24 Eylül 2008 Çarşamba

Lance, Kazakistan'da...

Biz geldik, bu cografyaya sportif anlamda bir hareketlilik de geldi. Olimpiyat gibi takvimli bir hadiseyi kenara koyacak olursak; "Eto'o Ozbekistan"a haberleri cikti. Kolpa oldugu anlasildi. Hemen ardindan (gercek bir haber olarak) Rivaldo ile Bunyodkor'un anlastigi haberi geldi. Rivaldo'dan sonra bizim sabik hoca Zico'yu da aldilar.

Son olarak da kanseri yenip, akabinde Fransa Bisiklet Turu'nu kazanmasiyla "Alemlerin En Meshur Bisikletcisi" olarak temayuz eden Lance Armstrong'un Astana (Almaty'nin halefi baskent) takimina katildigi haberleri cikti.

Armstrong, ailesi ve en yakin arkadaslariyla konustuktan sonra spora donme karari almis ve gelecek sene Fransa Bisiklet Turu'na katilacak.

"Yasli atletler daha iyi performans gosteriyor" demis Lance ve "Ciddi spor fizyolojistlerine sorarsaniz yas hikayesinin bir kocakari masali oldugunu soylerler" diye eklemis. Gorecegiz... Eger "gosterirse" 1922'de 36 yasindayken bu turu kazanan tek 34 yas uzeri sporcu olan Firmin Lambot'u da geride birakacak Armstrong.

Gerci Astana takiminin tura kabul edilip, edilmeyecegi konusunda bir garanti yok. Gecmis doping olaylari organizatorleri bu konuda ufak tefek (belki daha buyuk) "Acaba..."lara suruklemis olmali ki "Giremezsiniz" denmesi de muhtemel. Ancak boyle bir durumda direk olarak "Sarkozy'ye cikacagini" beyan etmis Lance. Suphesiz etkili olacaktir. Ne de olsa "Bir yilda 8 milyon kanserden olumunun yarattigi karamsarligin uzerine dogan bir gunes o"

2005'de kazandim, ara verdim. 4 sene sonra geldim, yine kazandim. Ben daha ne yapayim" diyebilecek mi bakalim?

23 Eylül 2008 Salı

Mutluluklar Kardesim...

15 sene...

Bugun 14 yasinda bir cocugun yolunu cevirip, "Senin hayatin kadar bizim tanisikligimiz var kopil" desek "Manyak misiniz amca ya"dan "Siktirin gidin lan deliler"e acilan bir skalada kinanma ihtimalimiz yuksek ama yalan soylemis olmayiz.

15 sene once, Tuzla EML Elektronik Sinifi'ndan ayiklanip, gri halifleks kapli, penceresinden disari cikilabilen ve ingilizce kitaplariyla dolu bir dolabi olan kucuk sinifa adimimi attigim anda; karsimdaki siralarda gorunen tifil tayfasindan biriyle paylasacaklarini "Hayal et" deseler bu kadarini tutturabilecegimi hala sanmadigim, benim gibi delinin teki evleniyor yakinda. Ve boylelikle “evlilik” denen (kimine gore gayya kuyusu, kimine gore cennet kapisi) olgu ilk kez bu denli yakinimdan geciyor, "Dunyaya bir meteor yaklasiyor. Med-cezir buyuk olacak" seklindeki Turkce dublajli Hollywood hezeyanina benzer hisleri de yaninda getirerek.

Gelin Hanim’i (boyle soyleyince x bir gelin, hergun gelinlikle gezecekmis gibi oluyor), yengeyi (boyle de yasli isi), yani (ve en iyisi) Burcu’yu yalnizca iki-uc kez gordum. Birincisinde Aydin Ors icin Yogurtcu Parki’ndan Stadyum’a kadar yapilan yuruyusteydi. “Buraaak” diye (zil ismindeki modern ve elektriksel bir yapi oldugu halde, apartman kapisindandan 5 kat yukariya haykiran cocuklar gibi) bagirdigimda, Burak da ayni cagdaslikta mukabele etmis ve parmak vasitasiyla “Suradaki siyahli var ya. Aha Baris o. Hani hep bahsediyorum ya, deli” mealinde, cismen tanistirilmistim. Ikinci gorusum Saracoglu’nun Maraton Tribunu’nde oldu. Hangi mac oldugunu animsamiyorum ama (bu aralar muteaddit kereler yasadigimiz uzere, verem bir macti ve yine sahadaki rakibe ve taraftarlarina karsi cok naziktik (!). Normal bir yerde, standart insanlarin verdigi tepkilerin goruldugu bir mekanda konusmadik denebilirdi. Ve ben nisa taifesinden olsam bu sekil bir adam icin fiile “-bilir(dim)” eki getirmeksizin “Bu adamla iliskini hemen bitirmeni istiyorum. Evimize girmemeli” derdim. Lakin en son, buraya gelmeden once tekne gezisinde etraflica tanisma sansimiz oldu. Gerci o geziye normal diyebilmek de insanda farkli yetiler gerektirir, zira Amerika menseili, dunyanin en iyi bayan basketbolcusunun Ibrahim Tatlises sarkisi esliginde, tekneyi tavaf eden halaya katilmasi ve bir diger Amerikali oyuncu ile ilkokul mudiresi annesinin Fatih Urek sarkisinda oryantal figurler ile dansettigi bir surec icin hersey denebilir ama “normal”. Bilmiyorum...

Yine bir kelam icin bin kelime yazdim. Huyum kurusun. Velhasil-i kelam, guzel kiz Burcu. Daha da onemlisi “Allah mesut etsin” diye adetten degil, gozlerinin icine bakarak icten dua edilecek bir ciftin belki de en muhim ve akil sac ayagi icin dogru bir insan oldugu “bizim gibi delilerce” bile gozden kacirilamayacak kadar bariz bir kiz Burcu.

