daha büyüdük, istasyonlar boyunca raylardan yürüdük, keyif olsun diye. Nasıl keyifse...

Peki ya diğer zamanlar? Bir sene önce kendime hitaben yazmışım bu aşağıdakileri. Daha iyi anlatamam kendime, şimdi yazmaya kalksam.

Hangi senenin Şubatıydı o? Lapa lapa değil, üc kez lapa yağıyordu kar. Tren yollarını kar almaz halbuki kolay kolay. Aaah, evet 2000'di. Ve Topkapı'dan bindiğin arabanın radyosunda "Şiddetli kar yağışının trenle ulaşımı bile aksattığını" duyduğunda, 30 dakika kan ter içinde cep telefonunu aramıştın. Stresten kan boşalınca burnundan akıl etmiştin evi aramayı ancak. Nasıl da kilitleniyorsun bazen. O çok cici insan (Nur içinde yatsın) açmıştı telefonu, "Dışarıda kar topu oynuyor evladım, çağırayım mı?" demişti. "Hayır efendim, sadece merak etmiştim" diye cevap verdin. Evet efendim, "sadece" ölüyordu meraktan...

Meraktan sinir oynamalarımı mutat hale getirecek kadar düşündürüyordu beni trenler ama zor değil, bilakis, güzel zamanlardı. Sonunda vuslat olan her şey gibi güzel...

Geçenlerde Gürkut abi gönderdi bu aşağıdakini ve bir kaç tane daha başka tarifeyi... "Trenlerle ilgili bir şey yazarsan koyarsın" dedi gönderirken de. İçine doğmuş gibi. Trenlerle ilgili yazacaklarım bitmez benim. Bilhassa o yokluk öncesi bir kaç seneye sığan hatıraları istasyon istasyon anımsayacak kadar dolu dolu hatırlıyorum. 19. yüzyılın sonlarından ve yirminci yüzyılın başlarından tren tarifeleri. Diğerlerini de koyacağım ama en çok bu ilgimi çekmiş olmalı ki yanıma bunu almışım. Ne güzel tarife ama... Hoş, eski zamanların nesi kötü geliyor ki bize? Hepsi tamam da şu "Bifurcation" tutmuyor bir tek şimdiyle. O da Feneryolu istasyonu olsa gerek.

Hey gidi istasyonlar... İstasyonda sevdiğini beklemek, onu getiren tren, sen daha anca uzaktan görmüşken onu, harekete geçip giden trenin ardından gelen sıcaklık, belki bir düdük ama azalan ray sesleri arasında "Hoşgeldin" demek.

- Hoşgeldin. Nasıldı tren?
- Merhaba. İyi... Yeni mi geldin?
- Oldu biraz.
- Ne yaptın?
- Hiç... Sen gelmeden önce "sadece" ölüyordum, heyecandan.

WTA Özeti

Geceleri uyuyamadığım ve şantiyeye getirdiğim kitaplar da bitmeye yüz tuttuğu için "Ne yapsam da normal insanların uyku saati olarak geçirdiği mesai öncesi vakti değerlendirsem, ve tabii unutmadan, aynı zamanda gözlerimin canına okusam?" diye düşünürken aklıma WTA sıralaması geldi.

Böylelikle, gecenin köründe yapılabilecek diğer işlerin içerisinden, kurt adamlık veya vampirlik gibi normal insanlıkla alakası olmayan seçenekleri eleyerek "Sabaha karşı WTA akla gelmesi" şeklindeki başka bir "anormal bünye" işi olan duruma sarmış bulundum. Aşağıda okuyacaklarınız, bu cinnet anında yaşanan "Kopyala-Yapıştır-Excel'e Gömül" halinin ortaya çıkardığı sonuçlardır.

Arz ederim.

Geçenlerde Dinara Safina ve Serena Williams arasındaki "1 Numara" tartışmasına, kifayetsiz muhteris Jelena Jankoviç de müdahil olmuş ve ortalık hareketlenmişti. "WTA sıralamasında dikkate alınan unsurların tekrar değerlendirilesinin gerekip gerekmediği" hususundaki bu Gırgıriye tartışması yaşanıp, bitmişti. Fakat diğer iki tarafın rütbesi itibariyle "Sana ne oluyor lan?" denerek saçından tutulup konunun uzağına sürüklenmesi gereken
üçüncü şahıs Jankoviç, Rogers Cup'ta Safina'yı yenince "Yaa gördünüz mü işte?" şeklinde konuşmalar yeniden ortama düştü.

