16 Mayıs 2009 Cumartesi

Brown Girl In The Ring (by Boney M)

Brown girl in the ring
Tra la la la la
Theres a brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

Show me your motion
Tra la la la la
Come on show me your motion
Tra la la la la la
Show me your motion
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths
All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths

I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes
I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes

Beng-a-deng
Beng-a-deng

Brown girl in the ring
Tra la la la la
Theres a brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

Show me your motion
Tra la la la la
Come on show me your motion
Tra la la la la la
Show me your motion
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths
All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths

I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes
I remember one saturday night
We had fried fish and johnny-cakes

Beng-a-deng
Beng-a-deng

Brown girl in the ring
Tra la la la la
See, brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths
All had water run dry
Got nowhere to wash my cloths

Brown girl in the ring
Tra la la la la
Look that brown girl in the ring
Tra la la la la la
Brown girl in the ring
Tra la la la la
She looks like a sugar in a plum
Plum plum

Zamanı Gelmişti

Geçmiş süreci herkes aşağı yukarı biliyor. Şampiyon takımların pay sahibi olarak gözükmesi gerekirken, mavzuları az çok bilenlerce Aydın Örs olayıyla ve yaşanan çirkinliklerle zirvesini yapan bir silsilenin mimarı addedilmesi ne kadar acı...

Ve umulan zamana doğru, bizim gibi düşünenlerden sayın Mahmut Uslu'ya, Sezen Aksu'dan gelsin.

İkimiz içinde doğru olan böylesi. Git.
İnan bana sandığın kadar üzgün değilim.
İçimde yepyeni bir hayata başlamanın,
Sevinci ve heyecanı var. Artık git.

15 Mayıs 2009 Cuma

15 Mayıs 1919

Düşman vatanın bağrına dayasın hançerini,
Bulunur elbet kurtaracak bahtı kara maderini.


Mustafa Kemal Atatürk

14 Mayıs 2009 Perşembe

Yadigar

Geçenlerde Barad-Dur zikredince ve aşağıda Saim-Yaşar Usta falan deyince yeniden aklıma geldi film.

Bu tayfanın hep güldürmesine alışık bünyeleri yıkan bir filmdir, Aile Şerefi. Sonunda oyunculuklara saygı duruşunda bulunulması farz bir film... Münir Özkul'la Adile Naşit dayak yerken "Ananı avradını" diye televizyona saldırası gelmeyen varsa beri gelsin...

Ulan her şey bir yana da o Yadigar'a nasıl kıydınız pezevenkler?

Cihat Arman

1919 - 1994
Cihat'lar, Lefter'ler, Can'lar, Fikret'ler; hala sevilen birer abidedirler...
Nur içinde yat, uçan kaleci...

İcraatın İçinden

"Bütün sezon sikim taşağıma denk takılayım. İpimle, kuşağıma bakayım. Dünya sikime, minare götüme olsun. Yumurta kapıya dayanınca, elde bir tek kupa kalınca ona saldırayım" dediğin zaman olmuyor, olamıyor demek. 

Bir sene boyunca ciddiyetsizliği, laubaliliği, adam sendeciliği, "Bana ne lan"cılığı şiar edinmiş futbol takımımızı; futbolcusundan teknik adamına ve yönetimine kadar tepeden tırnağa kutlarım (!)

Cuma günü "İcraatın İçinden" var bu arada. Aman kaçırmayalım. Çok mühim projeler varmış. Yer misiniz?

13 Mayıs 2009 Çarşamba

İstanbul İnadı

Bugün bir kitap sipariş ettim, İstanbul'un yokuş ve merdivenlerini anlatan. Hemen peşinden de NYG'nin "İstanbul Akıllı Ol!" yazısını gördüm. Şöyle bir yorumda bulundum naçizane. Sürç-i lisan ettimse affola :)
------------------------------
Hani İstanbul deyince direk olarak “Boğaz” aklına geliyor ya hepimizin.

Ya da şöyle söyleyelim; “Bir sürü şey geliyor akla ama Bedri Rahmi’nin destanında yaptığı gibi çok şampiyonlu dizeler yaratma yeteneğimiz olmadığından, “Boğaz” gönüllerin şampiyonu oluyor ya nezdimizde”.

İşte yokuş ve merdivenler de arada sırada saygı duyulacak sezonlar geçirip, üçüncü dördüncü olan sempatik küçük takımları gibidir Dünya liglerinin.