Damat Bey’e gelince… Sokayim sifatlara, kardesime gelince… (Hemen cirkinlesiyorum)

"Istanbul'un, ozellikle spor tesislerinin ve onlara giden yollarin dili olsa da anlatsa" diyecegim ama Istanbul duysa "Hangi birinizle ugrasayim birader" der buyuk ihtimalle. Kolay degil, herkesin icerisinde gecirdigi hayatini ulvi bir siir sandigi sehir olmak. Bizim bu adamla “ulvi” kelimesinden anladigimiz; arkasinda Kadir, Samet, Riza, Gokhan, Walsh diye sayilan ve zamaninda bize cok cektiren Besiktas kadrosudur aslinda. Ve tutup da kelimeleri haline yoluna, sekline semaline sokmakla vakit harcamis degiliz 15 senelik “mutlaka bir yerinden ortak” hayatimizda. Simdi avaz avaz yasin 30’a geldigini ve “Ulan galiba biz de ciddi isler yapiyoruz” dedigimizi hissettigin zamanlarda dokuz bogum girtlagin daha ilk bogumunda takiliyor kelimeler. Yine de ben anlatmayi deneyecegim vaziyeti.

Once nacizane bir tespit. Erken yasta edindikleri ve tribunde (Cok mu uc oldu? Yasayan bilir. Farklidir…) kazandiklari disinda cok da saglam arkadasliklar kuramaz insan, bir yerden sonra. Brutusizm’e aciktir, bu yozlasmis cagda beseri iliskiler. Sirtini “Yikilmaz Duz Duvar” diye yasladigin yerde, sivriligin kucuk bir kiymik oldugunu sanip, “O kadar olur” diye dayandiginda is isten gecmis olur. Onden cikan celik uca saskin saskin bakarsin yalnizca. Rahmetli dedelerden bir atasozu gibi, “Son pismanlik fayda etmez”in yasamcasi…

Lisede “Giris-Gelisme-Sonuc” diye cok kompozisyon yazdik. Bizim kompozisyonlarimiz “Muessese Takimlari” uzerine olurdu. Cok mulakat oldu. Konuyu israrla futbola getirdik. Kantindeki plastik masanin ortasindaki semsiye deligine, cevirerek para sokma maci yaptik. Bilgisayar dersinde PW’de metin yazdirirlardi. Futbol yazdik. Sabahin korunde basketbol oynamaya, spor salonuna gittik. Dersten kacip, Turkiye Kupasi maci dinledik. Servis camlarindan mac skorlari gosterdik. Derste ceket astarindan kulaklik cikarip radyodan mac dinledik. Sinifta kagittan topla Alman kale oynadik. Siralarin uzerinde para maci yaptik. Elektronik dersinde cumle alem devre cizerken biz Fotomac okuduk. Fastbreakler elden ele gezdi. Iddia defterleri doldu. “Ispanya Ligi gol krali kim olacak? Pizzi mi? Penev mi?” diye iddiaya girdik. Hocalardan beraber dayak yedik. Hocalara beraber gulduk. Ders anlatilirken Spor Toto oynadik. Arka tarafa duzgin gecmedi diye yeni kuponlar doldurduk. Atolyede atkilarla fiesta yaptik. Icmeler istasyonuna kostuk. Tren gelmeden once borekler yedik. Hali saha kantininde Gaziantep-Fenerbahce maci izledik. Her Sali, Fanatik Basket almak icin derslere gec girdik. Plastik top almaya taa nerelere gittik. Caresizlikten Eczanelere sorduk. Bitmemis insaat kalintilarinin uzerinden, boktan maclarimiza ambians diye konfetiler attik. Erdal Kosan’a sinirlendik. Henry Turner’i cok sevdik. Naumoski’den nefret ettik. Serdar Apaydin’in 44 sayi attigi final macinda neye sinirlenecegimizi bilemedik. Eskisehir macinda, karin altinda saatlerce bekledik. Yollarda bizden ve koyunlardan baska Allahin kulunun olmadigi yagmurlu bir gunde Abdi Ipekci’ye Ortakoy macina gittik, “Hist hist Topsakal” diye bagirdik. Zeytinburnu mezarliklarinin arasindan gece gece Tuzla-Cevizlibag arabasina kestirme yol aradik. Donus yolunda otobusun radyosundan kisik bir mac sesi geldi. Salondaki cinslerden bir tanesi de otobuste basimiza dustu. Caferaga’da Tacspor maclarina gittik. Oyunculardan imza aldik. “Shackle abi…” diye Charles Shackleford’un pesinden kosan cocuga gulduk. “Erdal’a zaman taniyin” diyen Batur abiden bir anda soguduk. Rapid Wien macina 14 saat onceden gittik. Ayhan Sahenk’de sakat denen Dallas son saniyede kadroya girince sevincten delirdik. Birbirimizden habersiz, ayni dersanenin ayni sinifina dustuk. Dereagzi’nda idmanlara gittik. Onlarca kisiyle cekirdek citleyerek, bos sahadaki martilari izledik. Sakalliyla munakasa ettik. Lazaroni’yi giderken alkislattik. Bolic’i hic sevemedik. Dersane cikislari kofte yemeye gittik. Ayni sehirde olmadigimizda, cep telefonlariyla futbolcularin ruhsuzluguna ve rakiplerin balina kufrettik. Dolmus mu, tren mi diye yazi tura attik. O takim elbiseli ben elde kocaman branda pankartli bankasinin subesine coktuk. Sarhos olduk, guzellestik. Birilerine daldik, cirkinlestik. Deplasmana gittik. Karakol onlerinde agabeyleri bekledik. Terledik, usuduk, gulduk, sinirlendik. Uzatma lan Baris. Okuyanlar bunalacak. Bunalinmaz bunlardan. Daha yazmadigim degil, uzaktayken “Apaci de olsak koyuyor adama” babinda elimin duygudan kasilip, yazamadigi bir ton sey var. Hadi kirmayayim seni. Hasili su ki; “Yillarca her boku beraber yedik biz bu adamla”. Sonu cok ulvi oldu degil mi koca paragrafin? Yok “Gordon Milne…”

Evlilik demistik… Gelin arabasinin arkasinda "B&B", "Evleniyoruz, Mutluyuz” gibi seyler yazacak mi bilmiyorum ama ben arabanin yolunu kesmeye kalkacak, ergene kadar uzanan yas cizelgesindeki ufakliklarin yerinde olsam cok da heveslenmem. Lise yillarinin etkilesimli ve sozsuz ama derinden ogretisi, damadi ve bizi bu hususta usta seviyesine yukseltmistir. “S.ktir git lan, ne ekmegi” dersem bazilari icin yeterince anlasilir olacagimi saniyorum, bu minvalde.