Bu tartışma daha çok sürer. Biz hengameden biraz uzaklaşıp, şu meşhur sıralama listesine bir göz atalım. Puanlamanın nasıl yapıldığına dair döküman burada. Bu esaslara göre birinci sıradan, bin iki yüzüncü sıraya kadar oluşmuş güncel liste (17 Ağustos 2009 tarihli) ise bu adreste. Son iki yüz sırayı görmemişim, o yüzden ilk bin oyuncuyu ele aldım.

Bin oyuncu içerisinde yetmiş iki milletin sporcusu var. Deyim gelişi değil, gerçekten yetmiş iki. Sporcu sayılarına göre bunları sıralayacak olursak, karşılaştığımız manzara şu:
Amerika Birleşik Devletleri (79), Rusya (77), İtalya (54), Japonya (51), Fransa (50), Almanya (42), İspanya (37), Çek Cumhuriyeti (36), Avusturalya, Romanya, Ukrayna (31), Çin (30), İngiltere (27), Slovakya (25), Arjantin (24), Kore (22), Brezilya, Hırvatistan (18), Hollanda, Polonya (17), Slovenya (15), Belçika, Hindistan, Sırbistan (13), Belarus, Kanada (12), Avusturya, Bulgaristan, Macaristan, Tayland (11), İsviçre (10), Portekiz (9), Güney Afrika, Gürcistan, İsrail, İsveç, Kolombiya, Özbekistan, Taipei (8), Meksika (7), Endonezya (6), Letonya, Yeni Zelanda (5), Danimarka, Fas, Kazakistan, Peru, Şili, Türkiye, Yunanistan (4), Bosna Hersek, Estonya, Hong Kong, Lüksemburg, Venezuela (3), Finlandiya, Kırgızistan, Paraguay (2), Bolivya, Ermenistan, İrlanda, Karadağ, Litvanya, Makedonya, Malezya, Mauritius, Norveç, Tunus, Türkmenistan, Umman, Uruguay, Vietnam (1)

İş toplanan puanlara gelince bu sıralama oldukça değişiyor. Yani ortada, değil doğru, hafif yamuklukta bir orantı bile yok. Birinci Rusya'nın peşinden (50.578 puan) gelen Amerika Birleşik Devletleri (26.673) ve Fransa'nın (18.077) toplamı bile Rusları geride bırakmaya kafi gelmiyor.

Dördüncü sıradaki İtalya'nın ardından Sırbistan geliyor ki bunda Ana İvanoviç ve ismi lazım olmayan bir diğer oyuncunun katkısı, yüzde doksanın üzerinde.

Sporcu sayısında ilk onda yer bulamayan iki ülke, puanlamada Almanya, Çek Cumhuriyeti ve İspanya'nın arkasından, dokuzuncu ve onuncu durumdalar; Slovakya ile Beyaz Rusya. Slovakya'nın puanlarını üçte bir oranında sağlayan, 51. sıradaki Katarina Srebotnik. Beyaz Rusya ise sıralamada 9. olan Victoria Azarenka'nın sırtında.

Bokunu çıkartıp, oyuncuları tevellüt / tertip açısından özetlediğimiz zaman 1970-1994 arasında (1972 dışında) her seneden oyuncuyu görebiliyoruz.

Sıralamanın en yaşlıları 872. sırada Hollandalı Brenda Schultz-McCarthy ile bir ara tenisi bırakıp, sonra tekrar geri dönen 160. sıradaki Japon Kimiko Date.

Listenin en gençleri olarak, 1994 doğumlu, yani henüz 15 yaşında, on bir tenisçi var. Bunlardan en üst sırada kendine yer bulanı, 461. sırada, İngiliz Laura Robson.

Bin kişi arasında en fazla oyuncuyla temsil edilenler; 123 oyuncuyla, 1990 tertip. Sırasıyla takip edenler:
1991 - 119
1989 - 113
1988 - 91
1992 - 84
1986 - 79
1987 - 72
1985 - 55
1984 - 54
1983 - 47

Yeter... Ulan on tane saydık, hala bizim tevellüte gelmedik. Çok yaşlanmışız.