Hiç unutmuyorum, Üsküdar'da söve söve çıktığımız (daha doğrusu tırmandığımız) bir yokuşun şahikasından görünen manzaraya öylece çakılı kalmıştık, hayran hayran.

Diyeceğim o ki; bırakmaz İstanbul insanın peşini. Ne mühendis şehirler, ne doktor memleketler ister de; bir kez tutulan “İstanbul” der başka bir şey demez. 

Bıraktırmaya yeltenenin karşısına da, Fabrikatör Saim’in karşısına dikilen Yaşar Usta gibi dikiliverir:
“Sen mi şehirsin? Hayır. Ben şehirim. Ben. İstanbul” diye.

Şen Dönmeye Gidiyorlar

"Bize o finali anlatır mısınız?"
"Son aldığımız kupa nerede?"
"Yıllardır alamadınız şu kupayı, nasıl takımsınız siz?"

Bu sonuncuya verilecek bir cevap zaten yok. Zira bu tip adamların çevremizde işi yok. Fakat ilk ikisi; bir tanesi televizyon programlarında o dönem oynamış oyunculara, ikincisi ise taraftarlarca müzede sorulmak üzere, sürekli zarfın içerisinde bekleyen sualler.

Türkiye Kupası falan umurumda değil. Şampiyon olunmayan bir sezonda kupayı almanın hazzı da yok fazla. Patates kızartmasının üzerine dökülen ketçap gibi bir şey bu. "Sadece ketçap yemek" tuhaflığı ile eşdeğer, "sadece kupayı almak".

Amma ve lakin, yukarıdaki soruların bir son bulması adına ve finaldeki rakip Beşiktaş olduğu için çok istiyorum bu kupayı.

Msn iletilerinden, maillerden, bloglardan, forumlardan, mesajlardan, her yerden İzmir'e yolculuk haberleri geliyor. Ağabeylere, kardeşlere buradan:
"Allah muvaffak etsin"

12 Mayıs 2009 Salı

Kahya Yahya (Cem Karaca)

Diskoteğin önünde kahya durmuşum.
Araba plakasından fallar tutmuşum.

İçeri giren sarı kız bana baksaydı.
Baksaydı da bana bana, benim olsaydı.
Olmaz olmaz bilirim, ben Kahya Yahya.
O kimbilir kimin nesi, ben Kahya Yahya.

Şu istanbul şehrinden neler ummuşum.
Ummuşumda sadece yutkunmuşum.

İçeri giren sarı kız bana baksaydı.
Baksaydı da bana bana, benim olsaydı.
Olmaz olmaz bilirim, ben Kahya Yahya.
O kimbilir kimin nesi, ben Kahya Yahya.

Dur be oğlum Kahya Yahya, gel haddini bil.
Sen kahyasın, kahya gibi kahyalığını bil.

İçeri giren sarı kız bana bakmaz ki
Baksa bile bana bana, benim olmaz ki
Olmaz olmaz bilirim, ben Kahya Yahya.
O kimbilir kimin nesi, ben Kahya Yahya.

Bir Didi Geçti

12 Mayıs 2001'de gazetelerde sarı-lacivert ve siyah bir haber:
"Didi vefat etti"

İçimin cız ettiğini ve "Didi kim ya?" diyen mahalle arkadaşlarıma hışımla baktığımı hatırlarım; "O nasıl soru lan?" diye fırçayı basarak.

Bizim kuşak, onun zamanlarına yetişemedi. "Burası neresi? Neden ben başaşağı duruyorum?" diyerek gözümüzü açtığımızda, Didi'den ve Didi'li Fenerbahçe'den geriye kalan hoş bir sada idi sadece ama "akil baliğ olur olmaz" ve "kulaklarımız Fenerbahçe ile ilgili her şeyi toplamaya başlar başlamaz"dan bugüne dek, aralıksız duyduğumuz isimlerden oldu Didi.
"Bir başkaydı o" dedi ağabeylerimiz, amcalarımız.

Gazetenin arka sayfasında yarım sayfayı kaplayacak büyüklükte harflerle "Fenerbahçe Şampiyon" yazısını görüp de içi içine sığan adam kendine Fenerbahçeli demezdi o zamanlarda. Dile kolay Didi iki kez, hem de üst üste mimarı olmuştu o güzellik binasının.

"Didi kimdir, ne yapmıştır, ne etmiştir?" sorusunun cevabı şurada uzun uzun yazıyor.