Sadede ugrayalim. Nikahta Istanbul’da olamayacagim. Samimiyetle uzgunum. Bunu yerinde izleyip, bir omuz omuza cekmeyi, salonun balkonundan asagiya camasir ipiyle bir pankart sarkitanlarin arasinda bulunmayi ya da hic olmadi “Erkek Tarafi ooooo ooooo” diye tutulan temponun icerisinde olmayi can-I gonulden istiyordum. Nasip degilmis. Makara, kukara, saka, ani, hatira bir yana, oz kardesim evleniyor. Burak Can Kurt ve Burcu Orankoylu’ye en buyuk mutluluklari diliyorum. Bir yastikta kocayin. Cocugunuz (ya da cogulu) anali babali buyusun. TRT muzik programi vedasi tadinda olacak ama “Tum mutluluklar sizin olsun”. Klise dilekler ama evlenene baska ne denir bilmiyorum…

Su denebilir belki son ve kisisel bir yorum olarak:
Dort kolluya sirt ustu binme vakti geldiginde “Tut ulan bir ucundan. Sen dusurmezsin beni; son olsun olmasin, herhangi bir yolculukta” diyebilecegim birisi evleniyor. Evlendigi insana bakilirsa gayet de iyi yapiyor. Ve ebeveynlerinden tutun, bilumum ahbap ve akraba-i talukata mensup isim, bu hayirli isin “Dersaadet’te Saadeti Haiz Bir Evlilik” olmasi icin dua sirasindadir suphesiz. Ben de o siranin baslarindayim. Kuyruk seklini iyi yaparim zaten. Damat bilir.

Mutluluklar kardesim.

21 Eylül 2008 Pazar

Igne Atsan, Yere Dusmez.

Yere dusmemeyi birak, can gibi oter o igne, bu tribune atsan.

Su manzarada emegi gecen yonetimimizi en distan dileklerimle tebrik ederim. 2001 sezonundan bu yana ince ince islenen "Bilet Fiyatlari Politikasi", zirve gormus oldu. "Halkin, halka mirasi" Fenerbahce Tribunleri alindi, bir zumreye yamanma calismalarina hiz verildi.

Mevzu bu degil de, hasilat ise, durum daha da garip ve cahilce bir sekil aliyor. Zira (biz her ne kadar cok istidatli olmasak da) "Matematik" denen bir sey var.

a = Dusuk Bilet Fiyati
b = Yuksek Bilet Fiyati

x = a'ya bagli seyirci sayisi
y = b'ye bagli seyirci sayisi oldugunda;

"a*x >= b*y" oluyorsa, dusuk seyirciyle oynamanin mantigi ne oluyor?

Yoksa monarsik icra makamimizda zaman zaman "Mantikli" hallerin "Kisisel Fikriyat ve Yonetsel Kaprisler"den daha onemsiz seyler oldugu hissi mi hakim bulunuyor?

Bayan Basketbol Yazari Nedir?

Budur.

S.Serdar Gurel, oz agabeyimiz yerindeki agabeylerden birisi olarak, www.basketdergisi.com adresinde sanal anlamda mukim olup, ayni zamanda memleket spor matbuatinin guzide isimlerini barindiran Cumhuriyet'te yazarlik yapmaktadir. "Senin bu hususlardaki bilgin, gorgun ne" diyip, uzerine "Hayir birader, ben bayan basketboluna cok daha fazla kafa yoran isimler biliyorum gazete sutunlarinda" diye ekleyen varsa, resimdekini henuz tanimamis demektir.

Basligin bizi cektigi konu bu olmasa bile; ozel vaziyetler mevzusuna gelecek olursak, militer baglamda ve tertipsel bakimdan ikimiz de 1984/2'nin mensuplari olsak bile, her turlu halukarda "Abi..."dir. Binaenaleyh "Bana hayata dair bir sey ogretenin 40 yil kulu kolesi olurum" seklindeki Hz. Omer'den apartma bir dusturun, "biz" dedigimiz insan toplulugunun payina dusen agabey-kardes omuz omuzaliginda yilmaz neferlerdendir. Ha bir de; sessizlik aninda inleyen "Her zaman, her yerde, en buyuk Fener"dir.

Isin sahsi boyutu, meslekisinden fazla tuttu paragrafa vurunca ama idare edilecek artik. Insan, hayatinda "Ne zaman gelirsen gel, basima tac olursun. Sen benim eski degil, eskimeyen dostumsun" hissiyatini kolay yakalamiyor. Bana; omuz verdigim ve sirt yasladigim agabeylerim ile kardeslerimin en buyuk mukafatidir bu his. Onlar kendini biliyor...

Ebony Hoffmann, Allahtan Bulasin.

(Eski) Oyuncumuza beddua ediyor degiliz. Bilakis, bulundugu kisa sure icerisinde kendini camiaya cok sevdirmis bir sporcumuzdur kendisi. Baslik, bir agabeyimizin ona ithafen tezahuratinin bestesine, ilgili sarkindan bir gufte eki sadece.

Bayram degil, seyran degil, Ebony Hoffmann nereden cikti denebilir ama onemli bir haber.

Amerikan Ulusal Basini'nda, 44 gazeteci arasinda yapilan oylamada Ebony, WNBA'in en cok gelistirme gosteren oyuncusu secilmis.

"Bu benim icin cok mutlu ve buyuk bir an" demis bu sene kariyerinin en yuksek ortalamalarini (10.4 sayi, 7.8 ribaund, 1.8 asist, 1.4 top calma, 46.5 sut isabeti ve 45.6 uc sayi isabeti) tutturan Hoffmann.

Ayrica ortaya cikan bir ilginc istatistik de su:
Ebony, lig tarihinde "Mac Basina Ribaunt" ve "Yuksek Uc Sayi Yuzdesi" istatistiklerinde, ayni sezon icinde ilk beste yer alan sadece besinci oyuncu. Gerci bu kadar az oyuncu olmasi normal, zira bunlarin birisi kaval ise, digeri Sishane.

Ebony, kocasinin "Bu sene kendisini biraz daha zorlamasi halinde butun ruyalarinin gercek olacagini soyleyerek, kendisini motive ettigini" anlatmis ve akabinde biraz da gozyasi dokmus.