Bu tertiplerin arasında en başarılısı 1986. Sebebi de şüphesiz Safina. Hıncal Uluç'un çok sevdiği üzere "Maçta attığı golleri çıkar, geriye bir şey kalmıyor" kabilinden Safina'yı 1986'dan devre kaybı yaparsak taht 1989'un oluyor. Ama biz böyle yapacağımıza 18-30 yaş arası, jenerasyon liderlerini sıralayalım ve hikayeyi bitirelim. Bir anlık gazla yaptığımız bu ince araştırmanın da sonuna geldik. Darısı başka tuhaflıkların başına...

1979 - Amelie Mauresmo (16)
1980 - Venus Williams (3)
1981 - Serena Williams (2)
1982 - Flavia Penetta (10)
1983 - Virginie Razzano (18)
1984 - Vera Zvoraneva (7)
1985 - Jelena Jankovic (4)
1986 - Dinara Safina (1)
1987 - Ana Ivanovic (11)
1988 - Agnes Szavay (30)
1989 - Victoria Azarenka (9)
1990 - Caroline Wozniacki (8)
1991 - Anastasia Pavlyuchenkova (35)

Sith Warrior

Piyasaya çıkış tarihi için yapılan tahminler 2010 sonbaharını işaret etse de; "Maksat evren yaratmaksa kralını biz yaparız" diyen Star Wars Tayfası; gündemdeki MMORPG'ye dair ele avuca sığmaz fikirleri ve görüntüleri bir bir ifşa etmeye başladı. Eş zamanlı olarak, aklımızı almaya da tabii..

"Someone just failed a Sith warrior for the last time" resim altıyla verilen bu ekran görüntüsünün ve diğerlerinin yanında, oyunun açıklanan sınıflarından biri olan "Sith Warrior" için küçük bir "Soru-Cevap" röportajı da yayınlanmış.

Gerçi bu saatten sonra dark side'a geçecek halimiz yok ama Bioware firmasından James Ohlen'in aşağıdaki sözlerinin cazibesine kapılmamak da mümkün değil lan!
"Star Wars : The Old Republic will be the first game that allows players to live the fantasy of being someone like Darth Vader. Whether you like engaging in epic lightsaber duels, choking subordinates who fail to do your bidding, or hunting down and corrupting the best and brightest of the Jedi Order, Star Wars: The Old Republic will let you do it."

A l'impossible Sion

FC Sion'un resmi sitesi yazmış maçtan sonra;
A l'impossible, nul n'est tenu!

Fransızcam Müfettiş Clouseau İngilizcesi kıvamında bile değil ama "Babayı geçeriz biz bu turu" manasına geliyor herhalde.

Bir de "Kazim (85e, seconde réussite entâchée de hors-jeu ?)" yazıyor, soru işaretli falan ne diyorsunuz aslanım? Maça varsa siz de gelin Kadıköy'de yenin.

Bizim burada D-Smart olmadığından ben göremedim ama Barad-Dur mesaj attı da öğrenmiş bulunduk. Maçın 60. dakikasında FC Sion'da, Yoda girmiş oyuna. Arkadaşlarına "The dark side clouds everything" demiş midir acaba? Tövbe estağfurullah!

20 Ağustos 2009 Perşembe

Aşk Dediğin...

Örnek evlilik / yuva sahibi NYG'nin serisine naçizane bir ek, bendenizden...

Aşk dediğin; uzun kollu gömleğinin kollarını katlamaya yeltendiğin zamanların her defasında; bunu, senin için, O'nun yaptığı anları hatırlayıp, uzunca bir süre uzaklara dalmaktır.

Demek ki neymiş? Seven insana "Unut" denince, nisyan bile isyan ediyormuş. Seviyorum ulan!

Yeni Sezonda Fenerbahçe Basketbolu

Ben derginin yalancısıyım. Öyle yazıyor resim altında. Buradan buyrun.

Lefter Alışverişte

Sene 1957.
Fenerbahçe dergisinin ilk sayısının, ön ve arka kapakları.