Fenerbahçe'de yapıp ettiklerine gelince; o da arşivlerde, kitaplarda mevcut. Ama kesin olan bir şey var ki;
"Didi ne eylemişse, güzel eylemişti ve Fenerbahçe'yi çok sevmişti"

Nur içinde yat üstad...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Kavunlu Keglevich

29 Mart 2009 itibariyle dünyaya adım atan, yeni doğan Fenerbahçeli Selin'i mekanında ziyaret ettik bu akşam. Giymiş sarı lacivert cicilerini, annesinin kucağında sağı solu kesiyordu "Kim ulan bunlar? Bu ne nümayiş! Uyuyorduk ne güzel" diyerekten gözleriyle... "Affet reis, rahatsız ettik. Yol ver, alayına gidelim" dedik, kıvrıldık bir köşeye.

Çayla altyapıdan sonra kavunlu Keglevich geldi. Kavunu damıtıp, votka yapmışlar resmen. On dakikada iki bardak. "Kazakistan'da votka bitti, bitecek" haberi gelmiş gibi yüklendik. Hani ayıp olmayacak olsa, o şişe de giderdi; zira bayıltmak bir yana dursun, ayılttı bünyeyi...

Neden?

Bunun tadına, şekerine beş basacak başka bir votkayı hatırlattığından...

Karga'da, bardakla değil de; O dudaktan yudumla içilen bir votka vardı. Yudumlayınca insanın gözlerini zevkten kör eden bir kaç damla... 

Unforgettable in every way
And forever more, thats how you'll stay
Thats why, darling, its incredible

Akıl, Fikir

Akıl orada, fikir orada...
Akıl O'nda, fikir O'nda...
Haziran gelip çatmak üzere.
Az kaldı galiba oraya.

Peki ya O'na?

24 Kasım
24 Aralık
24 Ocak
24 Şubat
24 Mart
24 Nisan
11 Mayıs...

10 Mayıs 2009 Pazar

MI6 vs Hogwarts

"Harry Potter and the Half-Blood Prince" bu yaz sinemalara geledursun, "Harry Potter and the Deathly Hallows" serisi takip eden yıllarda beyaz perdeye gelecek. Yani seri hızla 10 rakamına doğru ilerliyor. Serinin hayranları artık "Harry'i mütekait olarak da görür müyüz?" meraklanmaya başlarken, ben çekilmesinden 8 sene sonra ilk bölümü bugün seyretmiş oldum. 21 yaşındaki bünyeye "Çocuk filmi lan o" dedirtmiş ve izlenmemişti o zaman. Ne var ki kadroda Rubeus Hagrid rolündeki Robbie Coltrane'ın olduğunu gözden kaçırmışız. Gördük, izledik, mesut olduk.

Önce Golden Eye'da, sonra da The World Is Not Enough'da arz-ı endam eden (ki bu ikinci film, Suadiye'de O'nunla izlendiğinden James Bond filmlerinin en güzelidir gözümde) Valentin Zukovsky'yi canlandırmıştı, Coltrane.

Vefatından önce Kız Kulesi'nde bir işkence sandalyesinde oturan Pierce Brosnan'a son bir hamlesiyle yardımcı olmuş, bu pası göğsünde yumuşatan MI6'in yetenekli ajanı da İstanbul'u Sophie Marceau'dan ve onun patlatacağı nükleer bombadan kurtarmıştır. Harry Potter serisine de renk katmış. Şimdiden söyleyeyim, nasıl ki Selahattin Duman'ın dediği gibi "seyrek bıyıklı asabi adam"ın Davos'la işi bitti, Coltrane'ın kadroda olmadığı film itibariyle benim de Harry Potter ve serisiyle işim biter. One minute!

Ashoka Tano

Filmi izlemek ancak kısmet oldu. Bu genç kızımızın akibeti (daha doğrusu kimin tarafından öldürüleceği hususu) ne olacak bilinmez ama Expanded Universe'de kendisine gelecek kuşaklarda da yer edinmesi gereken özel karakterlerden birisiymiş. Hatta kontenjan senatörü olarak filmde takılan Leia'ya oranla elli kat daha sempatik ve işe yarar bir insan, pardon Togruta evladı kendisi.