Yukaridaki resim, hem play-offlar oncesi takima moral, hem de beni ugurlamak icin agabeylerimin duzenledigi tekne gezisinden bir kesit. Ebony, annesinin kanatlari altinda. Gune oldukca durgun baslayan ilkokul mudiresi Marsha anne, ilerleyen dakikalarda (portakal suyu-raki karisiminin da etkisiyle sanirim) hareketli sarkilarda gobek atip, halay cekmeye de baslamisti. Ancak gercek performansini, yanimiza oturdugu bir macta gorduk. Icinde yetenek olan bir evladin, oyle bir anneyle basarisiz olmasi imkansiz. Her an "Ulan bi topu potaya atmayi beceremedin. Ribaund da alamadin. Cikar formayi, ver topu, ben oynayacagim" hallerinde, devamli bagiriyor bir sekilde. Memleketine donmeden bir iki mac ayni tribunde oturduk cumleten. O vesileyle gordugumuz haller icin bu vesileyle Amerikan Basini'na sesleniyorum. Ebony'ye odul verip de annesine vermemek, ayiptir, gunahtir.

Allahinizdan bulun...

Bayern'e boyle...

Bayern Munih, soyle Alman futbolunun saheseridir. Boyle 1860 Munih'i golgede birakmistir. Oyle Bayern'dir, oyle Munih'tir ki Almanya denince akla gelen tek futbol takimidir neredeyse. Sampiyonluk sayisinda pesinden gelen 3-5 kulup birlesse senelerce yine gecemezler performansi, kil, yun, vs.

Bizim bunlara en kucuk itirazimiz yok. Hatta eksigi vardir, fazlasi yoktur B.M. hakkindaki tanimlarin, tamlamalarin
ama Bremen de "Fincani bes tastan oydu" gecen gece ve Sezar'in ve mazisinin hakki Sezar'a ama icimizin de yaglari eridi. Bu beslik simit sayesinde kilo verdik iki kita uzakta.

Sevmiyoruz kardesim, zorla mi?

Bayern Munih : 2
72-Borowski
86-Borowski

Werder Bremen : 5
30-Rosenberg
45-Naldo
54-Mesut
59-Pizzaro
67-Rosenberg

Varol Werder Bremen.

Ugh!

TRT’nin verdigi filmler dublajli oldugundan, ("Fuck-Kahretsin" ikilisi gibi) vahsi bati kizilderili rituellerinden “Ugh!” olgusunu hep “Selam…” olarak duyduk televizyonda. Ne zaman ki okumayi soktuk ve "Resimli lan bunlar, daha eglenceli" diyerek cizgi romanlara saldirdik, iste o zaman daglarin taslarin “Ugh!” oldugunu gorduk, Manitu mulkiyetindeki ucsuz bucaksiz cayirlarda.

“Bu ugh yazildigi gibi mi soyleniyor acaba?” derken orjinal seslendirme yetisti imdadimiza ve “Hao” seklinde telaffuz edildigini ogrendik.

Gel zaman, git vakit, Kazakistan’a geldik. Santiye’de saskin saskin geziniyoruz. Birinin, yek digerine seslendigini ve seslenilenin “Hao” diye karsilik verdigini duyduk. “Sioux’larin bir kolu burada mi yoksa?” diye dusunecekken, “Ugh”un Kazak modelinin, bizdeki “Seslenilme Sonrasi Efendim”e tekabul ettigini ogrendik.

“Kizilderililer, Turkmus lan” geyi…, pardon savina, benden de bir katki olsun. Bizim atalar Orta Asya’dan goctuklerine gore ve diger bir kolun da ayni zamanda Amerika’ya dogru yol aldigi farzedilirse; dile dair bu tip gelenekleri surduremeyenlerin Anadolu Turkleri yani bizim kamu, surdurenlerin (Bkz. Ugh) ise Amerika Turkleri yani Kizilderililer oldugunu soyleyen cikabilir.

Tabii bunu ciddiyetle soyleyene rastlarsaniz, mekandan hizla uzaklasmak gerektigini de unutmamak gerek.

Harbiden Turklermis olm? Bi s.ktir git...

Tezahurat Buyurun, Muhterem.

1940’lardan ya da bilemedik 1950’lerden bir Fenerbahce tribunu resmi.

Gunumuz sartlarini ele alarak, resme soylece ustunkoru bir bakmak, “Ne futbol maci mirim? Adeta bir acik hava tiyatro resitali” dedirtebilir insana. Zira elbise konusunda yuksek bir standart var. Pardesusu olmayan iceri alinmiyor ve fotr sapka bir zorunluluk olmasa da adab-i muaserettenmis havasi var. Hep beraber bir giyim magazasina gidilmis, oradan cikista maca gelinmis gibi.

Resimde sadece iki tane bayan var. Bir tanesi en sag ust kosede, kendi soluna dogru bakan kivircik, uzun sacli bir sahis. Digeri de sagindaki Zekeriya Beyaz’a benzeyen abimizin hemen yanindaki gozluklu hanimefendi.

Resim cekilirken objektife gulenler, istifini bozmayanlar, kasilanlar girla bir tribun. Tam da Nebil Ozgenturk’un “O anlar…”ina gidecek bir resim aslinda ama program yetmez bu resmi anlatmaya. Her noktasi, insani “Ben ayri hikayeyim” diye bagiriyor.

En ilginci ise karenin icindeki cocuklar aslinda. En onde, demirlere yaslanmis olani “buyumus de geri kuculmemis” kivaminda. Pardesu kemeri belini iyice dugumlemis. Kulaklar fora…

Onun hemen iki uzerindeki kucuk arkadas “Ya Fotr Sapka, Ya Hic” kuralini kapsonla bozmus. Resim mesim umurunda degil, ya karsi tribunu ya da sahayi kesiyor.

Sol kenar ortada, bekci kasketi gibi bir baslikla ucuncu cocuk. Boyu yetmeyecek sanip, yukari dogru gerilmis. “Ne ayak lan bu fotografci?” dermis gibi.

O yillara dair bildiklerimiz, naifligin “Atesli Taraftar” olmaya engel olmadigini anlatir bize. Hem de naifligi elden birakmadan ama en uc orneklerle. Simdi boyle “Kis ayinda balo yolunda” gibi duzgun gozuken insanlarin, mac baslayinca sevdalarini en siddetli sekilde gostermelerini canli izlemek ilginc olurdu.