TBL Zinciri 2010

Türkiye Basketbol Ligi fikstürünün bizim için en güzel yeri dördüncü ve beşinci haftalar olmuş. Tadından yenmez böyle takvim. Memleket sathında olur muyuz, bilinmez ama bilhassa ikinci yarının bu iki haftası, çok şey vaad ediyor. Allah, bu iki takıma karşı iki galibiyeti zincir yapıp, birbirine eklemeyi de nasip etsin.

Federasyon resmi olarak açıklamamış ama kulislerde gizliden gizliye konuşulanlara göre, bu sene Ayhan Şahenk'te oynanan maçlar için bir çay firması sponsor olmuş. Yüklü miktarda para yatıracaklarmış, lakin tek bir şart koşmuşlar. "Kerem Gönlüm içmesin. Her seferinde 'Bu çayda bir şeyler eksik' diyor. Üzülüyoruz firma olarak. Kurumsal gururumuz inciniyor" demişler. Federasyon'dan "Yapmaz Kerem öyle şey" açıklaması gelmiş ama firma "Nuh" diyormuş, gerisini getirmiyormuş. Talihsizlik işte...

Demokraasi Açılımı

If God had wanted us to vote, he would have given us candidates.
Jay Leno

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Dur Serdar Ortaç, Vur Popüler Kültür!

Sabahtan bu yana, bilgisayara ve excel hücrelerine ayrılmadan bakan gözlerime "Google, Serdar Ortaç'a Dava Açtı" şeklinde bir haber çarpınca "Ulan" dedim "Halusinasyon da başladı, iyi mi?"

Meğerse gerçekmiş, Serdar Ortaç Paşa'ya ait, bilmemnetube varmış da, Google "İsmi Youtube'u andırıyor" diye dava açmışmış, falan. Reklamın iyisi, kötüsü olmuyor tabii.

Kendisinin İbo Show'da sergilediği Billie Jean performansını, namını sürekli duymama rağmen "insan haklarına aykırı" bulduğum için izlememiştim. Fakat ne çare... Zaten hüzünlüyüm; memleketimden ve sevdiklerimden uzakta.. "Bir miktar daha bunalıma girsem ne çıkar?" diye düşünüp, bir an şeytana uyarak, Alkışlarla Yaşıyorum'dan buldum söz konusu performansı. İzlenimim odur ki; rahmetli Michael Jackson henüz medfûn edilmedi ama, hesap günü gelip de İsrafil sûru üflemeyi bitirdiğinde, kendine gelir gelmez çevresindekilere öncelikle Serdar Ortaç'ı soracaktır; "Taş yok mu, taş?" diye aranaraktan.

Bununla bitiyor mu? Hayır.. Meğer aynı programda başka figürleri de olmuş bu cengaver pop ikonunun. Kürtçe şarkı eşliğinde halay çekmeler vs. gibi... İzlemedim ama gülümsedim okuyunca ve "Bizim memlekette bitmeyecek mi bu moda kovalamaca işleri" diye geçirmedim aklımdan. Ne geçireceğim? Bitmez tabii. "Sonsuz Tüketim Çocuğu" yani popüler kültür böyle bir şey çünkü.

Bundan 10 sene önce Babıali'yi basan İttihatçıların hırsıyla sahneye çıkıp, 10. Yıl Marşı'nı coşkuyla söyleyen Serdar Ortaç geldi aklıma. O günden bir süre önce Askeri Mahkeme'nin vicahi tutuklama kararı ile Mamak Askeri Cezaevi'ne konan Serdar Ortaç vardı bir de. Yoksa ikisi aynı mıydı lan bunların? Gülmeyeceksin de ne halt edeceksin?

Güncelde olsun, gelecekte olsun, bütün önemli siyasal mevzularda, halkın Karamurat'ı sahiplenmesi gibi demokrasiyi ve insan haklarını sahiplenen yüzlerce isim ve fraksiyon ortaya çıkar. Bunların yasal temelde yer alan hiç birine "Ne yapıyorsunuz siz?" deme lüksü yoktur kimsenin. Muhalefetine, iktidarına, sağcısına, solcusuna, şuyuna, buyuna, hasılı kendisini toplumdan sorumlu hisseden unsurlara ve onların tartışmasına, yani fikre ve mütefekkire saygı esastır.