Dizideki aksiyonlarını, Dvd'leri edindiğimizde göreceğiz ama filmde Anakin'in kıçını yüz türlü dertten kurtardığı yetmiyormuş gibi, finalde Dooku'nun o tuhaf silahlı zevzek adamlarıyla 3'e 1 kapışmasıyla gönlümüzü fethetti. Seramonide Master Yoda'nın yanında dikilip "Film Sonu Kahramanı" ödülü aldığında duygulandık. Zaten Star Wars'ın bu hafif içli final müziği fena yapıyor insanı.

Bir not daha. Clone Wars'daki Anakin, orjinal serideki Anakin'e deplasmanda 3, kendi sahasında 5 atar. Hayden'in büyüse de değişmeyen çocuk bakışları ve "Bana ne ya, bana ne" tavırları animasyon karakterinde yok. On numara olmuş. Hatta en başarılısı o olmuş. Diğerleri bir miktar sopa yutmuş gibi geziyorlar.

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Kadın Savaş Kahramanları

"Zafer Günü" ile ilgili laflarken asıl ilgimi çeken, konuştuklarım arasındaki küçük bir kız çocuğunun söyledikleri oldu.

"Benim anneannem de savaştı. Hatta madalyası var" dedi. "Nasıl yani?" diye sordum. 

"Sniperdı o" dedi. Daha da şaşırarak "Nasıl yani?" dedim. 

Küçük kız benim gittikçe şaşırmamdan memnun kalmış olacak ki, yüzüne bir sırıtış yayılırken, babası söze karıştı. "Sana Aliya Moldagulova gibilerini anlatan olmadı herhalde" dedi. "Gibilerini bırak, kendisini de anlatmadılar. Sen anlat" diye cevap verdim.

Aliya, 1925'de Sovyet Kazakistanı'nda doğmuş. Ailesini erken yaşta kaybedince (annesi kıtlık zamanında patates tarlasından yiyecek bir şeyler almaya çalışırken bekçi tarafından vurularak öldürülmüş) önce Alma-Ata'ya amcasının yanına, sonra da Leningrad'daki bir Yetimler Yurdu'na gitmek zorunda kalmış ama burada da uzun süre kalamamış. Savaş başlayınca diğer yetimlerle birlikte Yaroslavl'a gönderilmiş. Burada Askeri Okul'a girmiş ve 1942'de, okula girişinden 3 ay sonra da Kızıl Ordu'ya katılmak için gönüllü olmuş.

17 yaşından itibaren çeşitli cephelerde üstün başarıyla görev alan Aliya'nın son günü 14 Ocak 1944, son durağı ise Kazachikha isimli kasaba olmuş. Burada Nazilerle göğüs göğüse çarpışan birliğinin komutanı ölünce geri kalan askerler paniğe kapılmışlar. Aliya onlara cesaret vermeye çalışırken vurulmuş ama kendisini vuran Nazi subayını öldürmeyi de başarmış. Daha sonra savaş alanından uzak, güvenli bir yere götürülmek istenmiş ama yattığı o güvenli (!) yere atılan bir bomba yüzünden can vermiş.

Ölümünden ve savaştan sonra kendisine "Üstün Hizmet Madalya"larının en önemlisi yani "Hero Of The Soviet Union" verilmiş. Rusya ve Kazakistan'da; caddeler ve okullara adı konulmuş; heykelleri dikilmiş.

Konunun ilginçliği burada bitmiyor. Sovyet Rusya yetkililerinin Erkin Koray'dan daha önce düşünüp kadınları askere alması bir yana, onları usta birer Sniper yapacak okulu kurmaları da çok enteresan geliyor insana.

Aliya gibi bir çok genç kız bu okula katılmaya gönüllü olmuşlar. Ön cephelerde savaşmışlar ve çok başarılı birer savaş kariyerinin altına imzalarını atmışlar.

Bu öğrencilerden altı tanesi "Hero Of The Soviet Union" madalyası almaya hak kazanmış. İki yüze yakın sayıda öğrenci de yine çeşitli kahramanlık ödülleri almışlar. Kızların aileleri savaştan sonra okul kumandanına mektuplar yazmışlar ve "Vatanını seven kızlarımıza, bunu savaş sahasında ispatlama fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederiz" demişler.

Okuldan başarıyla mezun olan bu hanım kızların ilerleyen yıllarda çektirdiği bir resim var yukarıda... O zamanların gençleri arasında, onları yolda yürürken görüp "Teyze, ver elindekini taşıyayım" diyerek yardım etmeye kalkışanların aldığı cevap "Ulan münasebetsiz! Ben senin yaşın kadar Nazi öldürdüm" olmuş mudur acaba?