Simdinin kombineli, karton saksakli, poset cekirdekli, surekli cep telefonu mesajli sozde taraftar ozde seyircilerini; bu abilerin yanina koyup, “Kendi takiminizi bile yuhluyorsunuz. Yarim asir onceki bu abilerinizin yarisi olamadiniz” diyip, islak odunla girismek gerek.

Star Wars : The Force Unleashed

"Star Wars Episode III : Revenge Of The Sith" ile Malatya'da vatani gorevimizi icra ederken muserref oldugumuz icin, kocaman beyaz perdede James Earl Jones'un sesinden bir Darth Vader'a hasret kalip, koyunun olmadigi yerde keciye Abdurrahman Celebi diyerek J.E.J. niyetine Tamer Karadagli ile idare etmistik. Sonradan yuz kez izlenen Dvd de, olanca guzelligine ragmen, bu buruklugumuzu gidermedi.

O gune dair bil ilginc not olarak da sunu diyebiliriz. Malatya, 2. Ordu'muzun karargahina ev sahipligi yaptigi icin asker sehir oldugundan, bizim seansa giren bir komutanimiz icin "Dikkaaat" cekilmesi de ahalice yadirganmamis, sabahin erken saatinde carsiya firlayip, kendini sinemaya atan kisa sacli cogunlugun, er ve erbaslar oldugu da salonun derhal ve ceman ictima ciddiyetinde ayaga firlayip, esas durusa gecmesinden anlasilmisti. "Deli misiniz cocuklar" kivaminda "Rahat evladim, rahat" demisti cocuklariyla gelen komutanimiz da. Boyle bir atmosferdi, serinin en karanlik filmini seyir halimiz.

Su siralar aleme "bizim uzakligimiz denli onun yakinligi"ndan ve bu mevzulardaki "Acar Muhabir" hallerinden mutevellit, Bodrum'da mukim Kadikoylu Cem Bengisu'dan aliyoruz bu haberleri. Iste yukaridaki Episode III ile sonraki Episode IV arasinda vuku bulan yeni havadis su ki; "Star Wars : The Force Unleashed" Turkiye semalarinda gorulmus.

Kibirli, nankor ve serefsiz ama bir bunlar kadar da karizmatik Sith Lordu Darth Vader'in, Imparator Palpatine'den bile habersiz yetistirip "Tukiskiskiskiskis" diye ortama saldigi ogrencisi Galen Marek'i, yani Sith ismiyle "Starkiller"i konu aliyor oyun.

Babasi da bir Jedi olan Marek, bir boka akli yetmeyen kucuk bir cocukken Vader'in babasini oldurmesine sahit olur. Akli bir seye yetmezken bile "Force is strong with him"dir ki babasini oldurecek olan Vader, son darbeyi indirmek uzere lightsaberini kaldirdiginda, "Force Pull" ile onun kilicini elinden alir. Vader, bu performansa da Luke'a dedigi gibi "Impressive, most impressive" demis midir, bilinmez ama etkilenir ve cocugu yetistirmeye karar verir.

Yillar gecer, artik sagda solda kalan son Jedi'larin supurulmesi icin yardima hazirdir Marek ya da Sith adiyla Starkiller.. Serefsiz ustasinin yillar once yikip yaktigi, Coruscant'taki Jedi Tapinagi'na gider. Burada mistik bir kac savas yasar. O dusmani kes, bu haini dogra, bu asiyi bitir derken, is Jedi Konsey'i uyesi Shaak Ti'ye kadar gelir. Bu guzide ustanin da olumunun musebbibi olur Starkiller.

Lakin Palpatine kendisinin varligini haber alinca "Onu oldur ve sadakatini ispatla" diye Vader'i gazlar ve Starkiller ilk kez olur. "Ilk kez olmek nasil oluyor lan? Kedi mi bu, 9 canli?" fikrine kapilsak da SW aleminde kolay olum olmadigini hatirlariz ve Vader'in bilim gemisi Empirical'da canlanan bir Starkiller goruruz.

Vader'in kendisi icin, Polat Alemdar misali, yeni bir gorevi vardir. Yeni yeni olusmaya baslayan Rebel Alliance'in icerisinde kendine yer edinecek ve yukselecektir. Princess Leia'yi bir musibetten kurtarip, rutbe uzerine rutbe takarken ve bir yandan da Vader'la gizli gizli "Ne emredersin reis?" diye haberlesmeyi surdururken, takintisi Juno'ya yakalanir ve "Ya Vader'in kolesi ol ya da delikanli gibi su adamlara yardim et" restiyle karsilasir. Gerek bundan, gerekse daha onceki surecte, Luke'un Dagobah'da magara icinde yasadigi tarz bir yuzlesmeden oturu ince ince dark side'dan kopar Starkiller.

Akabinde Imparatorluga karsi bir saldirinin icinde yer alir. Gorevi basarip, Palpatine'in fincanini hafif tastan oyarlar ama Vader mevzuyu cakmis, ogrencisini oldurmeyi kafaya takmistir. Tam da isini bitirecegi anda ortaya Obi Wan Kenobi cikar ve Vader'in dikkatini kendi uzerine cekerek Galen'in kacmasina vesile olur. Vader "Kenobi'nin isini kolayca bitirir" diyemiyoruz zira gelen Kenobi'nin kendisi degil, onun sekline girmis olan Galen'in droid kankasi Proxy'dir.

Neyse, mevzuyu daha fazla dallandirip budaklandirmayalim: Galen bu olaylardan sonra, Luke'da da gorulen "...like my father before me" tribine girerek "Ways of the Jedi"i ogrenmeye baslar. "oldum ben artik" diye karar verdikten sonra, eski ustasini bulup isini gormek icin meditasyona yatar ve I. Death Star'da olduklarini sezer.

"Hasan almaz, basan alir" diyerek mekana akar. Palpatine varligini sezip, Darth Vader'i gonderir ama hirs dolu Galen Vader'i yer. Ardindan Imparator'a yonlenir. Palpatine, Galen'in uzerinde de, kendisinde bir takinti halinde olan "Onu oldur, yeni ogrencim sen ol" gazini dener. Vader zaten neredeyse olmek uzeredir. Galen, Palpatine'i sallamaz. "Tohumuna para mi saydim?" diyerek girisir. Yildirimi, simsegi bol kavga, ortaya muazzam bir enerji cikarir. Galen bu esnada, mevzu bahisin sadece kendisi degil ayni zamanda arkadaslari yani "Rebel Alliance" oldugunu hatirlayinca, kendisini feda eder ve arkadaslarinin kacmasini saglar.