Öte yandan "Eski zaman futbolunun ıslanınca ağırlaşan topları gibi mevzuları seneler boyunca çamurlu sahada sürüp durdunuz, şimdi eşşek ölüsü gibi olmuş; gol olsun diye bana mı paslıyorsunuz? Yemezler be anam" diyerek kıçını dönenlere de saygı duymak durumundayız diyelim.

E peki sürekli olarak bu ikisinin arasında turlayan ve süreçler içerisinde durmaksızın siyasal / zihinsel duruşunu değiştirenlere (kısa keselim "götü başı ayrı oynayanlara") ne diyeceğiz? Resmi geçit gibi lan! Sırayla geçiyorlar.. Bir gün nasyonalist olup, ertesi gün "Dur şunun başına bir de 'Enter' koyayım" diyenler, "Ben muhafakar eşcinselim" diye selam çakanlar, her türlü kutsiyet duygusunu yüz kelimeyi aşmayan lugatlarıyla sömürmeye çalışanlar...

Bütün bu insanlar için "Kısa süre zarfında nasıl da bilinçlendiler?" diyerek ince bir takdir mi göstermemiz gerekiyor? Hani olur ya, belki de biz ön yargılıyız, ve belki bıraksak şunu diyecekler;
"İnanmazsınız, iki ayda çözdüm her şeyi. Bence, Dünya'yı güzellik kurtaracak ve bir insanı sevmekle başlayacak her şey. Vallahi bak!"

Ne kadar orjinal... "Ne diyeceğiz?" diye mi sormuşum yukarıda? Halt etmişim.
"Hasssiktirin lan" demek kafi bunlara. Yüksek sanatçı, erişilmez vatansever Serdar Ortaç ne demiş? Binlerce dansöz var. Hangi birisiyle uğraşacaksın?

Ve kapatmadan; rahmetli Kazım Karabekir Paşa'nın bir şiirinden, bir dörtlük. Merhum Uğur Mumcu, "Kazım Karabekir Anlatıyor" isimli yazı dizisinde (ve kitabında) yer vermiş.

Terakki eyleyen millet neme lazım diye yatmaz.
Arar, sorar, söyler, yazar, hakikat kaybolup batmaz.
Hakikat nuruna bir nur eklemek için büyük millet.
Birbiriyle yarış yapar, bunun adı: Büyük hizmet.

Lübnan'da Bir Wnba Oyuncusu

Bir dönem Galatasaray'da da forma giyen ama o zamanlarda, müzmin sayılabilecek sakatlığı yüzünden Türkiye macerası çok uzun süreli olmayan eski Sacramento ve San Antonio oyuncusu Chantelle Anderson, 3 aylığına Lübnan Milli Takımı'nda oynayacakmış. Tabii biz böyle yakın coğrafyalara dair bu ilginç durumları; basketbol matbuatımız olmadığından ve dahi bayan basketbola dair internet üzerindeki çalışmaların çoğu da "Daboviç ve mabadı" ekseninde ilerlediğinden ancak hasbelkader haber alabiliyoruz. Bu vaziyeti de Chantelle'in blogundan öğrenmiş bulunduk. Buradan buyrun.

"Thoughts from the Middle East" başlıklı yazısında Lübnan'a dair izlenimlerinin yanında, Beyrut'ta tanıştığı, aslen Irak vatandaşı olan, Suriye'de mühendislik okuyan ve Lübnan'a gezmeye gelen Abbas isimli bir gençle sohbetini de anlatmış. Ona "Amerika'da yaşamanın nasıl bir şey olduğunu" anlatırken, az önce beraber çektirdikleri resmi facebook'a koymasını Abbas'tan istediğinde "uyandığını" söylüyor Chantelle. Çünkü Suriye'de facebook, youtube gibi paylaşım siteleri yasakmış. Gerisini kendisinden okuyalım.