Galen, bir Jedi'in oglu olarak dogar. Bilinen en fena Sith'lerden Darth Vader'in ogrencisi olarak buyur. Muthis bir katil olarak yasar. Imparatorluga karsi isyanin onderi olarak olur. Olumunden sonra Palpatine ve Vader soyle derler:
--------------------------
Darth Vader : He is dead.

Emperor Palpatine : Than he is now more powerful tham ever. He was meant to root out the rebels, not give them hope. His sacrifice will only inspire them.

Moonwalker

Michael Jackson’in dizilere de (South Park-The Jeffersons) konu olan cocuk mevzusunu herkes biliyordur.

Bundan seneler once “Bad” albumundeki (ki cocuklugumuzun ilk yabanci albumlerinden oldugu icin midir, bilmem, icindeki -Dirty Diana gibi- bir cok parca ile cok begendigimiz bir albumdur) Smooth Criminal sarkisinin sound track oldugu filmi “Moonwalker”in, atari dukkanlarindaki cok jeton yediren oyununu hatirlayanlar olacaktir.

Michael’in muhtelif mekanlarda grantuvalet gezip, saga sola elinden cikan isik huzmeleriyle daldigi, ortada gezen maymuna dokununca robot olup roket sactigi, gotu cok sikisinca da buyu (atari oyunlarinda ekrandaki herkesi silip supuren tek hamlelik hareketlere bizim ulkemiz atari salonlarinda buyu denirdi) namina dansedip, makineler dahil tum milleti oynatarak temizledigi bir oyundu.

O oyunda bonus, buyu ya da saglik kazanmak icin yapilmasi gereken de cocuklara dokunmakti.

Velhasil, o zamandan belli etmis vatandas.

MR. JEFFERSON @ SP
No, Dr. Nelson, I'm telling you, you have to fly out here right now! My nose came off again! I know you live in California; I'll pay for your plane ticket! But I'm falling apart! I need some more of that cream and the injections! I have to look young again! Oh, I'm melting!

20 Eylül 2008 Cumartesi

Homesick (by Kings Of Convenience)

I lose some sales
and my boss won't be happy
but I can't stop listening to the sound
of two soft voices blended in perfection
from the reels of this record that I found

every day there's a boy in the mirror
asking me
what are you doing here
finding all my previous motives
growing increasingly unclear

I travelled far and I burned all the bridges
I belived as SOON as I hit land
all the other
options held before me
WILL wither in the light of my plan

so I lose some sales
and my boss won't be happy
but there's only one thing on my mind
searching boxes underneath the counter
on a chance that on a tape I'd find

a song for
someone who needs somewhere
to long for

homesick
cause I no longer know
what home is

18 Eylül 2008 Perşembe

Arthas Sahne Aliyor.

17 Agustos 2008'de "Bir kac aya kadar cikiyor" demistik. Zaman cabuk gecti ve kesin tarihi acikladi Blizzard.

World Of Warcraft'in yeni paketi olan ve Northrend bolgesini aleme acacak olan "Wrath Of The Lich King" 13 Kasim'da piyasada. Oyunun ilk hero classi Death Knight da gorucuye cikiyor yeni paketle.

O piyasada da biz neredeyiz? Kazak ellerinde oyuna baslamak icin bir miktar daha bekleyecegiz maalesef. Ve biz 66'larda surunup, 70'i tirmalarken, Cem "Druid" Bengisu 80 yollarinda olacak.

Gazamiz mubarek olsun.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Appaloosa

Cocuklugunun ilk hatirlanan filmlerinden biri olarak "Sabata"yi aklindan cikaramayan birisi icin, heyecanlandiran bir yapim Appaloosa.

Hic bir western sirali ikilisi Clint Eastwood ve Lee Van Cleef kadar vurucu olamayacaksa da nazarimizda, artik Aragorn olarak anilmasi alninin yazisi olan Viggo Mortensen ve (en azindan bizim icin) en son "cok hatirlanan" isi "Enemy At The Gates" olan Ed Harris de bu tip filmlerde plase olabilecek aktorler. Ya da uzun zamanli western yoklugunda bize oyle geliyor. Filmin nisa taifesinden mensubu da Renée "Bridget Jones" Zellweger.

Filmin 1960'li yillarda cekilen ve Marlon Brando'nun basrol oynadigi adasiyla bir alakasi var mi, bilemiyorum ama konusu soyle:
Yukarida ismi zikredilen iki abimiz Virgil Cole and Everett Hitch olarak, kasabaya ulastiklari andan itibaren Randall Bragg isminde bir hirsiz-ugursuzu defetmeye yemin ederler. Bu arada kasabaya gelen genc ve cekici dul Allison French isleri degisik bir mecraya surukler. Ve (bir anlatim klasigi olarak) Olaylar gelisir...

Son not olarak, filmin adinin, parcali renkli ve oldukca guzel gorunuslu atlara verilen gelen bir isim oldugunu da belirtelim.

Bir Deplasman Diyalogu

Sezon basladi, haftayi ucledi, deplasmanlar hararetleniyor.
Biraz yakin nostalji.

1 Mart 2008
Ankaragucu-Fenerbahce maci.
Sabahin 8'inde Ankara'ya inmis bunyelerin, kameraya cekilen yol ustu sohbetinin scripti.
--------------------
Barad-Dur : Evet, saat 8:30, biz sap gibi Ankara’dayiz.
Van basten : Hadi, Kizilay’a gidelim, gel.
Barad-Dur : Ankaraguclu ariyoruz ama yolda yok.
Van basten : Ankaragucluyuuuuuz oooooo oooooo
Barad-Dur : Ne Kizilay’a gidelim?
Canarino : Hemen Kizilay’a gidelim a…a koyim.
Barad-Dur : Her kelimede kufur var a…a koyim.
Van basten : Ben biliyorum Ankara’yi abi.
Barad-Dur : Istanbul… (sak sak sak)
Van basten : Istanbul… (sak sak sak) Istanbul… (sak sak sak)
Barad-Dur : Ben biliyorum Ankara’yi a…a koyim. Niye o zaman…
Canarino : Lay lay layyyy
Van basten : Kizilay’in orta yerine gitsek, cay bahcelerini soyle “Biz Istanbul cocuguyuz lan” falan diye dagitsak.
Barad-Dur : Kalkin lan.
Van basten : Sandalyeleri falan kafalarda kirsak.
--------------------
Ne diyeyim lan bize?