"The conversation was pretty standard until he asked if I minded him posting a picture we had just taken on the internet. I asked if he was gonna put it on Facebook (several of my teammates have pages). He told me no, he didn’t have a Facebook page because the government didn’t allow them. Wait, what? I had never considered such a thing as not being allowed to have a Facebook page. But yes, in 2009, in Syria, sites like Facebook and You Tube are outlawed. And if they find you’re using a proxy to get around it (I didn’t know what that was but Abbas explained it’s a way to trick the system) they will cut off your internet connection. Ya, that was a wake-up call. We take so much more for granted than we realize. It made me think about how I might get shot for some of the things I write here on YB! My next thought was that preventing people from talking to each other, both locally and to those in other places (like America), is the best way to control their thinking. Isolation makes it difficult to aspire to better things and find ways to make them happen. And how much easier would it be to be yourself if you had the freedom to figure out who that was? Man, I never thought Facebook was a big deal. But for Abbas, and those like him, the overall issue is so much more than a social networking site."

Allaha şükür, bizim ülkemizde olay henüz facebook vb. bir sosyal iletişim sitesinin yasaklanmasın noktasına gelmedi. Fakat youtube'u yasaklayacak sınırı geride bıraktığımız da yadsınamaz. Bu demek oluyor ki aklıevvelin birisi gidip, falanca mahkemede facebook'a dava açacak kadar kafayı kırsa, o da mümkün. İşin Suriye'deki gibi proxyler aracılığıyla yasaklı sitelere girenlerin internetini kapatmaya varacağını sanmam ama "olmaz olmaz" dememek lazım. Yani bir nevi (Tamam, kendisi artık yok ama zihniyet dimdik ayakta) "Çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin, Zahid Akmaaaaan"

Hogwarts Keşleri

Harry Potter serisinin ilkinden sonuna kadar yüz metre öteden görüldüğünde "Senin ben ananı avradını..." denecek kadar sempatik (!) bir performans sergileyen Draco Malfoy'un filmdeki tayfasından Jamie Waylett, marijuana yetiştirirken yakalanmış ve kamu hizmetine çarptırılmıştı.

"Kendini rolüne kaptırmış çocuk. Yalnız büyücülükten, çiftçilik torbacılık karışımına kadar düşmüş" diye düşünürken, Slytherin çetesinin diğer elemanı Josh Herdman da "dalgaya dumana püf püf" şeklinde, marijuana ile samimi pozlarda yakalandı. Zaten bu "The Sun" denen tuhaflık abidesinden bir uçan kurtuluyor, bir de kaçan...

Neyse, genç çocuklar bunlar, olur böyle şeyler. "Lan madem ki fikşın aleminde kötü adamlarız. İyice dibine vuralım, karı satalım" demediklerine şükretmek lazım. Vesileyle, It'in kötü çocuğu Henry Bowers'a saygılar sunuyoruz. Öyle bir anda saç beyazlaması sadece Türk sinemasında olmaz. Pennywise, acımaz.

18 Ağustos 2009 Salı

Halkın Takımı Üzerine Çirkin Bir Yazı

Sivas maçının ardından, bilet fiyatlarına onca isyana rağmen tribünler tıklım tıklım dolunca "Bu fiyatlar müstahak" noktasına gelindi. Yalnız bir sıkıntı var bu bakış açısında.

Kabul edelim ki eskiden (ister insan sayısının azlığıyla açıklayalım, ister profilin farklılığıyla) daha bir "birleşince gür çıkan" ses sahibiydik Kadıköy'de. Şimdi, çoğunluğumuzun hemfikir olduğu üzere, bu yoğunluk azaldı.

Fakir fukara, garip gureba edebiyatı değil, gerçek... O zamanlar, yani ben ilk maça gittiğim vakitlerde, fiyatlar, var olan tedavül üzerinden bu kadar yüksek olsaydı, maça falan gidemezdim. Götür(e)mezdi babam. Sonraki yıllarda da gidemezdim lise arkadaşlarımla. Çünkü vermezlerdi bize o kadar parayı, harçlık niyetine.

"Halamın bıyıkları olsa" kabilinden, bugünleri o günlere götürsek; "Biletler pahalı, ve buna karşı çıkan yüksek sesler gelmiyor tribünden" desek ve benim gideceğim tribüne, bu yüzden gidemediğim bir maçta, bastırıp "çok" parayı, başka birileri girse maça. Bana "müstahak" olur muydu?

Şimdi bu "Olur muydu?" sorusunun ardından "Bunlar bizim de katıldığımız duygusal bir takım gerçekler ama maalesef çağın ekonomik koşulları..." falan demeden önce bir soluklanalım. Vallahi de billahi de, derin bir nefes aldıktan sonra, "Keşke vermeseydik, bak yine doldu tribünler" yorumu yaptığımız tepkimizin haklılığını bir kez daha anlayacağız. Aksi olursa, suratıma tükürün.

Aldık mı nefesi?
Hadi soruyu tekrar edeyim.
Bize / bizim gibilere "müstahak" olur muydu bu?

Olmamalı be abi.
Niye olmamalı peki?

Rahmetli dedem aynı maçı hem televizyondan, hem de radyodan dinlerken "ağzı açık ayran budalası" gibi bir ekrana, bir dedeme bakardım. Fener gol attığı zaman o 1337 tevellütlü ve sert tabiatlı mütekait piyade zabiti "Gool" diye ayağa kalkardı da; ben de artık taklitten midir, yoksa hakikaten bir b.klar çaktığımdan mı bilinmez etiket olup, zıplardım g.t kadar boyumla. Daha 6 yaşındaydım.

Aydınspor bizi o ilk yendiğinde, bileğimde sarkan sarı lacivert bir ip, Bostancı'da kaldırım kenarında oturmuş, köpek gibi ağlıyordum üzüntüden. Bitap düşüp, sert sert burnumu çektiğim bir ara "Kaç kaç bitti maç?" diye soran amcaya skoru söylediğim zaman, "Oh oh Fener fark atmış. Ne güzel" demişti de; o çocuklukla adam dalga geçiyor sanarak "Ne fark atması orospu çocuğu? Aydın yendi" diye çemkirip adamcağıza, yeniden ağlamaya başlamıştım. Daha 9 yaşındaydım.

Kendine "Taraftar" diyen, hepimizin var böyle hikayeleri. Büyüklerimizin bizden kat be kat fazla... Yalan mı? Yanlış mı?

Şimdi 6 yaşında, 9 yaşında veletler kafalarını bilgisayardan kaldırıp, 37 ekran televizyona bakacak da, bilmem hangi siktiriboktan kanalın sağ üst köşesinde maç skorunu görecek de kederlenecek. Maça öyle "içi içini parçalarcasına" merakla bakanı bile bulmak zor ya; bulsan da hangi keder, hangi hüzün? Bilmem hangi MMORPG'nin bilmem hangi levelini kovalamak ya da girip facebook'a "İzleyin, altınıza sıçacaksınız gülmekten" videolarını izlemek, veletlerin işi gücü.

Peki, onların suçu mu bu? Değil.

Diyeceğim o ki abiler, sırf "Kulübün kasasına üç kuruş fazla para girsin" diye; Fener yenilince bir araba sopa yemiş gibi, kaldırım taşlarının bokuna pisliğine sürüne sürüne ağlayacak kadar ömründen ömür giden çocukların neslini tükettiler. Eyvallah; çağdaş ekonomik koşullar, endüstriyelleşen futbol vs. yaptı bunu ama birileri de yardımcı oldu... Malum, bizim elimiz ne ekonomiye değer, ne de endüstriyelleşmeye. O yüzden bari gücümüz yettiğince, elimizin ulaştığınca, bir şeyler yapalım. Elimizden geleni ardımıza koymayalım. Asıl boş verirsek bize "müstahak" olur ki, bana kalırsa bu kadar delikanlı bünye bu sonucu kaldırmaz.

Eskiden, biz bir yandan "Şu kapılar açılsa da girsek" diye dertlenirken, bir yandan da "Saat 9'a kadar buradasınız" diye bağıra bağıra sandviç satmaya çalışan adama küfrederdik stad kuyruğunda. Şimdi görsem, boynuna sarılırım. Tamam, biz manyağız ama hiç mi güzel değildi o günler be abi?

Yine eskiden, maratonda sıcaktan geberirdik de, su satan vatandaş insanlara su yetiştiremediği zaman "Sucuuuu, ananı sikiyim sucuuuu" diye bağırılırdı kendisine. Tamam, ayıptı ama hiç mi özlemedik o günleri, anasını satayım?