PS : 5 dakikada Ankara'nin ve alemin en mukellef sofralarindan birini kurup, muhabbete sahika yaptiran, resmin soldan saga sonuncusu Ozgur abi'ye ayni guzellikte mukabele etmeden bu dunyadan gocersek, her birimizin gozu acik gider... Yarim saatte bir buyuk ve kompartiman uykusu...

16 Eylül 2008 Salı

Bir Hipodrom Efsanesi : Yavuzhan

Ucuncu Flying Dutchman yazimiz rahmetli Yavuzhan hakkinda oldu. Arz ediyoruz.
--------------------------------
Yavuzhan ile ilgili yazıya, sahibinin, kendisi hakkinda söylediği şu cümleler ile başlayalım: “Yavuzhan öldüğü zaman ben hastalandım..Birkaç gün sürdü rahatsızlığım..Evden biri ölmüş gibi oldu.Herkes çok üzüldü.Sanki evladım öldü.Onun için Foça’daki çiftliğimizde özel bir anıt mezar hazırladık.”

Bu kadar özel bir at mıydı Yavuzhan? Evet, öyleydi. Belki bir çok atın olmadığı kadar özeldi.“Alt tarafı at ulan bu. Ne özelliği olacak?” diyebilecek münasebetsizlere “Yavuzhan, hayata dair bir dersti” diye cevap verebiliriz. 60’dan fazla yarış koştu. Bir kez bile mücadeleden vazgeçtiğine tanık olunmadı. Hayatla ilgili dersleri müşterek bahis üzerinden vermek, makul ve makbul bir örnekleme gibi görünse de, koltuğunun altında dersane klasöruyle kurstan kaçan ve yan yan top oynamaya giderken, ganyanın penceresinden “Bu senin oğlan değil mi lan Yakup?” şeklinde ispiyon edilen çocuğa babasının çektigi “Biraz da şu attan ders al. Bir günden bir güne "Yapamiyorum" demedi” şeklindeki azar, Yavuzhan vakasının kamu efkarı tarafindan görünüşünü bizlere özetler sanırım. Anti parantez, idol olarak kendisine muhtemeli 1.15 olan bir at sunulan çocuğun istikbali de merak konusudur…

Yavuzhan’ın babası “25 Hilalu Zaman 54/75” enteresan bir aygırdır ve belki Yavuzhan olmasa, yavrularının çoğu “Kumcu babas ıabi bu” dedirtebilecek safkanlardır.İlk anda akla gelenler arasında; Osman Hattat’ın sahibi olduğu taşra pistlerinin sürprize koşan uzun mesafe kaçaklarından Asyel,“gelir gelmez (ekseriyetle gelmez ama geldiği zaman bombalar patlar, kuponlar ölür) orasi bilinmez ama her iki kum yarışından birinde koşar” imajındaki Heybetli 4,bilhassa 2000-2001 İzmir sezonunda koştugu açık yarışlarda ezeli rakibi Bayraklı’ya çakmaktan bitap kalan ve ikiliden düşmeyerek yarışseverleri kendisine bağlayan Mağrip, pistlerin gördüğü en inatçı beyaz bayrak-ayna atlardan ve “Kaçarım. Yetişip, geçerler. Bir daha kaçarım. Ben bu işi hep yaparım” iddiasında Nurtay,üzerindeki jokeyin en ufak calışmasında yarışı bırakan ama jokey hiç bir şey yapmadığı takdirde, grubuna uygun her atı silip süpürebilecek nitelikte yetenekli Sih Taha ve (kafadan hatırladığım) son safkan olarak, bir sürü değerli kum atının ötesinde, Ağakaraca gibi Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi piste özel atlarından birinin babası olan Volga 2, Yavuzhan’ın babadan kardeşidirler. Anne tarafından kardeşlerine dair benim hatırlayabildiğim fazla bir at yok. Yalnız bildiğim kadarıyla, yine meşhur çim atlarından, bolca açık koşu galibi Tunca yavrusu Bozdağ'ın annesi Ajda, Yavuzhan’ın ana-baba bir öz be öz kardeşidir. Bir diger vasat üstü diyebileceğimiz öz kardeşi de Al-Işık’tır.

Yavuzhan, yarış hayatı boyunca 66 kez koştu, 42 birincilik, 16 ikincilik,3 üçüncülük,1 dördüncülük alırken, sadece (ikisi son yarışlarında olmak üzere) 4 kez tabela dışında kaldı.

Daha ilk yarışında, 900 metre çim pistte, Tınay Adışen ile maidendan çıktı. Tınay stilinde bir jokey ile ilk kez yarış koşan bir atın maidendan çıkması (o zaman bizim olduğumuz gibi) acemi yarışcıları saşırtabilir ama Yavuzhan’ın jokeye falan çok da takılmadığı ve kendine hitap eden her grubu paramparça edebileceği belgelenmişti bu yarışla. Sonraki yarışlarda, Yavuzhan’ın gücünün yetmeyeceği bir grubun var olmadığı da alenen görülecekti.Yine Tınay’la koştuğu Handikap yarışını, bu kez derecesini geliştirerek kazandı Yavuzhan. Ve bir daha da handikap koşmadı.

“Bir yarış kazanan şanslı olabilir. İki yarış kazanan formdadır. Üç yarış kazanan ise artık sürdirektir, kaybedene kadar tek atılır” şeklindeki biraz da mabaddan uydurma altın kaplama kuralı, İmparator Süleyman Akdı’nın idaresinde üst üste koştuğu iki Kısa Vade yarışı da kazanarak, bozdurmadı bu genç safkan.Bir şey daha dikkati çekiyordu bu aşamada. Yavuzhan, rakip ne kadar koşuyorsa o kadar koşuyor, ancak fotofinişe yakın garantiliyordu kazanmayı. Heyecanla bağırıp çağıranlar bile sonuç kestirebiliyorlardı aslında. Yavuzhan bir sekilde kazanacaktı…

Bu sefer Halis Karataş’la ilk kez koştuğu acık yarışı ikinci bitirdi Yavuzhan. Bu yarıştan sonra koştuğu dört açık yarışta, hepsi de “Deterjan” Akın Özdeniz’le olmak üzere, iki birincilik, iki de ikincilik alarak İzmir’e doğru yola çıktı.

Yavuzhan İzmir’de, iki tanesi Akın, sonuncusu ise Engin Yalçın’la olmak üzere 3 kum yarışını da birincilikle bitirecek ve yarış severlerin gözünde “Olmuş lan bu at” mertebesine yükselerek bir daha yarış hayatının sonuna kadar Açık Yarışlardan başka hiç bir yarışta yer almayacaktı.Hepsi birbirine benzer yarışlarla ve başarılarla geçen sezonların ardindan kendi jenerasyonuyla beraber yaşlanan Yavuzhan, inatçılığından ve zor başa çıkılırlığından fazla bir şey kaybetmiş değildi ama “yaşlılık” inceden inceye kendini belli ediyordu.Mukemmel bir 1996 senesinin ardından, 1997 sezonunun sonlarında koştugu ve birinde tabela dışı kaldığı iki yarış sevenlerini üzdü ve ufaktan "acaba" dedirtti. İtiraf etmek gerekirse, olanca hayranlığıma ragmen, Suleyman Akdı’nın pilotluğu baska atların üzerinde ve bendeniz de bir "imparator" hayranı olduğumdan mütevellit, şiddetle geçilmesini istiyordum. Nitekim ileriki sezonlarda Süleyman Akdı, bunu bol bol yapacak, kendi kariyerine kupalar eklerken, Yavuzhan’ın seyir defterinde birincilik dışındaki haneleri dolduracaktı.

Yeni sezonda genç Ağakaraca, amcasını geçemese de cok zorladı. Bilgin, Nurtay ve diğerleri onu cok yıprattılar. Ancak en büyük darbeleri, Süleyman Akdı’nin bindiği, Armağan Turhan’ın Haberbatur’u, Halis Karataş idaresindeki Yavuzhan’ı defalarca geçerek vurdu. Tevatüre gore, Yavuzhan’ın sol gözü artık iyi görmüyordu. Bunu bilen Suleyman Akdı, durumu kendisine avantaj kılarak, “Yanındaki kadar koşmayı” adet edinmiş olan Yavuzhan’ı hep faka bastırıyordu.Gülerce ekürisinin yeni atı Caş da piyasadaydı artık. Bu Özgün yavrusu, çimde mükemmel bir performans sergiliyordu. Bu senelerde yaşanan ve spikerin bağırmaktan sesinin kısıldığı Caş-Yavuzhan-Sergen-Tamerhan mücadelesi yarışseverlerin unutamayacağı arap yarışlarından biri olacaktı. Velhasıl, Caş gençti. Artık onun zamanıydı.

Yavuzhan, yarış yaşantısının son senesine işte bu tabloyla girdi. Ama hazin vedasından önce eski bir dostuyla yapacaklari işler, kazanacakları kupalar vardı.1995’de İstanbul kumunda bir üçüncülükle fasıla verilen Süleyman Akdı-Yavuzhan birlikteliği, İzmir’de, tam 4 yıl sonra yeniden başlıyor ve 4 Açık Koşu galibiyetiyle süsleniyordu. Her ne kadar son iki yarışını tabela dışında tamamlasa da Yavuzhan, pistlerde yer aldığı 6 yıl boyunca yaptığı unutulmaz resmi geçidi, ismine yakışır şekilde sonlandırmış oldu.

“Yarış karakteri” meşhur bir tamlamadır bu alemde. Bunu tarif etmek zor olabilirdi ama Yavuzhan’ı görmüş bir insan için bu tabir, fazla izahat gerektirmez.

Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de koştu. Kazandı.

900’den 2400’e, kum-çim ayırt etmeden her mesafe ve pistte koştu. Kazandı.

Akın Özdeniz’den Engin Yalçın’a, Ertul Cankılıç’tan Halis Karataş’a, Kadir Altınöz’den Süleyman Akdı’ya, Tınay Adışen’e kadar stili birbirinden çok farklı jokeylerle koştu. Kazandı.

Açık Grup 1, Grup 2, Grup 3, bütün kupalara adını yazdırdı.

Belki Yavuzhan, 20’den fazla kez geçildi ancak Yavuzhan’ı geçebilen, onun elinden kupa alabilen bir kaç jenerasyon at (onun yokluğunda daha başarılı olabilecekken) yarışlarda yıprandıkları,üst üste onunla mücadeleye dayanamadıkları için ya sakatlandılar ya da bir formsuzluk döneminden sonra kendilerini toparlayamadılar. Kendi gruplarının değil, bir alt grupların atı oldular. Son senesine kadar her koşusu “Sen beni geçemezsin. Hadi bu yarış geçtin ama sonrasını göremezsin” şeklindeydi şampiyonun.

Velhasıl, bir Yavuzhan geldi, geçti pistlerden. Sahibiyle başladık, antrenörüyle bitirelim. Ne demis M. Çay?

“İlk startında ve taylığında ne kadar kaliteli bir at olduğunu anlamıştık.. Zaman ilerledikçe kendiliğinden görüldü zaten...Her mesafenin rekortmeni oldu.. Ayrıca çok ekonomik koşardı.. Hep yakın ara kazandı.. Rakibi ne koşarsa bir fazlasını koşardı sadece.. Çok yarış kazandık fotoyla.. Yavuzhan ile aynı döneme Akyel,Sih Taha , Hastay gibi birçok kaliteli at denk geldi.. Çoğu Yavuzhan’dan dolayı gerçek gücünü gösteremedi.. En çok Haberbatur direndi bize.. Çünkü o da Yavuzhan’ın performansının düştüğü bir dönemde rakip oldu bize.. Ancak Yavuzhan ile Haberbatur’u yan yana koymak mümkün değil..”

Bir dahaki yazımızda, sıra dısı jokey Ertul Cankılıç ve kazandığı Gazi Koşu’larını konu edeceğiz.