Üç sene önce Eczacı maçına gidişimizi hatırlıyor musunuz? Kanyon'da buluşmuştuk; aşağıda otururken, buz pateni pistinde Fenerbahçe formasıyla kayan bir çocuğu görmüştük. İki "Fenerbahçeli'ye bak be" falan demiştik de çocuğun gözleri pırıldamıştı; heyecandan eli ayağına dolaşmıştı. Neden böyle 1000 tane çocuk olacakken, 100'de kalalım abi?

Biz en siktiriboktan maçtan sonra bile iskeleye, minibüs duraklarına, Haydarpaşa'ya akan dalgaya kendimizi bırakır, öyle giderdik. "Fener... Fener..." diye haykırmaktan başımız dönerdi de, bir an duralardık. Sonra yine devam... Dükkan vitrininde olsun, trafik işaretinde olsun, sarı lacivertten başka renk görünce aklımız giderdi. Ergen kafamızla saydırır, dururduk o "gayri" renklere. Şimdi Altıyol'da Beşiktaş bayrağı görünce içi burulmadan oradan geçen bir nesil yetişti.

Malum bizim çocukluğumuza tekabül eden 90'lar, ekseriyetle kaybetme yıllarımızdı. Gece dakikalarca yatakta döner dururduk, kaybettiğimiz maçlardan sonra. Sınıfın ve bittabii lisenin çoğu Fenerbahçeliydi ve cep telefonu falan yoktu o zamanlar. Yani "Okula gittiğimizde vakur duracağız" diye mesajlaşmazdık ama illa ki dimdik olurduk sabah içtimasında. Kimse de gelip "Gak, guk" edemezdi. Lavaboya giren elleri herkes bilirdi çünkü. Şimdi "Maçtan sonra ne yapıyoruz? Counter'a akalım mı?" diyen 10 küsur yaşında veletler, arkadaşlarının ağzında sakız Fenerbahçe'yi "Görücez olm haftaya" diye akıllarınca oyalıyorlar.

Hadi onlara müstahak olsun da, bize de mi müstahak bunları görmek be abi?

Uzadı, harbikeriz gidelim... Abi'li mabi'li, argolu, çok böyle eski İstanbul'un eski kulağı kesikliklerini özlermişcesine, bitirim özentisi bir yazı gibi duruyor değil mi? Kendiliğinden aktı yemin billah olsun. Meramımı anlatabilmişimdir diye umuyorum. Yani, kabul ediyorum; hayatın gerçekleri, maliyet hesapları falan mevzu bahis ama bizim de derdimiz bir tutam maneviyat be abi.

Milyon tane var ya, üç tanesini saysam, kafi gelir herhalde bir nebze.

Allah'ın dandik Sezercik filminde, Aydemir Akbaş'a, Sezercik'le beraber "Fenerbahçe Çok Yaşasın" dedirttiler, gururumuz kabardı. Hatırlamaz mısınız?

Kemal Sunal, "Mavi Boncuk"ta kuyrukta bilet yeri satıyordu da kazara maça girmek zorunda kaldı. Bilirsiniz ya... O "Allaaaah, hem de Fenerin maçı var" diye sevinirken, biz de onun arkasından stada giriyormuş gibi gülümsemedik mi, pişmiş kelle misali?

Aynı filmde Emel Sayın, Münir Özkul'a sarı lacivert bere örüp verdiği zaman ve Münir Özkul arkasındaki Fenerbahçe posterini gösterip, elini göğsüne vurduğunda hangimiz "Helal sana baba" diyip, tüylerimiz diken diken gözlerimizi doldurmadık.

Bu kez harbiden bitirelim... Velhasıl abicim... Yemişim, ekonomiyi de endüstriyi de. Hepimiz biliyoruz bunu. Fenerbahçe bu. Ve ben, kendi namıma ve inandığım / güvendiğim bütün ağabeylerim ve kardeşlerim namına da biliyorum ki; Fenerbahçe'nin "Halkın Takımı" olma özelliğini elinden almaya çalışarak, maneviyatımıza tekme tokat girişenlere, aynı Mavi Boncuk'ta Münir Özkul'u dövenlere bağıran Tarık Akan gibi bağıracağız, gücümüz yettiğince.

"Ne vuruyorsun lan orospu çocuğu?"